17 Ekim 2017 Salı

AYŞE TUNCÖZ... BİZDEN BİR BAŞARI HİKAYESİ...

    Henüz birkaç gün önce kendim başarmışım gibi mutlu olduğum bir olay gerçekleşti. 
Bazı arkadaşlarımızın tanıdığı, bazılarının da şimdi tanıyacağı  sevgili dostum Ayşe (Carpe Diem) Almanya'da yemek kitabı çıkardı. Amazon'dan satışa çıkan kitap, daha ilk günlerde kendi alanında yükseldi ve Jamie Oliver gibi bir starı geçerek ilk sıraya oturdu. An itibariyle yarışmaktalar. 
Bir Jamie geçiyor bir Ayşe:)  

    Ayşe'ninki tam bir emek, sabır ve başarı hikayesi. Ve bu yazının amacı reklam yapmak değil, onun çabasına şapka çıkarmak. Hayal kurup bunu hayata geçirme konusunda kararsız olanlara fikir vermek. Sevgili Ayşe çocukluğundan beri Almanya'da yaşıyor ve bir çocuk hastanesinde hemşirelik yapıyor. Yemek konusunda oldukça maharetli. Yemek yapmayı da yemeyi de çok seviyor. O yüzden hep kilolarından şikayetçi:) Bu özellikleri ona düşük kalorili yemekler yapmak konusunda ilham oluyor. Deneye yanıla, ölçe tarta bir çok yemek, tatlı, pasta pişiriyor. Almanya'daki bir diyet forumunda fikirlerini paylaşıyor; bu mecrada da tanınan, sevilen, tariflerini bir kitapta toplaması için yüreklendirilen biri oluyor. Kitap fikri kafasında iyice olgunlaşınca birkaç yayıneviyle görüşüyor. Düşük kalorili Türk yemekleri fikri yayınevlerinin hoşuna gidiyor. 
Bir tanesiyle görüşmeler başlıyor fakat -üzülerek söylüyorum ki yayınevinin başındaki kişiler Türk oldukları için olsa gerek- işler fazlaca yavaş ve karmaşık ilerliyor. Bunun üzerine Ayşe bir editörle anlaşmaya ve kitabı kendisi bastırmaya karar veriyor. Bundan sonra deli bir yoğunluk başlıyor. Kitapta yer alacak yemeklerin son hallerine ulaşmak için tekrar tekrar denemeler yapıyor  Ayşe. Ve tüm yemek fotoğraflarını aslında profesyonel değil ama bu işi de öğrenip kendisi çekiyor. 
Çok hoş bir logo tasarımı da yaptırıyor ki logoya bayıldığımı söylemek isterim. Bir kere figür kendisine çok benzemiş ve bayrağımızın yıldızının -onu inşallah ileride bekleyen parlak günleri simgelercesine- saçlarına toka gibi yerleşmesi güzel bir fikir olmuş. 

    Ayşecim editörle toplantı üstüne toplantı yaparken bir yandan da Almanya'nın çeşitli şehirlerinde onun tariflerini öğrenmek isteyenler için atölye çalışmaları düzenliyor. Bu arada asıl mesleğini de ihmal etmiyor. Ve günü gelip kitabı basıldığında, Amazon'da satışa sunulduğunda Jamie Oliver'la yarışıyor. Bundan sonra gelsin atölye çalışmaları, imza günleri. Acaba Jamie 
"Kim bu Ayşe diyor mudur?" :) Jamie'yi çok seviyorum ve takipteyim ancak kusura bakmasın bu yarışta arkadaşımı tutuyorum:)
    Ayşe benim blogger dostlarımdan biri. Yani bu mecrada tanıştık. Ancak kendisiyle yüz yüze de görüştük ve vazgeçilmez bir dostluk kurduk. O kadar güzel kalpli ve iyi niyetlidir ki şu başarısı bana  iyilerin mutlaka kazanacağını ispatlıyor. Şimdi uzun uzun anlatmayayım, Almanya'da beraber geçirdiğimiz günleri, kendisi hakkında bilgi verecek yazılarımı şu linklerden okuyabilirsiniz:  Biraz Almanya, Biraz Hollanda, Çokça Dostluk , Belki Sadece Bir Yemek .
    Ayşe'nin Almanlar'a Türk yemeklerini sevdirmesi, bizim mutfağımızın sağlıklı yanını onlara göstermesi bence hem orijinal hem de duygusal bir fikir. Çalışkanlığının ve sabrının yanı sıra fikri nedeniyle de tebrik ediyorum kendisini. Bence Alman medyasının ilgisini çekecektir. Buradan bizdeki yetkililere de sesleniyorum: Almanya'da bir Türk, Türk Mutfağı adına güzel işler yapıyor! Duyun! Görün! :)
    Yolun açık olsun Ayşecim. Yaratan, üreten, çalışan, kalbini bozmayan, kimsenin üzerine basmadan yüreğiyle ve aklıyla çalışarak başarılı olanlara saygım sonsuzdur. Sana da öyle...






    








14 Ekim 2017 Cumartesi

BÜKREŞ'TE...

    Kış bastırmadan, sonbaharla vedalaşmadan ufak bir seyahat önerisinde bulunmanın zamanıdır. Farklı bir memleket göreyim, yakın olsun, hesaplı olsun diyenlere gelsin bu öneri.
    Bir önceki yazıda bahsettiğim nedenlerle, geçtiğimiz Nisan ayında bir gece konaklamalı iki günümüzü kapsayacak bir hafta sonu gezisi planlamaktayken aklıma Bükreş geldi. Uçakla sadece 1 saat uzaklıktaydı, vaktimizi ulaşımla harcamayıp şehrin tadını çıkarabilme düşüncesi cazipti. Romanya'da aslında Transilvanya bölgesinin daha ilginç olduğunun, Dracula gibi Romanya'ya özgü bir efsanenin bu topraklarda hüküm sürdüğünün, asıl masalsı kısımların o bölge olduğunun farkındayım. Sırf bu sebeplerden dolayı bir gece değil de birkaç gün kalınması gereken Transilvanya olmayacak bu yazının konusu. O bölgeyi de görmeyi çok istediğimi bir kenara yazarak başkent Bükreş'e uzanıyoruz şimdi.
    Gezip görme, sokaklara çıkma, keşfetme, güneşi hissetme duygularının coştuğu bir Nisan günü düştük yola. Sabah uçağıyla İstanbul'dan ayrılıp ortalama 1 saat süren uçuşla Bükreş'e vardık. Taksi ücretinin cebimizi yakmayacağı her ülkede olduğu gibi şehir merkezine ulaşmak için bu aracı tercih ettik. Toplu taşımacılığı kullanmak isteyenler için otobüs seçeneğinin de olduğunu belirtmek gerekir. Romanya AB üyesi ülkelerden biri ancak para birimi Euro değil Lei. 
Bizim orada olduğumuz tarihten bu yana Türk lirasının değeri Rumen leyi karşısında bir parça değer kaybetmiş olsa da hemen hemen aynı ayarda olduklarını söyleyebiliriz. Bu yüzden harcamalarınızı çarpma, bölme işlerine girmeden kolayca yapabileceksiniz. Bu arada paralarının çok ilginç olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sudan etkilenmeyen, buruşmayan, şeffaf kısımlarıyla çok şık, pırıl pırıl plastik paralar bunlar.
    Bükreş yemyeşil bir şehir. Herastrau, Izvor, Carol, Cismigiu gibi çoluk çocuk vakit geçirilen keyifli parkları var. Konakladığımız otel Cismigiu Park'ın çok yakınındaydı. Cismigiu Park, yani Çeşmeci Parkı. Ülkenin Osmanlı'ya bağlı döneminden yadigar bir isim. Tarihi ve turistik merkez Lipscani Caddesi'ne yürüme mesafesindeki otelimizin önünden şehrin nostaljik tramvayı geçiyor. Ve bence tramvaylar şehirlere çok yakışıyor.
 
    Eşyalarımızı odamıza bırakıp bir miktar dinlendikten sonra şehri keşfetmeye çıkıyoruz. İlk durağımız her daim turistle dolu Lipscani Caddesi. Gözümüze kestirdiğimiz bir İtalyan restoranında pizzalarımız ve ballı limonatalarımızla enerji depoluyoruz. İlk kez geldiğimiz bir ülkede yemek açısından sürpriz yaşamamak için ilk tercih ettiğimiz yiyecek pizza oluyor genelde:) Nasıl olsa İtalyan restoranları her yerde mevcut. Ve hafif bir pizza en risksiz yiyeceklerden biri. Yerel mutfağı tatma işini akşam saatlerine bıraktık.
     Lipscani Caddesi şehrin en turistik bölgesi. Gece ve gündüz aynı canlılıkta. Avrupalı genç turistlerin yoğunluğu ve neşeleri öyle dikkatimi çekti ki "bunlar İstanbul'da olmalıydı" diye düşünmeden edemedim. Tarihiyle, konumuyla, kültür-sanat etkinlikleriyle birçok Avrupa ülkesini cebinden çıkaracak özellikteki İstanbul'un Batılı turist anlamındaki verimsizliği beni gerçekten üzüyor. Kendilerini burada rahat hissetmedikleri için onları suçlayamayız da.
    
    Turist kalabalığına karışmış, ilkbahar güneşiyle mest olmuş ilerlerken karşımıza Stavropoles Manastır Kilisesi çıkıyor. 1700'lerin ilk çeyreğinde yapılmış tipik bir Ortodoks kilisesi burası. Ziyaretçisi de bir hayli yoğun. 



      Bir müddet sonra 15.yy.'da soyluların yargılandığı mahkeme binasını görüyoruz. Önünde meşhur Eflak Prensi Vlad Tepeş'in büstü. Bir başka deyişle Kazıklı Voyvoda'nın... Ya da daha yaygın bilinen ismiyle Dracula'nın... Romanlara, filmlere konu olmuş Dracula, Romanya'nın en tanınan ismi. İlginç hayatına dair söylentiler ayrı bir yazı konusu olacak kadar fazla. Kısaca bahsetmek gerekirse: Osmanlı'ya bağlı Eflak Prensliği tahtındaki babası tarafından, siyasi sebeplerle kardeşiyle birlikte küçük yaşlarda Osmanlı topraklarına yollanan Vlad, burada birkaç yıl geçirir. İleride Fatih ünvanını alacak olan II.Mehmet'le birlikte ünlü hocalardan ders aldığı söylenmektedir. Hatta çocukluk çağlarında birlikte fazlaca vakit geçiren iki veliahtın kan kardeşi olduklarına dair bir söylenti de mevcuttur. Gel gör ki sonraki yıllarda babasının yerine tahta geçen Vlad, tıpkı babası gibi Osmanlı'dan hiç mi hiç hoşlanmamaktadır. Aslında kimseden hoşlanmamaktadır:) Kendi halkı da dahil olmak üzere sayısız insanı kazığa oturtmuş, çeşitli işkencelerden geçirmiştir. Osmanlı elçileri ve askerleri de dahildir bu gruba. Bu talihsiz insanların kanını içtiği de rivayet edilmektedir ve Kont Dracula efsanesi böyle doğmuştur. Ölümünün Osmanlı askerleri eliyle olduğu söylenmektedir. Ancak bu da kesin bilgi değildir. Kesin olan ömrünün son yıllarını Osmanlılar'dan kaçarak geçirdiğidir.Ve insan ne oldum değil, ne olacağım demelidir. Bir zamanların korkulu rüyası Vlad Tepeş, bugün Romanya'da envaiçeşit hediyelik eşya üzerinde, bazen sevimli bazen korkunç hallerde yer almaktadır:) 
Dracula markalı şaraplar:)
    
    Tarihi bilgilerden sıkılanlar için küçük bir mola verelim şimdi ve yine Lipscani Caddesi üzerinde yer alan modern bir mağazaya göz atalım. Bükreş'e yolu düşen her kitapseverin uğradığı Cartureşti Carusel'deyiz.
    Keyifli bir kitapçı burası. Kırtasiye ve hobi malzemeleriyle, çizgi roman bölümüyle de gönülleri fetheden cinsten. Fakat turistlerin ilgi odağında yer almasından olsa gerek, pek hesaplı olduğunu söyleyemeyeceğim. 
    
    Akşam yemeği için tekrar şehrin merkezine dönene kadar civar bölgeleri de görmek istiyoruz. Ve muhakkak bulmak istediğimiz bir şey var. O da Atatürk'ün büstü. Şehir haritasını açıp Victoriei caddesini işaretliyoruz. Cadde üzerinde ilerlerken rastlıyoruz Ata'ya. Çocuk gibi seviniyoruz...
        Romanya'daki Türk iş adamlarının yaptırdığı heykelde "Mustafa Kemal Atatürk / Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu" yazıyor. Alt kısımda Atatürk'ün imzası ve "Yurtta Barış Dünyada Barış" sözleri İngilizce'siyle birlikte yer alıyor. Ata'ya saygı duruşunda emeği geçenleri gönülden tebrik ediyorum.

    Bükreş geniş bulvarların, irili ufaklı meydanların şehri. George Enescu Meydanı da bunlardan biri. En büyük Rumen besteci Enescu'dan alıyor adını. Meydanda dikkatimizi çeken yapı 
Ataneul Roman oluyor. 1888 tarihinde inşa edilmiş bir konser salonu burası. 
            
    Ataneul Roman'ın iç mekanı da dışı gibi görkemli. Miktarını hatırlayamadığım makul bir ücret karşılığında gezmek mümkün. 


      Bizim içeride olduğumuz sırada George Enescu Filarmoni Orkestrası prova yapmaktaydı. 
Bir yandan duvar resimlerini ve tavan süslemelerini incelerken bir yandan da müzisyenlerin meraklı turist kalabalığı hakkında ne düşündüklerini sorgulamadım değil:)
    
    Konser salonundan çıktıktan sonra eşimi kadınların çok sevdiği yerlerden biri olan pastacı dükkanına yönlendirdim. Bükreş'e gelmeden Ataneul Roman'ın hemen arkasında yer alan meşhur eklerci French Revolution'ın varlığını öğrenmiştim:) Gezmek için enerji gerek. Minicik dükkanın önünde bizim gibi düşünenlerin oluşturduğu kuyruğa eklendik ve sıramız gelince çeşit çeşit pasta arasından seçimizi yaptık. Şu sarı olanlardan aldım ben. Mangolu:) 
      
    
    George Enescu Meyda'nından ayrılmadan önce Bükreş Üniversitesi'nin tarihi kütüphanesinden bahsetmek istiyorum. 19.yy'a tarihlenen kütüphaneyi biz gezmedik ama meraklısı için gezilebileceğini hatırlatmalıyım. Etkileyici olduğu söyleniyor.

    Ataneul Roman'a yakın mesafede önemli bir meydan daha yer alıyor. Piata Revulutiei... 
Yani Devrim Meydanı. Akranlarım ve tabii benden daha büyük olanlar bu meydanı hatırlayacaklardır. Romanya'ya 25 yıl hükmetmiş Nikolay Çavuşesku'nun (Nicolae Ceauşescu) son konuşmasını yaptığı ve karısıyla birlikte bir helikoptere binerek kaçtığı meydan burası. 
      21 Aralık 1989 günü bu meydanda toplanan halka konuşma yapmak için fotoğrafta görülen binanın balkonuna çıkar Çavuşesku. Halkın büyük protestosuyla karşılaşır. Ertesi günü karısıyla beraber apar topar aynı binanın çatısından kaçarlar. Birkaç gün sonra yakalanıp idam edilirler. 
Bu olayla Soğuk Savaş son bulmuş olur. Olaylar sırasında 15 yaşındaydım. Karı koca Çavuşeskular'ın kurşuna dizilerek idam edilmiş hallerini televizyonda izlediğimi ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Fotoğrafta görülen anıt, olaylar sırasında hayatını kaybedenler anısına dikilmiş olan Yeniden Doğuş Anıtı.

    Çavuşeskular'ı tarihin tozlu raflarından çıkarıp hafızalarımızı tazeledikten sonra meşhur saraylarını görmek gerektiğini düşünerek Unirii Bulvarı'na uzanıyoruz. Görmek dediysem dışarıdan. Parlamento Sarayı'nın içi de gezilebiliyor ancak megalomaniye tutulmuş bir diktatörün 1100 odalı sarayını gezmeye hevesli değilim. Halk fakirlikten kırılırken müthiş masrafla yapılmış bir bina burası. İnşası için onlarca dini yapı, yüzlerce ev yıkılmış. Pentagon'dan sonra dünyanın 2.büyük idare binasıymış.
    O kadar büyük bir proje ki bu, Çavuşesku'nun ömrü binanın tamamlanmasını görmeye yetmemiş. Ölümünden 7-8 yıl sonra bitirilebilmiş.

    Bırakalım diktatörleri falan, Parlamento Sarayı'nın önündeki İzvor Parkı çok daha güzel şeyler vadediyor. Çoluk çocuk, genç, yaşlı, herkes çimenlere serilmiş güzel havanın tadını çıkartıyor.
     Gün yavaş yavaş geceye ilerlerken biz de sakin ve meraklı adımlarla tekrar şehir merkezine, Lipscani'ye dönüyoruz. Akşam yemeği için turistik bir hareket daha yaparak yerel restoran Caru'Cu Bere'de deneyeceğiz şansımızı. Gündüz saatlerinde uğrayıp rezervasyon yaptırmak istediğimizde böyle bir uygulamalarının olmadığını söylemişlerdi. 
    1879 yılından beri Bükreş'in kalbinde hizmet veren Caru'Cu Bere "Bira Vagonu" anlamına geliyormuş. Ahşap yerel dekoruyla oldukça sevimli. 
    Bar bölümünde beklersek masa ayarlayacaklarını söylüyorlar ve bize bir sıra numarası veriyorlar. Yaklaşık bir saat bekliyoruz fakat ortam keyifli olduğu için sıkıcı gelmiyor. Tüm masalar dolu, herkes sohbette muhabbette, belli aralıklarla ortaya çıkan dansçılarla mekan iyice şenleniyor.
    Dansçıların yerel halk danslarından tangoya, valse kadar farklı tarzlarda sunduğu gösteriler oldukça başarılı ve ilgiyle izleniyor. Benim fotoğraflar iyi değil ama ortam gayet iyi.
    Caru'Cu Bere'de menü çok zengin. Oldukça da lezzetli. Ve üstüne üstlük fiyat bakımından da 
bu kadar turistik bir mekan olmasına rağmen gayet hesaplı.


    Yemekten sonra dışarı çıktığımızda sokakların da Caru'Cu Bere gibi kalabalık ve hareketli olduğunu görüyoruz. Sokak konserinin şarkılarıyla herkes coşmuş. Herkes dans ediyor. 
Ben bir kez daha "neden bu turistler bizde değil, neden biz de sokaklarda dans etmiyoruz" diye hasetleniyorum. 
    Ben Bükreş'i sahiden kıskanmışım:) Ama inanın şehri öyle turistik bir hale getirmişler ki, herkes memnun. Tüm dünyanın gezip görmek için her fırsatı kullandığı bir çağda turizme öncelik vermeyen ülkeler zarardadır diye düşünüyorum. Ne diyelim? Darısı başımıza! 
Ha bu arada, Bükreş'te gece hayatı da çok iyiymiş, pek meşhur klüpleri varmış. 
Benden söylemesi.

    Şehirdeki ikinci günümüzde müzelerden müze beğeniyoruz ve iki tanesinde karar kılıyoruz. 
40'a yakın müze arasından böyle bir seçim yapmak o kadar zor ki. Gel gör ki zaman kısıtlı, akşam uçağıyla Türkiye'ye döneceğiz.
    İlk olarak Güzel Sanatlar Müzesi'ne gideceğiz. Ardından şehrin en büyük parkı Harestrau içindeki Köy Müzesi'ne. Erkenden kahvaltımızı yapıp çıkıyoruz. Yolumuzun üzerindeki güzel binaların önünde ufak molalar veriyoruz. Şehrin en eski bankası olan C.E.C Sarayı'nda olduğu gibi.
        
    Güzel Sanatlar Müzesi (Muzeul National de Arta al Romaniei) oldukça geniş bir alana yayılmış kocaman bir müze. Nedense bu kadar büyük olacağını tahmin etmiyordum. Zengin bir koleksiyonla karşılaştığım için çok mutlu oldum.
    
    Rumen resim ve heykel sanatçılarının yanı sıra diğer Avrupa ülkelerinden Brueghel, Rubens, Tintoretto gibi usta ressamların eserlerini görmek keyifliydi. Müzede ayrıca kaftanların sergilendiği geçici bir sergi vardı ve Osmanlı kaftanlarına da yer verilmişti.
    
    Güzel Sanatlar Müzesi'nden sonra rotamızı Harestrau Park'a çevirdik. Şehrin biraz dışında oldukça büyük bir park burası. Dimitrie Gusti Ulusal Köy Müzesi'ne girmeden önce parkta vakit geçirdik. Spor yapanlar, yürüyüş yapanlar, oturmuş dinlenenler, gölette sandalla gezenlerle huzurlu bir pazar günü havası vardı Harestrau'da. 
    
    Köy Müzesi'ne gitgide kapayan bir gökyüzünün eşliğinde ulaştık. Yağmur yağmamasını dileyip başladık gezmeye. Köy müzelerini seviyorum. Açık havada bol oksijen soluyarak yürümek ve öğrenmek hoşuma gidiyor. Gördüklerimin içinde favorim Tallinn'deki ama Bükreş'teki de hiç fena değil. 
    
    Dimitrie Gusti'de 17.yy.dan günümüze köy hayatı sergileniyor. Kilisesiyle, okuluyla, değirmeniyle tam tekmil köyler bunlar. Her biri orijinal yerinden getirilip burada tekrar kurulmuş. 
    
    Doğa yürüyüşüne çıkmış gibi keyifle gezdiğimiz birkaç saatin sonuna doğru müthiş bir yağmur bastırıyor. Herkes kapısı açık evlere kaçışıyor. O kadar çok ev var ki herkese yetiyor. 
Biz de birine sığınıp yaklaşık yarım saat kadar yağmurun dinmesini bekliyoruz.
    
    Belki aksilik gibi görünen bu yağmur olayı bize terapi gibi geliyor. Sadece yağmurun sesi ve toprak kokusuyla geçirilen dakikalar asla unutamayacağımız anılar olarak işleniyorlar hafızamıza. Uçuş saatimiz yaklaştığı için, yavaşlasa da kesilmeyen yağmur altında veda ediyoruz bu yemyeşil müzeye. Havalimanına giderken bir parça ıslansak da ne gam!
    
    Bükreş bizi güneşle karşılayıp yağmurla uğurladı. Dolu dolu geçen iki güzel gün yaşattı. 
Demir perde ülkelerinden biri olan Romanya'nın başkentinde komünizmin izleri bol pencereli dönem binalarında, Devrim Meyda'nında, Parlamento Sarayı'nda... Bunlar haricinde tam bir zamane Avrupa ülkesi havası var bu şehirde. Yalnızca turistik bölgede vakit geçirdiğimiz için yerel halk nasıl yaşar, ne düşünür gözlemleyemedik. Ülkenin diğer güzel şehirlerine gitmeyi, Karpatlar havası almayı, Dracula'nın şatosunu görmeyi bir başka seyahat için hayal ediyorum ve birkaç fotoğraf daha ekleyerek Bükreş'e veda ediyorum.












 







 
 

4 Ekim 2017 Çarşamba

YOL ARKADAŞIM VE EN İYİ YOLCULUK ARKADAŞIM...

   
    Uzun uzun yıllar önce Nisan ayında evlenmiştik biz. Ben 21 yaşımdaydım, eşim 25. Hiç o kadar erken evleneceğimi düşünmezdim ama erken tanışıp her şey iyi gidince böyle oldu. Erken evlenmenin artıları da var eksileri de. Eksisi erkenden hayat gailesine karışmış olmak. Artısı ise erken çocuk sahibi olmak. Erken çocuk sahibi olmanın da artıları ve eksileri var. Acemi anneydim demeyeceğim çünkü çocuğumun olmasını çok istiyordum ve genç yaşıma rağmen çok iyi idare ettim. Sadece gezip tozma bakımından zordu erken evlenip erken anne-baba olmak. Evet Orhun doğmadan önce birkaç güzel seyahatimiz oldu ama evliliğe adapte olma çabasıyla harmanlanmış gezilerdi bunlar. Orhun belli bir yaşa gelene kadar da hep çocuk dostu otellerde, tatil köylerinde konakladık. Bende çocuğun düzenini bozmayayım düşüncesi çok fazlaydı, onu kendi keyfim olsun diye oradan oraya sürükleyemedim. "Aman kimseyi rahatsız etmeyelim" düşüncesi de çok fazlaydı ve çevremizde hemen herkes henüz çocuksuz olduğu için Orhun'la arkadaş toplantılarına, gezilerine katılmayı tercih etmedim. Bir de anne-oğul birbirimize o kadar yapışıktık ki onu kimseye bırakıp gidemedim. Kısacası evliliğimizin ilk iki yılı hay huyla, kalan yılları da çocuk büyütmekle geçti. Şikayetçi değilim, aksine çok memnunum. Yalnızca artı ve eksileri düşündüğümde fark ediyorum bunları. Şöyle bir gerçek de var ki çocuğu çabuk büyüttük. Ortaokul yıllarında gezilerimizin niteliği değişti. Artık üç yetişkin gibi takılmaya başladık. Otellerde çocuk kulüplerini kovalamaktan vazgeçtik. Hatta otellerden vazgeçtik dairelere, pansiyonlara, butik otellere yöneldik. Yurt dışı seyahatleri arttırdık. Bol bol yürümeye, toplu taşıma araçlarını kullanmaya başladık. Küçükken de müze ziyaretlerini ihmal etmezdik ama sayıları çoğaldı. 
Orhun liseye başladığında ise eşimle baş başa kaçamaklar yapma zamanı gelmiş oldu. Bizim çocuğumuz büyümüştü, arkadaşlarımızın çocukları henüz çok küçüktü. Bu durumda yine onlarla seyahat planları yapamıyorduk, çocuk büyütme sırası onlardaydı:) Biz yine baş başa kaldık. İşte erken anne-baba olmanın artısı da bu. Şimdi -Orhun'u da üniversiteye yollamışken- imkanlarımız elverdiğince birlikte gezip görmenin tadını çıkarıyoruz ve bu yolda her fırsatı değerlendirmeye çalışıyoruz. Fikirlerimiz, zevklerimiz olgunlaşmışken; bilgimiz, tecrübemiz artmışken; belli maddi düzeye ulaşmışken gezmenin de ayrı bir keyfi var. Tam bu aşamada çevremizde "Geziyorsun. Ooo! Ne çok geziyorsun?" diyenler çok oluyor tabii ki. İnsanları anlamak zor. Anneanne ve babaanne de genç olup, biri çalıştığı diğeri ise sosyal hayatından vazgeçmemeyi tercih ettiği için benim yanımda pek bulunamadıkları senelerde, ben evde yalnız başıma çocuk büyütürken, dışarıda yalnızca çocuk parklarında, sinema ve tiyatrolarında vakit geçirirken "Ne yapıyorsun? Nasılsın?" demeyenler şimdi gezmemize takılıyorlar ya onlara nasıl davranacağımı şaşırıyorum. Bu, çalışma konusunda da böyle mesela. Karnım burnumda toplu taşımacılıkla işe gidip geldiğimi, yasal izni bile kullanamadan doğuma gittiğimi unutanlar şu an çalışmıyor olmama daha takıklar mesela. Durduk yere gaza geldim ama hani 40 yaşından sonra bazı şeyler dank eder ya kafana. Sanırım onu yaşıyorum:) Ama kızgın değilim. Sadece insan psikolojisini anlamaya çalışıyorum. Fazla abartana kibarca bunları söylüyorum. 
    Şimdi bak aslında ne anlatacaktım, nereden nerelere geldim. Yazıya başlarken amacım geçen ilkbaharda yaptığımız Bükreş seyahatini anlatmaktı. Seyahatin evlilikle ve evlilik yıldönümüyle alakası vardı. Bizim Nisan aylarında yaptığımız geziler evlilik yıldönümü kutlaması oluyor. Doğum günleri hariç özel günleri hiç sevmem. Hediye beklentim de yoktur. Bu yüzden birkaç sene önce, kendimize bahane yaratarak evlilik yıldönümlerimizde daha önce görmediğimiz bir yeri gezip görme konusunda karar aldık. Çok şükür bugüne kadar da uyguladık. Mesela Gaziantep'e de gittik Bükreş'e de. Önemli olan birlikte olmamız ve daha önce görmediğimiz yerleri görmemiz. Bunlar bir hafta sonunu kaplayan ufacık geziler ama bizim için anlamı büyük. İşte bir önceki Nisan ayında Romanya'nın başkenti Bükreş'e gitmiştik ve ben onu gezi yazılarım içine dahil edememiştim. Neden Bükreş olduğu sorulabilir. Belli bir nedeni yok. Genelde sadece cumartesi-pazar günlerini kapsayan geziler olduğu için fazla uzak olmayan yerleri seçiyorum. O anda aklıma neresi yatarsa o oluyor. Fazla plana gerek yok. Hayatımın şu döneminde hayal kurmanın, adım atmanın gerekliliğine fakat ince ince plan yapıp gerilmenin anlamsızlığına gönülden inanıyorum. 
    Bu kadar gevezeliğin ardından direkt Bükreş yazısı gelmeyecek tabii ki. Başlayayım dedim ama farklı bir iç dökmeye dönüştü bu yazı. Bir sonrakinde ciddi ciddi gezi bloggerı havasına gireceğim haberiniz olsun:) Ve bu yazıyı okuyan herkesin gönlündeki güzel hayaller gerçek olsun.








30 Eylül 2017 Cumartesi

AŞKIN SON MEVSİMİ

   
    Şu henüz bitirdiğimiz hafta içerisinde birkaç güzel film seyrettim. Hepsi iyiydi de özellikle birini, Aşkın Son Mevsimi'ni tavsiye edeceğim. Tolstoy'un son bir yılını anlatan biyografik bir film. 
Daha doğrusu hayatının son döneminde karısı Sofya ile yaşadıkları çatışmaları anlatan bir film. Olayları Tolstoy'un sekreteri Bulgakov'un gözünden izliyoruz ve hem Sofya'ya hem Tolstoy'a hak vermeden edemiyoruz. Bilindiği gibi aslında soylu sınıfından olan Tolstoy Rus köylüsünün yanında olmuştur. Çar'a, kiliseye kafa tutan yapısı, eşitlikçi hayat görüşü zamanla etrafında tarikat denebilecek bir oluşumun yapılanmasını sağlamıştır. Filmde de başında sanatçının menajeri konumundaki Chertkov'un olduğu bu oluşumu izliyoruz. Ve Tolstoy'un karısı Sofya'nın bunlardan nasıl nefret ettiğini... Aslında birbirlerini çok seven ve 13 çocuk sahibi olan çiftin arasında büyük görüş ayrılıkları var. Tolstoy Chertkov'un baskısıyla mirasını Rus halkına bırakmak isterken, Sofya "Çocuklarını ve beni aç mı bırakacaksın?" serzenişleriyle çıldırıyor da çıldırıyor. Ben de ikisine de hak verip üzüm üzüm üzülüyorum. Sanatçının ölüm döşeğindeki hallerine, Sofya'nın kocasından uzaklaştırılmasına ağlıyorum da ağlıyorum. Hellen Mirren'ı çok severim. Bu filmde bir kez daha hayran oldum. Sofya rolüyle Roma Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü almış olması beni haklı çıkarıyor sanırım. 
    Filmin orijinal ismi "The Last Station". Jay Parini'nin aynı isimli kitabından uyarlanmış. 
Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Türkçe baskısı da mevcutmuş ki ben bunu filmi seyrettikten sonra öğrendim. Yönetmenin ismini anmadan geçmeyelim. 2009 yapımı The Last Station bir Michael Hoffman filmi. 
    Hafta sonu yağmurlu geçecekmiş. "Evden çıkmam; kahvemle, kitabımla, filmlerimle vakit geçiririm" diyenlere benden bir tavsiye olsun efendim. Bir de yeri gelmişken Tolstoy'un doğduğu yer olan Yasnaya Polyana, buradaki mütevazı mezarı ve Stefan Zweig ile ilgili geçmiş bir yazımı hatırlatmak isterim. Lev Tolstoy... Ağaçların Gölgesinde, Huzur İçinde...






22 Eylül 2017 Cuma

SAĞLIKLI YAŞ ALMA ÜZERİNE...

   
    Çok yakınımdan birinin sağlık problemi nedeniyle canım sıkkındı birkaç gündür. Biraz toparlamaya ve olumlu düşünmeye başladım. Biliyorum, her şey iyi olacak. 
    Yeri gelmişken sağlıklı olmak adına bu ara neler yaptığımızdan bahsedeyim mi? Öncelikle birkaç ay önce eşimin sigarayı bıraktığını söyleyebilirim mesela. 19 yaşından beri püfür püfür içtiği sigarayı tamamen kesti. Nasıl oldu da yaptı ben de anlamadım. Daha önce iki kez denemişti ama olmamıştı. Yine başlayacağını düşünebilirsiniz ama ben bu sefer öyle olacağını sanmıyorum. 
Bu sefer çok farklı. Sigarasızlığın verdiği sinir daha az ve aklına devamlı sigara gelmiyor. Dışarıdan gözlemler olumlu, içeriden de iyi olduğunu söylüyor. 
    Sigaradan nefret ederim.Hiç içmedim. Yakın çevrenden birilerin içmesi de berbat bir şey. Sen içmiyorsan, içen yakınlarınla dışarıdaysan, geziyorsan onların sigara molalarına uymak zorunda kalırsın; buz gibi havada sırf onların bağımlılığına acıdığın için soğukta oturursun. Kapalı ortamda içiliyorsa da sigara dumanına maruz kalırsın. Evdeki ekstra sıkıntılar da cabası. Eşim balkona çıkıp içmek uğruna tülü yakmıştı da bildiğin delirmiştim:) Çok şükür hepsinden kurtulduk. Devamlı beraber olduğum çocukluk arkadaşım da bıraktı. İnanılmaz mutluyum. Orhun zaten içmiyor. Hasta olmaktan korkan bir yapısı olduğu için sigaraya yanaşmadı hiç, iyi oldu. Kısacası eşim bıraktıysa herkes bırakabilir arkadaşlar. Denemekten çekinmeyin, yılmayın. 
    Onun sigarayı bırakmasıyla ben de şekeri bıraktım:) Her gün içtiğim kahveye 5-6 şeker atıyordum. Ben de birden onu kestim. Benim için büyük bir adım. Tatlı şeyler yemeyi de minimuma indirdim. Yazın Orhun evdeyken birkaç kere sütlü tatlı yaptım ama o yokken hiç yapmıyorum. Ancak dışarıda arkadaşlarımla buluştuğumda kahvenin yanında ekler, ev yapımı kek vs. yiyorum. Onu da kısamam. Hayattan keyif almak da benim için önemli. Sohbet muhabbet sırasında kendimi kasmıyorum. 
    Zararlı alışkanlıkları kestik ya da minimuma indirdik, yiyecek porsiyonlarımızı azalttık. Bitti mi? Hayır, bitmedi:) Spora da başladık, salona yazıldık. Ben yarım yamalak gidiyorum ama onun bile faydası oldu. Başlangıçta kaç olduğunu asla söylemeyeceğim yağ oranımı düşürmeye başladım:) Yavaş yavaş kilo vermeye başlayıp, kas arttırdım.
    Tüm samimiyetimle söylüyorum, spora başlamamın nedeni daha zayıf, daha fit, daha havalı olmak; daha genç görünmek değil. Yaş 40'ı geçtiği için az  ve dengeli yemeyi, hareket etmeyi alışkanlık haline getirmek istiyorum. Sağlıksız, kilolu bir yaşlı olmak istemiyorum. O kadar kendine bakmayan bir annem var ki ona bakıp bakıp ders çıkarıyorum. Kendisine söylüyoruz, gazlamaya çalışıyoruz ama bizi dinlemiyor. Üzülüyorum ama bu konuda fazla yapabileceğim bir şey yok. 
O zaman ben de kendime pay çıkarırım modundayım. 
    Spor salonuna gidip gelmek aslında işkence. O ıslak kıyafetlerden hiç hoşlanmıyorum. Evde devamlı bir çamaşır yıkama durumları... Ne yazık ki orman içerisinde evimiz yok, hadi bırak ormanı ağaçlarla bezeli geniş yollarımız da yok, yakınımızda uygun yürüyüş parkuru da yok. Salona gidip gelmek ve bu sırada vakit harcamak zorundayız. Fakat şu an elimizden gelen bu. 
    Spor salonu havası ayrı bir hava:) Erkekler bunu daha çok takıyolar. Eşim kendine kıyafetler aldı, suluk, eldiven vs. takımlarını tamamladı. "Sana da alalım" dedikçe "Allah aşkına rezil gibi ter içinde kalıp geliyoruz zaten. Ne kıyafeti?" deyip reddediyorum. Yuvayı yapan her dişi kuş gibi tayt üzerine eski tişörtleri giyip gidiyorum:) Su şişem sporcu şişesi değil ama sevimli, cam bir şişe:) Erkekler bir acayip. Söyleyecek çok şey var da konuyu uzatmayacağım:)
    Her şey kafada bitiyor diyorlar ya, çok doğru. Eşimin sigarayı bırakması; benim tatlıyı, gereksiz yemeyi kesmem; birkaç yıl önce başlayıp üşengeçlikten anında bıraktığım spor salonundan birkaç aydır bıkmamam hep kafada bitirdiğimiz şeyler. Böyle olmalı deyip devam ediyoruz. Zaman bu zamanmış. Artık tüm bunlardan keyif alıyoruz. Kesinlikle takıntılı değiliz. Kendimi sıkarsam, zorlarsam, illa iyi besleneceğim diye evde sirke yapmalara falan kalkarsam, arkadaşlarımla keyifli yemekler yemezsem mutsuz olurum. Her zaman organik yiyemem. O kadar zengin değilim, bahçem de yok. Organik gıda gittikçe azaldığına göre ve evrim denen bir durum olduğuna göre insan yapısının değişeceğini düşünüyorum. Ha bu demek değil ki sağlıksız besleniyorum. Elimden geldiği kadarıyla dengeli ve sağlıklı beslenip beslemeye çalışıyorum. Hani sağlıklı beslenme işini hastalık derecesinde kafaya takanlar var ya? Onlardan değilim. Bu devirde her bakımdan yorucu bir iş olduğunu düşünüyorum. Mottom: az ye, mümkün olduğu kadar organik beslen, hareket et ve olabiliyorsa stresten uzak dur. Stres önemli. Her olumsuzluğun başı. Uzak durmak çok zor. 
Olduğu kadar artık...
    İşte böyle. Yaş arttıkça çok şükür olumlu anlamda kafaya bir şeyler dank etmeye başladı:) 
Buraya da yazayım ki vazgeçmeme sebebim olsun:)






13 Eylül 2017 Çarşamba

SEVGİLİ BLOG ARKADAŞLARIM...

    Oğlumu okula yolladım şimdi arkadaşlarımla buluşmaya, görüşmeye, kendi sosyal yaşantımı harekete geçirmeye geldi sıra:) Geçtiğimiz hafta birçok blog arkadaşımın da tanıdığı, takip ettiği, gezi yazılarını beğenerek okuduğu, sevdiği Esin'le buluştuk. 
İlk anda aklına gelmeyenler İzler ve Yansımalar deyince hatırlayacaklardır. 

    Esincim benim ilk blog arkadaşlarımdan biri. Şu sıralar blog yazımı ve okunması gözle görülür derecede azalmış olsa da ben buradan vazgeçmeyeceğim. Öncelikle yazmak istediğim için yazıyorum ve yazdıklarımın kayıtlı kalmasını istiyorum. İkincisi burada kurduğum dostlukları gönlümde bambaşka bir yere koyuyorum. 2009 yılında ilk yazımı girdim ve o tarihten bu yana o kadar tatlı arkadaşlarım oldu ki. Kimiyle yüz yüze görüştüm, görüşüyorum; kimiyle henüz görüşemedik ama telefonda konuştuk, yazıştık, yazışıyoruz. Kimiyle bir gün muhakkak buluşacağız. Zaman ve fırsat meselesi:) Devamlı bir şekilde münasebette olduğun blog arkadaşlarının yanı sıra 
bir de gönlünün, fikirlerinin bir olduğu arkadaşlar var ki görüşmesen de biliyorsun hep oradalar, güzel duygularla takipteler ve takipteyim. Siz de bilirsiniz, senelerdir tanıdığın çok yakınlarından alamadığın geri dönüşleri, duygu aktarımını yaşıyoruz burada. 
Blog sayfalarının yerini alan Instagram'da aynı şeyleri hissetmem mümkün değil. Orada yeni arkadaş edinemeyeceğimi, bunu istemediğimi biliyorum. Burası apayrı ve artık "arkadaşım" dediğim kimseler hep 5-6 yıl öncesinin çok yazılan, çok okunan, iletişim kurulan zamanlarından bana yadigar isimler. Esincim de bunlardan biri işte. Yazışıyorduk, iletişimdeydik. Nihayet ayarlayıp buluşabildik. Nasıl kibar, tatlı dilli ve güzel yürekli bir insan. Hislerimde, fikirlerimde yanılmadığımı bir kez daha anladım. Diğer blog arkadaşlarımla olduğu gibi senelerdir birbirimizi tanıyormuş gibi hiç yabancılık çekmeden muhabbete oturduk ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Kadıköy'ün hareketli, cıvıl cıvıl ortamında, muhabbetimiz gibi renkli kafelerde oturduk.
    Zarif arkadaşımın bana getirdiği hediyeye bakar mısınız?
    Diyorum ya birbirimizi yakınlarımızdan daha iyi tanıyabiliyoruz bazen. Seyahati ve okumayı sevdiğim için seçmiş bu kitabı. Bir de Lisbon'dan getirdiği magneti eklemiş. Magnet koleksiyonum da var:) Bu yaz Portekiz istemiştik yapamadık, bu Lisbon magneti totem olsun en kısa zamanda gideyim oralara:) Çok teşekkür ediyorum tatlı Esincim. Tanımayanlar için Esin'in kendi memleketimiz içindeki kapsamlı gezi yazılarını ve en son gerçekleştirdiği Endülüs-Portekiz seyahatini tavsiye ederim. 
    Kimi arkadaşım artık benim devamlı arayıp soracağım, merak edeceğim, görüşmeyi kesmeyeceğim yakınlarım arasına girmiş olabilirler, onların yeri ayrı fakat bunun yanı sıra takip ettiğim herkesi seviyorum. Bilin istedim:)  Ve dostlukla kalın. Bol yazalım, okuyalım, boş bırakmayalım buraları:)






9 Eylül 2017 Cumartesi

TALLİNN'DEN TARTU'YA...

    Orhun'u okuldaki ikinci yılı için Tallinn'e bıraktık, döndük. Bayram tatiline denk geldiği için birkaç gün kalarak küçük bir de seyahat gerçekleştirmiş olduk. "Niye siz bırakıyorsunuz ki?" gibi aslında içinde birkaç anlam barındıran sorularla karşılaşmıyor değiliz. Yüz yüze de aynı cevabı veriyorum, buraya da not düşeyim: fırsat varken, canımız da öyle istiyorken öyle yapıyoruz. Yoksa tabii ki üniversite çağında bir çocuk kendi kendine gidebilir, eşyalarını yerleştirebilir. Yurt dışında okuyorsa, evde iş yapmaya alışık değilken orada yemek yapıp, çamaşırını yıkıyorsa, tabii ki giderken ve dönerken kendisi hareket edebilir. Ancak ilk başta eşyalarını düzenli yerleştirmek, yurt arkadaşlarıyla tanışmak, yıl sonunda da eksik bir şey kalmaması için yardım etmek bizi rahatlatıyor. Ayrıca sadece zevk için değil, dersleri için de götürdüğü bilgisayarını ve elektronik eşyalarını bavullarla birlikte tek başına taşıması çok zor. Devir eski devir değil. Biz büyükler bile en ufak seyahatte laptop, fotoğraf makinesi vs. taşıyoruz. Haliyle teknolojiyle içli dışlı olan gençlerin eşyası daha fazla oluyor. Önümüzdeki yaza kadar orada yaşayacağını düşünürsek taşınır gibi hareket ettik desem yeridir. Yani kısacası ve çok şükür ki yanında gidiyoruz kardeşim. Zaten yine hasretli günlere başladığım için hey heylerim tepemde, "gün gelecek çocuklar kendi kanatlarıyla uçacaklar" diye diye kendimi baskıladığım bir dönemdeyim, bu tip gereksiz sorular hakikaten sinirimi zıplatıyor:)

    Şimdi gelelim işin seyahat kısmına:) Artık Tallinn'e alıştığımız için konaklama konusunda Airbnb'yi kullanıyoruz ve çok memnunuz. Üçüncü Airbnb rezervasyonunu gerçekleştirdik ve hepsinde farklı bir bölgede kaldığımız için şehri daha iyi tanımış olduk. Geçen sene ilk kez kiraladığımız ev komünizm döneminden izler taşıyan bir evdi. Estonya'da bu döneme dair konutların diğer demir perde ülkelerindeki gibi uzun, kalabalık ve sıkışık apartmanlar olmadığını belirtmeliyim. Zannediyorum nüfusun azlığından, küçük şehir olmaktan kaynaklanan bir durum bu. Fazla yüksek olmayan, çok fazla dairesi olmayan, 80'ler tarzında evler bunlar. İkinci kiraladığımız ev, şehrin modern yüzünü yansıtan rezidanslardan birindeydi. Bu binada öncekine göre çok daha fazla daire vardı örneğin. Bu kez kiraladığımız ise 19.yy.sonu-20.yy başlarında yapılmış, Baltık ülkelerine özgü tipik ahşap evlerdendi. Demem o ki ziyaretlerimizde otelde 
değil de evde konakladığımız için tarihsel akış içinde oluşan farklı mimari tiplerini deneyimlemiş olduk.

    Bu sene misafir olduğumuz binada her oda ayrı bir ev şeklinde düzenlenmiş. Yani yaşayanlar farklı. Pencerelerden gördüğüm kadarıyla her birinin oldukça modern ve zevkli bir tarzı vardı. Bizimki de çok güzeldi.

    
    İki katlı odamızın pencereleri şöyle küçük bir bahçeye açılıyor, güzelim elma ağacına bakıyordu.

   
    Merkeze bir parça uzak fakat Tallinn'i ziyaret etmek isteyen ve yürümekten kaçınmayanlara bu şirin evi tavsiye ederim. Evsahibi de çok tatlı bir arkadaş. Rezervasyonu çok önceden yaptırmıştık fakat bir gün geç gitmek zorunda kaldık ve talep etmediğimiz halde o bir gecenin ücretini bize iade etti. Sahalarda görmek istediğimiz hareketler bunlar. Her zaman gerçekleşmiyor malum.

    Önceki ziyaretlerimizde şehrin tüm müzelerini gezdiğimiz için, değişik bir sergi olmadığı sürece işin kültürel kısmına deyinmeyip keyif ve kafa dinleme kısmına odaklanıyoruz artık. Bol bol yürüyoruz, farklı kafelerde oturuyoruz. 
Ballı bira hala favorim.

    Tamam bu dediklerimi yapıyoruz ama insan biraz farklılık da istiyor. O yüzden bu sefer atladık bir otobüse yakındaki şehirlerden birine, Tartu'ya gittik. Tartu Estonya'nın öğrenci şehri. Tartu Üniversitesi oldukça popüler. Bizim oğlanın istediği bölüm Tallinn Üniversitesi'nde olduğu için orayı tercih etti, yoksa burada okuması da mümkündü. Ama o zaman havalanından sonra iki buçuk saat daha yol almak zorunda kalırdık.

    Tartu'yu ziyaret ettiğimiz gün devamlı yağmur yağmasına rağmen keyifliydik. Henüz sonbahar renklerine boyanmamış yemyeşil tarlaların arasında ve üstelik hafif bir yağmur altında süren yolculuk, İstanbul'un griliğinden ve kalabalığından bunalmış bünyemize çok iyi geldi. Estonya Ulusal Müzesi Tartu'da olduğu için şehre iner inmez rotamızı o yöne çevirdik. Hem müzeyi merak ediyordum, hem de yağmur o kadar şiddetlenmişti ki dışarıda gezmek ne yazık ki çok zordu.

    Estonya Ulusal Müzesi iyi bir müze. Ülkenin tarihi sıkmayan, yormayan, akılda kalıcı bir sergilemeyle anlatılmış. 

    
   

    Ural Yankıları ya da Ural'dan Yankılar anlamına gelebilecek bir sergi özellikle ilgimi çekti. 
    Bu bölüme hiçbir yazıyı okumadan girdiğimde eşyaların, eşyalar üzerindeki tamgaların, kumaş desenlerinin feci şekilde tanıdık geldiğini gördüm. Dönüp serginin ismine ve açıklamasına bakınca Samiler'le ilgili olduğunu anladım. Samiler, Orta Asya'dan İskandinavya'ya geçmiş olan, İskandinavya'nın yerlisi sayılan topluluk. 
Yerli olan her halk gibi onlar da İsveç'in, Norveç'in, Rusya'nın baskısına maruz kalmışlar ve bu hala devam etmekteymiş. Samiler'e Laponlar da deniyor. Bunu duyunca aklıma Laponya geldi. Laponya'nın ismini son zamanlarda o bölgeye doğru artan turistik seyahatlerden hatırlıyorum. Laponya bir ülke değil. Finlandiya ve İsveç'in en kuzeyinde yer alan bölgeye deniyormuş. Bir süredir o bölgenin turistik tanıtımı fazlaca yapılıyor. Birçok köşe yazarının davetli olarak gittiğini ve yolculuk deneyimlerini yazdıklarını hatırlıyorum. Bölük pörçük çağrışımlar yaşasam da sergiyi gezerken bu konu hakkında ne kadar az bilgim olduğunu fark ettim ve araştırmak için aklıma yazdım. Gezip görmenin faydaları bunlar.

    Tartu'daki Estonya Ulusal Müzesi'nin karşısında şöyle ilginç bir ev var.

    İçindeki eşyalar da eve uygun olarak ters yerleştirilmiş. Dolayısıyla fotoğraf çektirdiğinde baş aşağı durmuş gibi oluyorsun. İlginç bir aktivite fakat hem zamanımız kısıtlı olduğu için hem de 7.5 Euro'yu pahalı bulduğum için girmedik. 

    Müze ziyaretinden sonra dönüş saatine kadar kalan zamanımızı değerlendirmek için eski şehir meydanına yöneldik. Islandığımız için pek memnun değildik fakat doğrusunu söylemek gerekirse şu heykeli yağmur altında görmek keyifliydi.

    
    Heykeli görünce Prevert'in şiiri geldi aklıma:
    "...Hatırla Barbara
    Yağmur yağıyordu o gün Brest'e durmadan
    Siam caddesinde rastladım sana
    Gülümsüyordun
    Gülümsüyordum..."

    Aslında okuduğum şiirleri hatırlama ve zamanı gelince kullanma gibi bir özelliğim yoktur ve bunu yapabilenleri takdir ederim. Ancak sanırım yağmur altında sevdiceğimle gezerken böyle bir heykele rastlayınca beynimde bazı bölümler harekete geçti ve çağrışım yaptı:) Hatırla Barbara isimli şiir bu kadar değil tabii, benim bildiğim ve hatırladığım kısmı bu kadar:)

    
    Tartu'nun tarihi merkezinde yer alan yapılar Tallinn'dekiler kadar eski zamanlara ait değiller ne yazık ki. Zira 18.yy.'da yaşanan büyük bir yangın şehrin çehresini değiştirmiş. 

    Bugün Tartu Sanat Müzesi olarak kullanılan ve yangının hemen sonrasında inşa edilen bu bina kentin simgelerinden biri. Gözle görülür şekilde yamukluğa neden olan ve zeminden kaynaklanan eğimin açısı Pisa Kulesi'nden fazlaymış.

    Biraz yağmur, biraz vakit darlığı derken Tartu'yu ancak bu kadar gezebildik. Dönüş yoluna koyulmadan önce hoş bir pub'a girdik ve yağmurdan kaçıp kapalı mekanlara sığınan turist kalabalığının neşeli gürültüsü içinde karnımızı doyurduk, dinlendik.  

    Bu seferki Estonya çıkarmamız böyleydi. Seviyorum bu ülkeyi. Onlar da bizi seviyorlar sanırım:) Kaldığımız eve giderken önünden geçtiğimiz bir binada yer alan plakette "Türkiye-Estonya ilişkileri 1924 yılında başlamıştır. İlk Türk Büyükelçiliği bu binada yer almıştır. İlk büyükelçi Nuri Batu burada kalmıştır" yazıyordu. Geçen sene de dahil olmak üzere Tallinn sokaklarında çok gezdik ve bir başka ülkenin büyükelçiliği hakkında böyle bir bilgiye rastlamadık. Yoktur diye iddia etmiyorum fakat olsaydı görme ihtimalimiz yüksek olurdu diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu anı plaketi hoşuma gitti. Binanın resmini çekmedim. Çünkü Amerikan Konsolosluğu'nun karşısında yer alıyor ve adamlar sokağı iki yandan kapatmışlar, güvenlik o biçim sıkı. Dikkat çekmek istemedim. Şehirde hiçbir ülkenin binası onlarınki gibi korunaklı değil. Herkes gayet mütevaziyken Amerika'da bir havalar bir havalar. Neyse...Yeni Büyükelçilik binamızın fotoğrafını ekleyebilirim ama. Eskisi geniş bir betonarme bina şeklindeydi, bugünkü bahçe içinde yer alıyor.


    Benim Estonya yazılarım ufak ufak devam eder böyle. Aklım, kalbim orada. İyisi mi işe bir gezgin mantığıyla yaklaşayım ve önceki yazılarımı da şuraya ekleyeyim. 
O taraflara seyahati düşünenler varsa faydalı olacaktır.



    Estonlar Şarkı Söyleyince 
    Estonya, Tallinn ve Diğer Şeyler 
    Tallinn'de Neler Tattım?