25 Nisan 2018 Çarşamba

ZAİ BODRUM, YENİ NESİL KÜTÜPHANE...

    Mail kutuma düşen edebiyat haberlerinden tanıştığım Yeni Nesil Kütüphane Zai, 
Bodrum'a gitmeden önce aklıma yazdığım ve muhakkak uğramayı düşündüğüm bir mekandı. İlçeye ulaştığımın ikinci gününde, pırıl pırıl bir Nisan havasında ziyaret ettim bu farklı kütüphaneyi. 
    
    Kapısından adım attığım anda yerimi bulmuş hissettim kendimi. İstanbul'un griliğinden, gürültüsünden, karmaşasından fazlasıyla nasibini almış ruhum birazdan zeytin ağaçlarıyla bezeli, kuş sesleriyle şenlenen bahçede kitap okuyacak olmanın sevincini yaşadı. 
    

    Öncelikle kitaplara göz atmak için kapalı bölüme yöneldim, kitapları inceledim. Çok büyük olmayan, ancak seçkin yayınevlerinden ve yazarlardan eserlerin yer aldığı bir kütüphane burası. Bodrum hakkında yazılmış kitapların olduğu bölüm ve plastik sanatlarla ilgili kitaplar özellikle ilgimi çekti. Bir yandan okumalar yaparken bir yandan zarafetle döşenmiş mekanı inceledim. Fotoğraf, resim ve heykel sanatından örneklerle aynı zamanda küçük bir galeri havasındaydı. 
    

    İncelemelerimi yaptıktan sonra Jak Deleon'un İstanbul ve Bodrum Barları isimli anı kitabını satın aldım. Tabii yanında bir fincan kahveyi de unutmayarak bahçeye çıktım. 
   
    Kurucuları tarafından "Yeni Nesil" olarak tabir edilen bir kütüphane Zai. Dışarıya çıkarmadan istediğiniz kadar kitap okuyabilirsiniz. Satın alıp almamak size kalmış. Okumak istemiyorsanız, sadece böyle farklı bir mekanda kahve ve tatlı keyfi yapmak istiyorsanız da siz bilirsiniz. Kafe kısmı ve bahçe bunun için gayet uygun. Zaten geçen kasım ayında açılan ve popülerlik yolunda hızla ilerleyen Zai'ye sırf ortamı görmek için gelenler de oldukça fazla. Bu gruptan zeytin ağaçları altında sessiz sakin sohbetleri keyifli bulanlar gelmeye devam edeceklerdir. Diğerlerini bilemem.
    
    Zai'nin bahçesi yazarların, ressamların, heykeltraşların isimlerinin verildiği her bir ağacıyla, 
su sesiyle, yaprakların hışırtısıyla, kuş cıvıltılarıyla o kadar huzur verici ki. Okuma eylemi için en uygun yerlerden biri. Kısacası sanat ve doğa meraklısı her kitapseverin "Keşke burayı ben açmış olsaydım" diyebileceği bir mekan burası:) 
    
    Bodrum'da olduğum süre içerisinde bir de kuzenimle gittik Zai'ye. Bir yandan kitaplarımızı karıştırırken, bir yandan muhabbet ettik. Teoman'ın otobiyografik kitabının gelmiş olduğunu görünce dayanamadım ve bu sefer onu satın aldım, hemen orada okumaya başladım.
    
    Bodrum'a yolu düşen kitapseverlere kesinlikle tavsiye edeceğim Zai'de zaman zaman yazarların katıldığı etkinlikler, atölye çalışmaları, müzik dinletileri ve sinema günleri de düzenleniyor. Ben bu sefer hiçbirine denk gelemedim. Belki bir başka zaman...
    
    Gezdik, gördük, okuduk; son olarak, Bodrum'un Konacık mevkisindeki kütüphanenin pazartesi günleri kapalı olduğunu, 10.00-20.00 saatleri arasında faaliyet gösterdiğini ve sessizliği sağlama açısından 12 yaşından küçük çocukların ziyaretçi kabul edilmediğini belirtmek yerinde olacaktır.




   
    
    
    

17 Nisan 2018 Salı

BODRUM, FRANSA, BAHAR VS... BUGÜNLERDE...

   Bahar geldi gül açıldı, ruhuma neşe saçıldı. Hâl böyleyken "baharda bir başkadır" diyerek Bodrum'a gittim geldim. Eşim eğitim için 5-6 günlüğüne Fransa'ya gittiğinden, oğlan da okul münasebetiyle uzaklarda olduğundan, Bodrum'da yaşayan kuzende aldım soluğu. Bu mevsimde, sıcaklar ve kalabalık başlamamışken Bodrum şahane oluyor. İstanbul'da yaşayanlar için ara sıra böyle göz ve gönül okşayıcı kaçamaklar yapmak psikolojik olarak bir ihtiyaç artık. 
    Bodrum'da durmadım gezdim tabii. Bazen kuzenle, bazen teyzemle, bazen de tek başıma denizin, güneşin, yeni mekanların keyfini çıkardım. Bunları bir başka yazıda anlatacağım. Özellikle yeni nesil kütüphane Zai'den ve Deniz Müzesi'nden bahsetmem lazım. 
    Ben Bodrum'dayken eşim Fransa'daydı. Paris yakınlarındaki Melun'da eğitimleri vardı. Daha önce Fransa'ya gitmediğim için onun deneyimlerini noktasına virgülüne kadar dikkatle dinledim. Pek memnun kalmamış açıkçası ki mızmız bir insan değildir. Öncelikle otelleri havaalanı oteli olduğu için ne Melun'a ne de Paris'e yakın olmuşlar. Eğitim binasına 1 saatte ulaşmaları gerekirken, trafik nedeniyle bu süre iki saati bulmuş. İstanbul'dan bile berbat bir trafik olduğunu söylüyor. Daha havaalanından çıkmadan otobüste yankesiciye yakalanmış. Daha doğrusu kendisi yankesiciyi yakalamış. Neyse ki cüzdanı kaptırmamış ama epeyi bir canı sıkılmış. Aynı gün kiraladıkları arabaya benzin aldıklarında kredi kartından 53 Euro yerine 153 Euro çekildiğini fark etmişler. Yapı Kredi'yi aradıklarında görevli bu şikayetin sık olduğunu ve hatta akaryakıt şirketinin adını bile söylemiş. O 100 Euro'yu geri alıp alamayacakları muamma. Fransa'ya gidip araç kiralayacaklara benden söylemesi. Araç kiralama şirketinde de yaşanan aksilikleri bir yana bırakırsak , hava iyiymiş ve boş zamanlarında gezebildikleri kadar gezmişler tabii ama daha ülkeye girerken polisin fazlaca ve ukalâ şekilde sorgulamasıyla sinirleri gerilmiş ve böyle böyle bir takım aksilikler devam etmiş. Sorgulamanın nedeninin büyük ihtimalle vizeyi Fransa'dan almadığı olduğunu belirteyim ki bu ülkeye gidecekler için kafada soru işareti olmasın. Gruptaki Fransa'dan vize almış olan arkadaşları sorun yaşamamışlar. Yani  schengen başka ülkeden de alınsa geçişe izin vereceksin, bu neyin ukalâlığı bilmiyorum.
   Paris'e gitmek önceliğim arasında olmadı hiçbir zaman fakat bu biraz da "nasıl olsa gideriz, görürüz" mantığına dayanmıştı. Tamamen silmiş değilim yani ve eşim bunları anlatınca bir daha Paris'e gitmek istemeyeceğini düşünüp üzüldüm. Neyse ki "yoo, gideriz inşallah" dedi:) 
Vallahi Fransa onu pek  açmamış ama ben Bodrum'da iyiydim. Anlatacağım...

Paris:)

Bodrum:)




    

4 Nisan 2018 Çarşamba

AFRİKA'DAN UZAK DOĞU'YA, ANI KİTABINDAN ANİMEYE...

    Uganda'nın kuzeyinde bugün dahi varlığını sürdüren Karamojong kabilesinin şefi, 
2.Dünya Savaşı sırasında İngilizler adına savaşmaları için gençleri görevlendirmek istemiş. Kabilenin diğer üyelerinin aksine şefler okuma ve yazmayı biliyorlarmış. Bunun nedeni olası işbirlikleri için İngilizler tarafından eğitilmeleriymiş. Okuma ve yazmayı bilen şef, savaşa gidecek askerlerin isimlerini bir deftere yazmış. Yazılanlar İngiliz ordusu adına savaşmak için Burma'ya gitmişler. İçlerinden bir daha dönen olmamış. Kabile üyeleri deftere, kaleme düşman olmuşlar, şeytan icadı saymışlar. Ellerindeki az sayıda defteri ve kalemi de yok etmişler. Zamanla o bölgede yaşayan pek çok kişi, ismi deftere yazılanların öleceğine inanır olmuş. 
    Ne kadar da Death Note bir hareket değil mi? :) Death Note'u izleyenler beni anlamıştır. 
En sevilen animelerden biridir ki ben de ilgiyle izlemiştim. Karamojong kabilesiyle ilgili bu anektodu okuyunca aklıma, sayfalarına ismini yazdığın kişinin öleceği bir defter konusu etrafında şekillenen Death Note dizisi geldi. Okuyan, farklı konularla ilgilenen, öğrenen, algısı açık yaratıcı insanlar karşılaştıkları minicik bir ayrıntıyı nasıl da kocaman hikâyeler haline getiriyorlar. Fantastik olduğu düşünülen konular bazen nasıl da gerçek dünyaya göndermeler yapıyor. 
Ters köşelerde duran kitapları okumak, birbiriyle alâkasız filmler seyretmek, her konuda öğrenmeye açık olmak iyidir. Yaratıcılığı besler, bağlantılar kurarak öğrenmeyi pekiştirir. 
Çokça uygularım, severim. Yazar ya da yönetmen olsaydım bu özellik epeyi bir işime yarardı. Sadece okuyucu ve izleyiciyim, bu gibi ayrıntılar yüzümü güldürmeye yarıyor. 
    Karamojong kabilesi hakkında paylaştığım hikâyeyi, uzun yıllar Uganda'da yaşamış olan Meltem Yaşar'ın "Pigmelerle Dans" isimli anı kitabından okudum. Velhasılıkelam, Afrika kıtasında dolaşırken kendimi bir anda Uzak Doğu animelerinde buldum. Dünya küçük, sanat büyük... Ya da sanat uzun, hayat kısa... Ya da öyle hoş bir şeyler işte:)










    

31 Mart 2018 Cumartesi

KELEBEKLER

   
    Tolga Karaçelik'in Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü aldığı "Kelebekler" filmi dün vizyona girdi. Sabırsızlıkla beklediğim bir filmdi, aynı gün sinemaya koşup izledim. Çok ama çok beğendim. Yine Tolga Karaçelik farkı, yine farklı bir film. Hani "hem güldürüyor hem ağlatıyor" diye bir söylem vardır ya. Kelebekler'i seyredene kadar klişe bulduğum bu söylem nihayet aklıma yattı. İlk defa bir film beni gerçek anlamıyla hem güldürdü hem ağlattı. Ama en çok güldürdü. Annelerinin intiharından sonra küçük yaşlarda ayrı düşen üç kardeşin buluşması, babalarıyla yüzleşme ya da yüzleşememe hikâyeleri trajikomik şekilde ilerlerken duygudan duyguya sürüklendim. Tam ben "bak görüyor musun, ailevi sorunlar nasıl da travma yaratıyor, büyüsen de peşini bırakmıyor" diye düşünüp üzülürken, yönetmenin aniden oldukça komik bir şekilde beliren "çok da kasmayın" tavrıyla ters köşe oldum. Bunun nasıl olduğunu söyleyemem, en ufak bir ima bile sürprizleri açık eder, en iyisi filmi seyretmek:) Henüz görmemiş olanlara kesinlikle tavsiye ederim. Bir sanatçıya Sundance gibi önemli bir festivalden boşuna ödül vermiyorlar demek ki. Tolga Karaçelik'in Kültür Bakanlığı'ndan destek alamadan bu işe soyunduğunu, son aşamada filmi tamamlamak için uluslararası fonlama sitesi Indiegogo'dan yardım sağlandığını biliyordum, takip etmiştim. Tüm bunların üzerine önemli bir ödül almak seyircileri de çok sevindirdi. Zaten yönetmenin öyle seyircileri var ki bütçe ayıramamayı dert edinip, yönetmenden habersiz İstanbul'un en önemli noktalarından birinde filmin tanıtımı için pano satın alacak kadar hayran. Bir sanatçı için ne müthiş bir hareket bu. Kelebekler ve onun başarısı, toplumsal günlük yaşantımızda saçma sapan olaylar arasından cımbızla çekip çıkarabileceğimiz güzellikte. Yüzümüzü gülümsetenlere sıkı sıkı sarılmak lazım. 
    








 

12 Mart 2018 Pazartesi

DİZİ DEYİNCE...

    Netflix fırtınasına kayıtsız kalamadık ve biz de abonelik satın aldık. Dizilerden dizi beğenip izliyoruz. Şiddetle tavsiye edeceğim son keşfim Alias Grace oldu. Margaret Atwood'un bizdeki ismiyle "Nam-ı Diğer Grace" romanından uyarlanan 6 bölümlük bir dizi bu. Romanı okumadım, diziyi seyredince "okumalıymışım" diye düşündüm. 

    Romanın ve dolayısıyla dizinin konusu 1800'lerde Kanada'da yaşanan gerçek bir olaya dayanıyor. İrlandalı göçmen Grace, 15 yaşındayken hizmetçisi olduğu evin sahibinin ve onun metresinin öldürüldüğü olaya karışıyor. Mahkeme genç kızın suçlu olup olmadığına bir türlü karar veremiyor. Bu hâlâ tartışılan bir konu. Netflix de bunu değerlendirmiş, mini mini bir dönem dizisi çıkmış ortaya. Görüntüler güzel, konu ilginç. Grace akıllı mı? Saf mı? Melek mi? Yoksa şeytan mı? Onu o aşamaya sürükleyen olaylar neler? Biraz kadın psikolojisine, kadınların karşılaştığı bilindik zorluklara işaret eden bir senaryo. Tam benlik. Beğenecek arkadaşlarım olduğuna da eminim. Atwood'un Handsmaid's Tale uyarlamasının popüler olduğunu biliyorum ama Alias Grace'i de kesinlikle tavsiye ederim.

    Netflix'in bir başka popüler dizisi de Stranger Things. Bence senaryosu pek kuvvetli değil ama karakterler hemen sarıyor insanı. 3.sezonu beklerken her birini özlüyor insan. Seyredenler bilirler, dizide Eleven lakaplı bir kızcağız var. Dizinin 13-15 yaş arası hayranlarından biri de benim yeğenim. Kendisi bu Eleven'a bayılıyor. Geçtiğimiz günlerde "Eleven'ın bebeğini örebilir misin teyze?" diyerek bana bir güzel gaz verdi. Denedim tabii. Şöyle bir şey oldu. Bence fena değil. Internette gördüğüm örneklerden daha güzel oldu. 

    

    Görüldüğü gibi dizileri yalnızca izlemiyoruz, bebeklerini yapıp her daim yanımızda istiyoruz:)

    Biz yabancı dizileri farklı bulup bol bol izlerken dünya da bizim dizilerimizi izliyor farkında mısınız? Yaklaşık bir 9-10 yıldır hangi ülkeye gittiysek, Türkiye'den geldiğimizi söyleyince dizi muhabbetine maruz kaldık. Ezel'in çok söylendiğini hatırlıyorum meselâ ki ilk kez 2009'da yayınlanmış. Hadi Balkanlar'ı, Ortadoğu'yu, Avrupa'nın bir kısmını anladım. Baltıklar çok alâkasız değil mi?  Estonya'da ne zaman televizyonu açsak Türk dizisine denk geliyoruz. Kiminin ismini bile bilmiyorum, o derece çeşitli diziler. Geçen sene Airbnb'den evini kiraladığımız son derece havalı bir Eston kadıncağıza "Türkiye'yi gördünüz mü?" dedim. "Hayır. Ama Hürrem'i seyrediyorum" dedi:) Gözlemlerime göre Muhteşem Yüzyıl en çok beğenilen Türk dizisi. Bence bu durum son derece olumlu. Dizilerimizi sevenler bize hep samimi yaklaştılar. Ben nasıl Narcos'u seyrederken, her ne kadar konusu Escobar gibi bir psikopata dayansa da Kolombiya'yı görme hevesine kapıldıysam, diziler sayesinde Türkiye'yi görmek isteyenler de fazladır muhakkak. 
Ne diyeyim? Bize pek bir faydalarının olduğunu düşünmüyorum ama dışarıda gösterilenlerin bize dönük olumlu sonuçları olsun bari. 
    Dizi konusunu dizi dizi dizdim. Haydi şimdi Netflix'te biraz keşif yapayım ben:)











6 Mart 2018 Salı

BUGÜNLERDE...

    Bazen duruyorum duruyorum, sonrasında bir "Bugünlerde" yazısıyla buraya dönüveriyorum. Bu başlık altında yazdıklarım günlük işlevi görüyor, benim için iyi oluyor. İleride döner döner okurum. En son kozamın içinden seslenmiştim. Biraz aştım o ruh halini. Çünkü birkaç günlüğüne Tallinn'e gittik ve oğlumla zaman geçirdim, mutlu oldum. Döndüğümüzde Bodrum'da yaşayan kuzenlerin İstanbul'a gelmiş olması bir süre tüm boş zamanımı yakın akraba ortamında geçirmemi sağladı. Güldük,eğlendik, özlem giderdik hep beraber.  

    Orhun üniversiteye başladığından beri bizim ufak seyahatlerimiz genelde daha önce görmediğimiz farklı bölgelere değil Estonya'ya kayıyor ister istemez. Yine öyle oldu. Birkaç gün ortam değiştirelim, kafa dinleyelim derken Tallinn'de bulduk kendimizi. Okuldan alınacak bir belgeyi de bahane ettik. 
    Karlar altında bulmayı umduğumuz şehir bu bakımdan bizde hafif bir hayalkırıklığı yarattı. Sadece bizde değil her yerde mevsimler şaşmış olsa gerek. Bir önceki kış, 2016'nın Kasım ayı başında orada olduğumuzda bembeyaz bir ortam vardı. Bu kış doğru dürüst kar yağışı görülmemiş. Çok az bir beyazlık vardı, döneceğimize yakın bir gün yağdı da mutlu olduk. 
Ne yapalım? İstanbul'da kış yaşamadık bu sene. Kimse zor durumda kalmasın tabii ama mevsimler mevsimliğini yapmalı. Mevsimsel düzenin bozulması gelecek adına çok korkutucu. 



    Yoğun kar olmasa da havanın soğukluğu yerindeydi. -5, -6 derecelerde gezdik. Özlemişim Tallinn'i. Üşüsem de gezdim. Nasıl olsa ara ara kahve molası verip ısınıyorduk. Zaten yaz da olsa kış da olsa, yalnız da olsam, yanımda sevdiklerim de olsa, farklı kafelerde oturmak, sohbet etmek, yeni tatlar denemek, etrafı seyretmek, bazen bir şeyler okumak çok mutlu eder beni. Örneğin, kar yağmaya başlar başlamaz gittiğimiz, Tallinn'in Karaköy'ü sayılan Telliskivi bölgesinde F-Hoone'un geniş pencerelerinden dışarıyı izleyerek sıcacık kahvemi yudumlamak, geriye dönüp düşündüğümde beni gülümseten anlardan biriydi. 

    
    Gündüz saatlerinde Orhun okulda olduğu için biz yine eşimle dolaştık Tallinn sokaklarını. Kesinlikle şehri ondan daha iyi tanıyoruz:) 

    Bu ziyaretimizde epeydir beklediğimiz bir şey oldu. 3 yıl önce Orhun'un lisede katıldığı uluslararası bir program nedeniyle birkaç gün evimizde ağırladığımız Marcus'u gördük. Nihayet! 
3 yıl önce biz bu çocukcağızı misafir etmiştik. Çok enteresan bir çocuktu. Orhun'dan iki yaş ufaktı. Nasıl ciddi, nasıl kültürlü, nasıl mesafeli bir çocuk anlatamam. Ufacık velet papyon takıyor, yalnızca caz dinliyor falan. Karşında 15 yaşında bir çocuk değil 30 yaşında bir adam var sanki. Beraber Sultanahmet'e gittik, Topkapı Sarayı'na girdik, her yazıyı ilgiyle okudu. Topkapı Sarayı her zamanki gibi kalabalık, her bölümün önünde kuyruk var. Çocuk sıkıldı ama "görmezsem olmaz ki" diyor. Muazzam ilgili. Her konuyla ilgili. Orhun'a "siz evlerinizin içine çok önem veriyorsunuz ama dışarısını önemsemiyorsunuz" demiş. Bir tespitler, bir hâller. Öyle dedi diye ben "bu kesin bizim balkonun tozunu, kirini gördü de konuşuyor" diye bunalımda:) Kış yeni bitmiş, o zaman da çalışıyorum, daha balkona el atmamışım. Çocuk bizi gerim gerim gerdi yani ama sevimli de bir şey ve o saygılı, görgülü haline bayıldım. Bir çatal bıçak kullanması var "nerelerde büyüdün evladım sen?" diyesim geliyor. Kendisini, ailesini pek anlatmıyor, Orhun da "sıkmayalım, huyu öyle" diyerek topa girmiyor. O zamanlar Tallinn Üniversitesi bir fikir olarak kafamızda. Araştırma aşamasındayız. Orhun akşamları gevezelik ettiği zaman ondan iki yaş ufak olan Marcus "Haydi yat artık, Tallinn Üniversitesi'ne gireceksen çalışman lazım" diyor:) Estonlar'a soğuk insanlar diyorlar, Marcus'u da görünce beni aldı bir düşünce. Hakikaten bize göre soğuk. Ve tamam soğuk ama bir yandan çok da düzgün bir çocuk. Gruptaki diğer öğrencileri ve onlarla gelen öğretmenleri okulda görüyordu Orhun. "Onlar bu kadar soğuk değil" diyor:) Neyse, Estonlar'la ilk tanışmamız böyle oldu. Çocuk o kadar kendince kurallı ve farklıydı ki doğal olarak sosyal medyayı kullanmıyordu. Facebook hesabı açmış ama atıl durumda. Mail adresi vs. de vermedi. "Siz benim Türkiye'yi tanımam için araçtınız, bitti gitti kafasında". Bize özel bir gıcıklığı yok, hatta bizi sevdi de ama çocuğun huyu bu, belli. Neyse biz bunu misafir ettik -ilk yurt dışına çıkışıymış bu arada- ve gitti. Gidiş o gidiş. Orhun Tallinn Üniversitesi'ne girdi. Ben her gittiğimde sağıma soluma dikkatle bakıyorum Marcus'u görür müyüz diye. Orhun da görüp "bak girdim işte üniversiteye" demek istiyor:) Facebook'tan yazmış ama bu kullanmıyor, görmemiş bile. Böyle böyle 1.5 sene geçti. Görsek de tanımayız belki diyorum çünkü tam büyüme aşamasındaydı. Ufak tefekti ama yaşı itibariyle birden acayip uzun bir şey olmuş olabilir, değişebilir vs. Bu ziyaretimizde sevdiğim bir restoran için merkezin dışındaki büyük AVM'ye gitmiştik. Yürürken yürürken mağazalardan birinde ne göreyim? Bizim Marcus! Ceket ve papyon deniyor:) Çocuk artık hangi toplantıya katılacaksa papyon yeniliyor. Bu çocuk ileride Estonya Cumhurbaşkanı olursa hiç ama hiç şaşırmam. Orhun girdi içeriye önce. Bizim Orhun normalde el şakası falan yaparak "vay, tanıdın mı beni" diye atlayacak bir tiptir ama Marcus öyle sindirmiş ki bizi "umarım önemli bir şeyi bölmüyorumdur" diyerek yaklaşmış:) Arkasından biz de girdik. Çocuk onun gibi ciddi biri ne kadar şaşırabilirse o kadar şaşırdı işte:)  Yanında annesi vardı, annesi daha çok şaşırdı. Annesi daha samimiydi. Kısa sohbet sırasında annesi "Ben Türkiye'ye gelmek istiyorum, bu yaz olabilir ama Marcus çok yoğun , o gelemez sanırım" dedi. Dediğim gibi, çocuk hangi faaliyetlerde bulunuyorsa artık. İleride kesin cumhurbaşkanı, o kadar söylüyorum ben. Neyse, ufak bir sohbet oldu. Bir iletişim adresi verdi galiba Orhun'a. Yalnız bir kez daha şunu anladım, biz bambaşka bir milletiz. Ben Marcus'un annesi durumunda olsaydım Orhun'a "siz oğlumu misafir ettiniz, bir gün de sen bize yemeğe gel" derdim. Belki oğlunun onayını almadan söyleyememiştir, öyle bir durum da olabilir. Velhasılıkelam, Marcus'u gördüm rahatladım. Kafayı takmıştım. Ailecek görmemiz iyi oldu. Annesini merak ediyordum, onu görmek de iyi oldu. Marcus fiziksel olarak pek büyümemiş, fazla değişmemiş. Hali, tavrı da aynı. Eston misafirimizi merak edenleri şu sayfaya alabilirim. Daha önce de anlatmıştım kendisini. Göreceksiniz, soğuk ve mesafeli diye anlatıyorum ama yine de sevimli bir şey. O pozu vermesine bile şaşırmıştık. Estonlar biraz böyleler. Soğuk kelimesini kendileri kendilerine yakıştırıyorlar aslında. Türkiye'deki Konsolosluğun tanıtım kitapçığında bile "Estonlar güler mi?" diye bir konu başlığı var. Tallinn'de sağda solda bu cümleye rastlanıyor. Kendileriyle dalga geçiyorlar. Daha okul başlamadan Orhun'un muhatap olduğu danışman "Sen çok samimisin, ben de seninle öyleyim ama hepimiz öyle değiliz, şaşırma sakın" demişti. Devamlı bu durumdan özür diler gibi halleri var. Bana kalırsa abartıyorlar. Çok ölçülüler, mesafeliler, görgülüler ama asla ukala değiller. Utangaçlar, yardımsever ve kibarlar. Konsolosluğun kitapçığında şöyle yazıyor: "Yabancı ülkelerden gelenler, Estonlar'ın insan ilişkilerinde duygusallıktan sakınmaya çalıştığını göz önünde bulundurmalıdırlar. Diğer kültürlerde açık ve net söylenmesi gereken şeyleri, Estonya'da yaşayanlar birbirini çok yakından tanıyana kadar söylemezler. İnsanın sosyal seviyesi Estonlar için bir önem taşımaz, ayrıca iltifatlarla boş kelimeleri ne söylemeyi, ne de duymayı severler. Bu, Estonların otoritesine sahip olanla bile dalga geçilebileceğine -hatta dalga geçmek gerektiğine- çok içten inanmasından kaynaklanıyor". Nasıl? Daha uzun bir anlatım var ama en ilgi çekici kısmı burası. Bana kalırsa çok düzgün insanlar. Yormuyorlar, üzmüyorlar. Orhun kendilerini ruh gibi buluyor, bazen çok kızıyor ama yine de seviyor. Marcus'un annesinden davet almamış olsa da Eston arkadaşının evinde misafir olmuşluğu, aile yemeğinde bulunmuşluğu var. Hocalarının yaklaşımı da son derece iyi. Zannediyorum uzun yıllar Rus baskısı altında olmaları onları bir miktar içe kapalı bir toplum haline getirmiş. Uzun kış mevsimlerinin de soğuk yapılarının şekillenmesinde etkili olduğunu söylüyorlar. Öz eleştiri yapmaları ve "bakın biz böyleyiz ama elimizde değil, kırılmayın sakın" demeleri bile güzel bir şey. Vallahi ben seviyorum bu insanları. Yakında Estonya fahri hemşehrilik ünvanını alacağım zaten:) Bir Marcus beni hangi konulara getirdi. Sanırım farklı insanlar tanımak böyle bir şey. Bambaşka açılımlar içerisinde buluyorsun kendini, dünya üzerinde yalnız olmadığını anlıyorsun, farklı kültürler hakkında farklı bilgiler ediniyorsun, biraz da kendi farkına varıyorsun. 
    Marcus'un annesi vs. derken kültür konusunda, davranış kalıpları konusunda coğrafyanın çok belirleyici bir unsur olduğu aklıma geldi. Beraber girift bir tarihe sahip olduğumuz Yunanistan'da bambaşka bir davranış şekline rastladık mesela. Orhun 8. ve 9.sınıftayken yine bir proje için Selanik'te bir aileye misafir olmuştu. Evin annesi Orhun'un bavulunu bile toplamıştı. Anneanneleri Orhun'u görmeye gelmişti. O aileyle hâlâ görüşürler. "İstediğin zaman misafirimiz olabilirsin" derler. İki ülkenin geçmişinde ortak paylaşımların olmasının sonucu bu. Coğrafya ve tarih birlikteliği bizi benzer insanlar yapmış. 
    Böyle işte. Gecenin bir vakti yazıyorum bunları. Başka şeyler de anlatacakken Marcus işgal etti sayfamı. Ve onunla birlikte gelen düşünceler... Buralardayım ben, yazarım yine... 
    











    
    

6 Şubat 2018 Salı

BUGÜNLERDE... BENİM KOZA YAŞAMIM...

    Bu aralar canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Bir garip içe kapanma hallerindeyim. Dışarı çıkasım yok, kimseyle görüşesim yok. Depresyonda falan değilim. Çok şükür durduk yere depresyona girmek gibi bir özelliğim yok. Bende doğuştan bir hayattan memnun olma ve dünyaya geldiğine şükretme hali,  müthiş sıkıntılı zamanlarda bile en azından "bunların da yaşanması gerekiyormuş"  minvalinde ilerleyen bir tevekkül hali vardır. Niye öyle bilmiyorum:) Çok da şen şakrak bir ailede büyümedim. Bizde öyle bir anne, anneanne ve teyze triosu vardı ki onların elinde büyüyüp nasıl onlar gibi sinirli, titiz, endişeli ve karamsar kadınlar olmadık halâ şaşarım:) Kardeşimden, kuzenimden ve kendimden söz ediyorum. Ha bizi çok severlerdi, sevgilerini de her daim hissettik, o ayrı konu ama daha keyifli ve rahat bir ortamda büyümek isterdim açıkçası. Neyse, nereden nereye atladım. Demek istediğim böle enerjisi düşük haller pek bana göre değil. Geçenlerde süper, mavi, kanlı ay tutulması yaşandı ya? O mu etkiledi acaba beni? :) Dün her zaman oturup kitap okuduğum koltuğa öyle bir yayılmışım ki evlere şenlik.  Dayanamadım, ruh halimi yansıtan durumun fotoğrafımı çektim.

    Koltuğun arka kısmını geriye çekip televizyon koltuğu haline getirmişim, iyice yayılmak için uzatmışım. Üşüdüğüm için ucunu kalorifere dayamışım, sırtımı kalorifere vermişim. Tamamen rahatsız ve ters bir oturma pozisyonu seçmişim. Miskin miskin yayıldığım için kilo alırım korkusuyla cips vs. değil, yeşil elmalara tarçın döküp yemişim:) Bademleri unutmamışım. Normalde kendime sevimli tabaklar hazırlarım ama keyfim yerinde olmadığı için bademleri poşetiyle yanıma almışım. İşim bitince ne tabağı geri götürmüşüm, ne de bademleri kaldırmışım. Normalde iki kitabı aynı anda okumam. Fakat alır almaz hevesle İlber Ortaylı'nın "Atatürk" kitabına başlamışım. Aklıma "Yürümenin Felsefesi"den okunmamış son bir kaç sayfa olduğu gelmiş ve ona geçmişim. Neyse ki kitaplardan notlar aldığım defterlerimi yanıma almayı unutmamışım. Kendime kurduğum yaşam alanının hali buymuş. İpuçlarına bakıyorum da hem bunalımdaymışım, hem değilmişim:) Beslenmeme dikkat ettiğime göre halâ umut var:) 
Benimki gibi bu şekilde yaşam alanı oluşturmaya "Cocooning" deniyormuş. Yani koza yaşamı. Günümüzdeki strese bağlı olarak sokaklara çıkmak istemeyip, insanlardan kaçıp evde geçirilen zamanı anlatan bir tabir. Okuma köşeleri oluşturmak gibi. Ben cocooningi bazen böyle abartıyorum. Bu fotoğrafta sadece kitap ve yiyecek var. Bazen el işi malzemelerimle iyice yayılıyorum, bazen tabletten dizi izliyorum, kahve veya yeşil çay muhakkak oluyor yaşam kozamda. Öyle ya da böyle... Kozamdan çıkıp bu yazıyı yazdığıma göre enerjimi topluyorum demektir. Zaten o fotoğrafı çektikten sonra kendimi zorlayıp dışarı çıktım, bu hafta görüşme planlarımızın olduğu iki arkadaşımla yazıştım. Sonra kadınlar için bunalıma girmek lüks olduğundan kalkıp yemek masasını hazırladım:) İyiyim, iyiyim... Şimdi daha iyiyim:)