16 Ocak 2018 Salı

HOBİSİZ OLMAZ...

    Kitap, film, sergi vs. nereye kadar? :) Biraz da el emeği uğraşlarımdan bahsedeyim. Ne de olsa içimizde hamarat Türk kadını var:) 
    Amigurumi işine epeyi bir aklım yattı ama çok acemice ilerliyorum. Çözebildiğim kadarıyla yapıyorum bir şeyler. En son şu baykuş ailesini yaptım. Çok seviyorum baykuşlarımı.
    Oğlumun küçükken söylediği gibi "annesi, babası, oğlusu" :) Fotoğraftan belli olmuyor ama öndeki yavru baykuş birazcık daha küçük. 
    Geçen baharda yaptığım Hermione bebek daha zorluydu, bunların yapımı kolay ve çok zevkli. Daha önce görmeyenler için Hermione'yi paylaştığım yazının linkini şuraya bırakayım mı? İnsan göstermelere doyamıyor:) Elimde biten bir bebek daha var şu an, elbisesini düşünüyorum. Elimle dikeceğim çünkü, acemi işi olacak. Güzel olursa onu da paylaşırım:)

    Kanaviçe işlemeyi de çok seviyorum. Terapi gibi geliyor. Birkaç ay önce işlemeye başladığım kuşlarımı nihayet bitirdim ve geçenlerde Gemlik'e babaannemi ziyarete gittiğimde halamdan rica ettim onu yastık haline getirdi. Şimdi koltuğumu süslüyor.

    Yanına baykuş desenli bir yastık daha yapmayı düşünüyorum. Desen hazır. O kare şeklinde olacak. 
    Bu ara bunlara taktım. Ara ara yağlı boya tabloya dönme hevesim de geliyor. Epeyi bir süredir elime fırça almadım. Sanırım ona da dönüş yapacağım. El emeği çok önemli çok. Keyif vermesinin yanı sıra yaşla birlikte gelen unutkanlığı önlemek konusunda oldukça faydalı. Şahane işler yapanlar var, takip ediyoruz, görüyoruz. Onlara gıpta ediyorum ama kıskanmıyorum, ben kendi kuşlarımla, bebeklerimle gayet mutluyum:) Ya bana bir coşku geldi şimdi, daha önce yapıp kamuoyuna sunduklarımı bir kez daha şuracığa iliştirivereyim:) 
    Hobi 1
    Hobi 2   
    Hobi 3

    







12 Ocak 2018 Cuma

2017'DE HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?

   Açık konuşayım bu listeyi yayınlayıp yayınlamamak konusunda kararsızdım çünkü 2017'de okuduğum kitap sayısını hiç tatmin edici bulmuyorum. Burada ya da sosyal medyada o kadar yüksek rakamlar veren arkadaşlar var ki benim 40 kitaplık listem pek küçümen gözüktü gözüme:) Kendimi başkalarıyla kıyasladığım düşünülmesin. "Şu kadar sayıya ulaşmalıyım" diye kasmak, yarışmak, bana göre keyifle okumanın doğasına ters. "E niye konuşuyorsun o zaman?" diyebilirsiniz. Sesli düşündüm diyelim:) Ya da yazarak düşündüm diyelim:) Sosyal medyada çok farklı rakamlar görmek, az ya da çok hemen hemen her gün okuyor olduğum halde neden 40 kitapla yılı bitirdiğim konusunda düşünmemi sağladı. Öncelikli sebebim, kitapları yavaş yavaş, sindire sindire okuyor olmam. Cümleleri çize çize, notlar alarak, basit bir romanda dahi olsa yeni öğrendiğim bilginin araştırmasını yaparak, çok beğendiğim cümleleri tekrar ederek okuyorum. Ortamın sessiz olması gerekiyor, sadece kitapla kalmak istiyorum. Bazen sesli okuyorum. Özellikle beğendiğim bölümleri sesli okumaktan keyif alıyorum. Haliyle işim daha uzun sürüyor ama böylesi beni mutlu ediyor. Bir başka sebep, seyahatlerimde yanımda kitap olmasına rağmen okumaya az vakit ayırabilmem. Genelde çok koşturmalı geziler yaptığımız için akşam yorgunluktan nasıl yattığımı bilmiyorum. Uyumadan önce kitabımı elime alıyorum ancak bir-iki sayfa sonra pes ediyorum. Daha rahat olduğumuz, daha geniş tuttuğumuz deniz-kum-güneş üçgenindeki tatillerde ise, senede bir kez denize girmek durumunda olduğum için anın tadını çıkarmak isteğiyle denizi seyrediyorum, dağlara, adalara bakıyorum, plajda oynayan çocukları izliyorum, bol bol yüzüyorum. Elimdeki kitap plajda sürünüyor kısacası. Koskoca iki hafta okumak konusunda böylece verimsiz geçiyor. Geçtiğimiz sene de az gezmedim çok şükür:) Sonra ince kitaplar okuduğum da söylenemez. Sevmiyorum. Çabucak bitmesinden hoşlanmıyorum. Okuduğum en ince kitaplar Stefan Zweig'in kitaplarıdır ki o da Stefan Zweig'dir yani, ustadır. Bir de bana vakit yetmiyor. Herkesle aynı 24 saatlik zaman dilimini mi kullanıyorum emin değilim:) Çocuğum büyüdü ve bu aralar dışarıda da çalışmıyorum ama gün nasıl bitti anlayamıyorum. Gün içinde kitaba ayırdığım vakit değişiyor. Okuma işi sadece kitapla olmuyor tabii. Kafa, Tuhaf, 221B gibi devamlı aldığım dergiler ve ara ara aldığım bilim veya tarih konulu dergileri de listeye katmalı aslında. Ve son sebebimi internete bağlıyorum. Internetin olmadığı zamanlarda sadece okumaya yüklenirdim. Teknolojinin bu konuda olumsuzluk yarattığı kesin.
    Durum böyle. Kendimi bildim bileli okurum. Şu hayatta en sevdiğim işlerden biridir, vazgeçilmez olanıdır. Ufak bir durum değerlendirmesi yaptım, geçtiğimiz yıl 40 kitapta kalmama bir parça üzüldüm ama şöyle de bir gerçek var ki o 40 kitabın her birini severek okudum. Onlar da bana çok şey kattılar, diğer değerlilerim arasına girdiler. Kimini blog arkadaşlarımın tavsiyesiyle okuduğum için buradaki paylaşımları faydalı buluyorum. Galiba 3 yıldır yapıyorum bu listelemeyi. Bir bakın bakalım 2017 listemi beğenecek misiniz?

    1- DEVİR / DİLSİZ KUĞULAR ZAMANI - ECE TEMELKURAN
Ece Temelkuran'ın dilini beğeniyorum. 1980 darbe dönemini iki çocuğun gözünden anlatan bu romanı da sevdim. Olaylar Ankara'da geçiyor. Ayşe memur kızı. Annesi sıkı devrimci. Baba biraz daha pasif. 
Ali, dar gelirli Alevi bir ailenin oğlu. Ali'nin annesi Ayşe'lere gündeliğe geliyor. Çocuklar arkadaş. Küçücük yürekleriyle Kuğulu Park'taki kuğuları kaçırarak kurtarma planları yapmaları, böylece devrim mücadelesine katılmak istemeleri ve bu sırada büyüklerin dünyasını çocuk gözleriyle bize yansıtmaları romanın konusunu oluşturuyor.

    "...Bir melanet var bu memlekette. Bir ilk neden. Gidiyorum yani geçmişe, hani 71 muhtırasına gidiyorum, bizim çocukları astıkları zamana... Bakıyorum o da ilk değil. 30'lara gidiyorum mesela... Memleketin tohumunun atıldığı, cumhuriyetin ilan edildiği zamana gidiyorum. Başlangıç orası da değil. Acaba diyorum, bu Osmanlı'nın çadırdan çıkıp da saraya girdiği zaman... Hani bunlar Osmanlı'yı kurarken Balkanlar'dan, şuradan, buradan oğlanları devşirmişler ya, anasından danasından koparıp hani... Devleti bu öksüzlere kurdurmuşlar... Dedektif bence bu anasını sattığımın memleketinin dibinde o kimsesiz çocukların laneti var. Bu merhametsizliğin sebebi, o çocukların hıncı işte. Yoksa..."

    2- SONA KALAN - TESS GERRİTSEN

    Arada mutlaka polisiye- gerilim:) Yine bir Dedektif Rizzoli ve adli tıpçı Isles macerası. Aileleri öldürüldüğü için koruyucu aile ya da akrabalarının yanına yerleştirilmiş 3 çocuğun yeni aileleri de öldürülür. Ayrı ayrı yerlerde yaşayan çocukların arasındaki bağlantıyı fark eden Rizzoli ve Isles olur. Sonunu tabii ki söyleyemem çünkü bu bir polisiye:) Sadece çocukların ailelerinin CIA adına çalıştıklarını söyleyebilirim. Acaba katil kim?


    3- EDUARD EINSTEIN VAKASI - LAURENT SEKSIK

    O kadar etkileyici bir kitap ki. Blog dostum İmge'nin tavsiyesiyle okumuştum. Onun gibi ben de çok etkilendim. Konu Einstein'ın oğlu Eduard. Çoğunlukla onun ağzından yazılmış.
    Einstein'ın ilk karısı Mileva da bir fizikçi. Evlendikten sonra, her zaman olduğu gibi çocukları büyütmek ona, çalışmak ve ünlü olmak Einstein'a kalıyor.Çocuklar ufakken ayrılıyorlar çünkü Mileva Berlin'e gitmek istemiyor. İki oğulları var. Büyüğü inşaat mühendisi oluyor, küçüğü Eduard tıp fakültesine giriyor. Çok akıllı. Ne yazık ki 1 yıl okuyabiliyor çünkü şizofreni belirtileri ortaya çıkıyor. Gerisi hüzünlü bir hayat hikayesi. 55 yaşına kadar aralıklarla Zürih'teki bir hastaneye yatıp çıkan, kimi zaman üzerinde çeşitli tedavi yöntemleri denenerek zor durumda bırakılan Eduard'ın yanında olan hep annesi oluyor. Baba Einstein Nazilerden kaçarak Amerika'ya gidiyor ve 20 yaşından sonra görmüyor oğlunu. Arkadaşı ona yazdığı mektuplarda oğlunu yanına almasının iyi olacağını söylüyor fakat Einstein buna hiç cesaret edemiyor. Eduard, özellikle küçükken onları bıraktığı için babasına hep tepkili. Her şeye rağmen, yazar ara ara anne ve babanın duygularını seslendirerek olaylara bir miktar farklı açılardan da bakmamızı sağlıyor. Yine de ben baba Einstein'a kızıyorum. Odasında resimlerini bulunduracak kadar Freud hayranı olan oğlundan Freud'la tanıştığında bahsetmemesi, ondan yardım veya fikir almaması anormal bir durum değil mi sizce de? Ve iki oğlunu da hiçbir yerde konu etmemesi?

    "Burada bana yarım akıllıymışım gibi muamele ediyorlar. Her şey olabilirim. Ama cahil değilim. Küçükken babamın bütün kütüphanesini okudum."
    "Bu dünyada bir başka Einstein'a yer yok"

    4- ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA - ZÜLFÜ LİVANELİ

    Zülfü Livaneli'nin ilk romanı. Okumakta geç kalmış olduğum bir roman. Kafese kapatılan (yani kardeş katlinden sonraki geleneğe göre, tahttan indirilince öldürmemek için hapsedilen) devrik padişahın esaret günleri onun getir götür işlerini yapan harem ağasının gözünden anlatılıyor. İsim verilmese de söz konusu padişahın "Deli" lakabıyla anılan Sultan İbrahim olduğunu anlıyoruz. Tarihi gerçeklere dayanmasına rağmen masalsı bir anlatıma sahip bir Livaneli romanı. Okuduğum ilk baskıdandı ve dolayısıyla ismi tam başlıkta yazdığım gibiydi, artık Engereğin Gözü ismiyle basılıyor ve ben buna bir anlam veremiyorum. Engereğin gözündeki kamaşma, romanda da bahsi geçen özel bir durum. O kamaşmanın oluşumu romanın özünü oluşturuyor. Bu masalsı ismi bırakıp nasıl böyle basit bir isim kullanırlar anlayamıyorum. Satış stratejisiyle ilgili bir şey olmalı. Hiç hoş değil.

    5- TERK EDENLER VE KALANLAR - ELENA FERRANTE

    Napoli Romanları serisinin 3. kitabı. Lila ve Lenu'nun hikayesi devam ediyor. Artık 30'lu yaşlarına ulaştılar. Bir önceki kitapta akıllı ve farklı Lila'nın hayat gailesi içinde kaybolup gideceğini düşünüp üzülmüştük ancak bu kitapta doğru hamlelerle meslek sahibi olmasını izliyoruz. Her iki kadın da kendi hayatlarını bir şekilde yönlendirmeye gayret ederken, 70'lerin İtalya'sında yaşanan siyasi ortama ve sokak hareketlerine uzak kalamıyorlar ve anlatılanlar bize bu serinin basit bir arkadaşlık hikayesinden çok daha fazlası olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Seri romanları arka arkaya okuyamıyorum. Araya mesafe koyup bir öncekini sindirmek istiyorum. Napoli Romanları'nın sonuncusunu bu yıl okuyacağım. Hatta elimdeki Onur Caymaz romanı bittikten hemen sonra olacak. Kız arkadaşlar arasında yaşanan sevgi-nefret ilişkisini şahane yansıtan bu romanları çok ama çok sevdim.

    6- İKİ ŞİİRİN ARASINDA - YEKTA KOPAN
    Yekta Kopan öykülerini seviyorum. Bu da onun şahane öykülerinden oluşan bir kitap.

    "Çok seviyorum. Sırt çantalarımızı alalım, bilmediğimiz diyarlara gidelim, yürüyelim dağlar dereler boyunca ve dünyanın sınırına geldiğimize inandığımız bir anda sarılalım, öpüşelim istiyorum. Eğer böyle çok sevmeseydim onu, Fuentes affetmezdi beni. Aşkımı böyle yüksek sesle söylemeseydim evdeki kitapların yüzüne bakamazdım artık. Kitapları sevdiğim kadar seviyorum, kitaplardan damıttıklarımla seviyorum".

    7- HAYVANLARDAN TANRILARA - YUVAL NOAH HARARİ

    Tarihçi Harari'nin aslında ders notları olarak yazdığı, öğrencilerinin haricindeki okurlar tarafından da çok tutulan kitabı. İnsanlık tarihini akıcı bir öğreticilikle derlemiş ve bu da kitabın sıkılmadan okunulmasını sağlıyor. İlgiyle okudum, faydalandım.

    "Ne kadar çok türü ortadan kaldırdığımızı bilseydik, hâlâ hayatta olanları korumak için istekli olurduk."

    8- O MUHTEŞEM HAYATINIZ - OYA BAYDAR

    Fotoğrafını Instagram'a koyduğumda en fazla "like" alan kitabım:) Demek ki okuyanı, seveni çok. Sevilmeyecek gibi de değil zaten.
    Eski fotoğraflar toplayan bir müzik öğretmeni, hayranı olduğu "Diva" ünvanına ulaşmış opera sanatçısının fotoğraflarını bulur. Bunları bir şekilde Diva'ya ulaştırır, kendisiyle tanışır. Sert, duygusuz fakat nazik Diva bir zamanlar müzik uğruna eşini ve kızını terk etmiştir, sadece müziğe odaklanarak dünya çapında bir üne kavuşmuştur. Fotoğraflar sayesinde kızıyla görüşmek ister Diva. Yıllar sonra görüşmeye başlarlar. Akademisyen olan kızının etnik müzikler konusunda bir araştırma için Dersim'e gitmesi, araştırmasını yaparken annesinin fotoğraflarındaki ipuçlarının peşine düşerek annesinin bebekliği hakkında şimdiki hayatıyla ters düşen bambaşka şeyler öğrenmesi kitabın özetidir. Fakat kitap bu kısa özetin çok daha fazlası duygular barındırmaktadır. Güzeldi. Çok güzeldi.

    "Ne dört dağ içinde (Tunceli oluyor) ne Türkiye coğrafyasında günahsız kul bulamazsınız. Dedelerimizin günahlarından sorumlu olmasak da kendi günahlarımızdan sorumluyuz. Bazen bilebilecekken bilmemek, farkında olabilecekken olmamak da günahtır."

    9- BAYAN MING'IN HİÇ OLMAYAN ON ÇOCUĞU - E.EMMANUEL SCHMİTT
    Hacmi küçük, duygusu çok büyük bir hikaye. Blog arkadaşım Şebnem'in tavsiyesiyle okudum. Bayan Ming'i ve yazarın anlatmak istediğini çok sevdim.
    İş için devamlı Çin'e gidip gelen bir Fransız, kaldığı otelin tuvalet görevlisi Bayan Ming'le tanışır ve arkadaşlığı ilerletir. Bayan Ming her karşılaşmalarında Fransız'a 10 çocuğundan bahseder, hepsini ayrı ayrı anlatır. Fransız şaşırır çünkü Çin'de tek çocuk kuralı vardır. Acaba Mao döneminin acılarına maruz kalmış bu kadıncağızın söyledikleri doğru mudur? Tüm hikayeyi anlatmak istemem, sihri kaçar.

    "Düşünmeden öğrenmek gereksizdir. Öğrenmeden düşünmek tehlikelidir."

    10- SPUTNİK SEVGİLİM - MURAKAMİ

    Sumire 22 yaşında, yazmaya ve edebiyata tutkun, hafif asosyal bir kızdır. Sumire'yi ve evli bir kadına aşık olmasını, ona yıllardır aşık olan en yakın arkadaşından dinleriz. Evli kahramanımız, Sumire'ye kendi şirketinde asistanlık teklif eder. Beraber çıktıkları bir Yunanistan seyahatinde Sumire ortadan kaybolur. Her üç karakterin ilginç hikayesini okuruz. Sumire dönecek mi? Dönmeyecek mi? Bu sorunun cevabını Murakami okurları tahmin edeceklerdir.
    Olağandışı olayları gerçekten oluyormuş gibi yansıtmak ve romantizm Murakami'ye özgü. Bunun yanında edebi doygunluğu yaşatmak da... Bu romanda bir dönme dolap sahnesi var ki beni benden aldı. Defalarca okusam bıkmam. Murakami'yi seviyorum.

    11- NAZIM - CAN DÜNDAR
    Nazım Hikmet'in Rusya yıllarını, yani ömrünün son yıllarını anlatan belgeselin kitabı. Can Dündar belgeselciliğinin farkıyla...
    ... ne kasketim kaldı senin ora işi
        ne yollarını taşımış ayakkabılarım
        son mintanım da sırtımda paralandı çoktan
        şile bezindendi
        sen şimdi yalnız
        saçımın akında
        infarktında yüreğimin
        alnımın çizgilerindesin
        memleketim
        memleketim
        memleketim...

    12- İÇ DÜNYAMDAN NOTLAR - PAUL AUSTER
    Amerikalı yazar Auster, çocukluk döneminde yaşadıklarını ve hissettiklerini, onu bugüne taşıyan ipuçlarını çocukluğuna seslenerek yazmış. Tüm bunları yaparken dönem olaylarına da değinmiş. Otobiyografileri severim. Paul Auster'i de severim. Bu kitaba da bayıldım. Kitap aynen şu çekicilikte başlıyor:
    "Önceleri her şey canlıydı. En ufak nesneler pır pır çarpan kalpler bahşedilmişti ve bulutların bile adı vardı. Makaslar yürüyebilirdi; telefonlar ve çay demlikleri birbirlerinin kuzenleri, gözler ve dudaklar kardeştiler. Saatin yüzü bir insan suratıydı, kâsendeki her bezelye tanesinin farklı bir kişiliği vardı ve annenle babanın otomobilinin önündeki ızgara boydan boya dişlerini göstererek sırıtan bir ağızdı. Dolmakalemler zeplinlerdi. Bozuk paralar uçan dairelerdi. Ağaçların dalları birer koldu. Taşlar düşünebilirdi ve Tanrı her yerdeydi."

    13- MÜPTEZELLER - EMRAH SERBES
    Emrah Serbes'in henüz o kazayı yapmadan önce okuduğum romanı. Kazayı önce saklayıp sonra itiraf ettiğini duyduğumda, insanlık halidir, korkmuştur, sonra dayanamamıştır dedim ama ayrıntılar şekillenince çok kızdım. Yazık etti hayatlarını kaybeden aileye. Fuarda imza gününde gördüğüm Emrah Serbes, bir yandan kitap imzalayıp bir yandan birasını ve sigarasını içen bir yazardı. Hani yani içilir de her şeyin bir yeri zamanı vardır. Olay sırasında alkollü olduğuna da inanıyorum bu yüzden. Neyse... Behzat Ç.'yi severim, Deli Duman'ı da beğenmiştim ama Müptezeller'i sevmedim. Abartılı buldum. Bol alkol, bol uyuşturucu, bol dram içeren bir roman.

    14- DOĞU AVRUPA'YA YOLCULUK - GABRİEL GARCİA MARQUEZ
    Marquez'in 1950'lerde gazeteci kimliğiyle Demir Perde ülkelerine yaptığı seyahatleri ve izlenimlerini anlatıyor. Bu tip kitapları hem tarihi konuları açısından faydalı bulurum, hem de gezdiğim veya gezmeyi düşündüğüm ülkeleri daha iyi tanımamı sağladığı için severim. Marquez Moskova için "dünyanın en büyük köyü" derken, olumlu niteliklere sahip olduklarını düşündüğü Almanlar'ın nasıl olup da toplama kampları yaptıklarına şaşırmaktadır. Polonyalıların yoksulluk içinde bile vakarlarını koruduklarından ve çok okuduklarından bahsederken, Prag'ın insanların sinirli bir gerilim içinde acı çekmedikleri tek sosyalist ülke olduğunu belirtir. Bu kitap okunmaz mı? :)

    15- ÇILGIN KALABALIKTAN UZAK - THOMAS HARDY

    Bir İngiliz köyünde yaşanan aşk hikayesi. Çalışarak kurduğu koyun çiftliğini talihsiz bir kazayla kaybeden çiftçi Gabriel Oak, ölen amcasının yerine çiftliğin idaresini üstlenmek için köye gelen Bathseba'ya aşık oluyor. Aşık olması çiftliğini kaybetmesinden önce aslında. Kız bunu kaba saba diye reddediyor ama genç adam ilgisini de çekmiyor değil. Gabriel konuyu kapatıyor. Çiftliğini kaybedince Bahtseba'nın çiftliğinde kahya oluyor. Kadını ve çiftliğini koruyan kollayan kişi hep o. Dizi film tadında ilerleyen, sayfa sayısı açısından yüklüce bir roman. Betimleme bol, İngiliz kırsallarının tasviri, çiftlik yaşantısının ayrıntıları bol. Fakat okurken sıkılmadım. Gabriel Oak güzel adam, dürüst, gururlu, vefalı, sadık ve becerikli bir adam. Acaba Bathseba'ya kavuşabilecek mi? Olaylar olaylar... :) Romanın filmi de çekilmiş fakat ben seyretmedim. Güzel olduğu söyleniyor.

    "Şu sürdüğü yaşamda güzel bir yön bulunduğunu sık sık duyan bir adam olduğu için, gökyüzünü işe yarar bir araç niyetine süzdükten sonra, bir an yerinde kalarak bu kez de zevkli, üstün bir güzellikte bir sanat yapıtının tadını çıkarırcasına süzdü."

    16- DR.MOREAU'NUN ADASI - H.G WELLS
    Bir bilim kurgu klasiği. İlklerinden. Birkaç kez filmi de çekilmiş. Marlon Brando ve Val Kilmer'ın oynadığını seyretmiştim. Bu kez kitabını okudum.
    Yaşadığı deniz kazasından vahşi hayvanların taşındığı bir gemi sayesinde kurtulan Edward Prendick, geminin durağı olan adaya gitmek zorunda kalır. Burası tuhaf yaratıklarla dolu bir adadır. Zamanla Dr. Moreau'nun hayvanları insanlaştırma deneyleri yaptığını öğrenir. Moreau ve yardımcısı bu insansı hayvanları kontrol altında tutmakta zorlanırlar, düzen bozulur, Edward da işin içine girer. Ada'dan kaçıp kaçamadığının cevabı kitapta. Tabii bir de filmlerde:)

    17- KAVİM - AHMET ÜMİT
    Yazın deniz tatilinde pek kitap okuyamam demiştim ama bunu okudum bak. Çünkü Ahmet Ümit romanları kolay akar. Ahmet Ümit'in sevdiğim romanlarından biri oldu Kavim. Olaylar, kalbine haç saplı bir bıçak saplanmış kurbanın bulunmasıyla başlıyor. Hıristiyan ritüellerine göre öldürülmüş gibi görünen bu kurbanın arkasından başkaları da geliyor. Başkomiser Nevzat işbaşında, bu durumda olayın çözülmemesi imkansız. Süryanilik, antikacılık, eski özel harekatçılar, mafya derken şahane bir kurgunun içine dalıyoruz. Sonunu ve hatta ilerleyen bölümlerini dahi söyleyemem:) Şaşırtan bir roman ki polisiyenin olmazlarındandır bu özellik.

    18- FALINIZDA RÖNESANS VAR - FERHAN ŞENSOY

    Sahaftan alınmış bir Ferhan Şensoy kitabı. Kendine özgü denemelerinden oluşuyor. Ferhan Şensoy'u, oyunlarını ve yazılarını severim, bu kitabı da sevdim ancak cümle altı çizmemişim. İlginç.

    19- DEĞMEZ - İSMAİL GÜZELSOY

    Çok ama çok ama çok beğendiğim roman. Bu yaşıma kadar okuduklarım içinde en sevdiğim romanlar arasında ilk sıralara yerleşti. Kitabıyla birlikte İsmail Güzelsoy da en sevdiğim yazarlar arasına girdi. Her romanı katman katman açılan bir dünya sanki. Masalsı, etkileyici. Fuarda tanışıp kendisine bunları söyleme fırsatı da buldum. Kitaplarını ve yazılarını takipteyim. Değmez'den daha önce de bahsetmiştim. Zaten uzun olan listemi daha da uzatmamak için şimdi burada kesiyorum ve önceki tanıtımın linkini buraya bırakıyorum.

    20- PAPAZIN KIZI - GEORGE ORWELL

    İngiltere'nin ufak bir kasabasında yaşayan Dorothy, kilise papazının kızıdır. Babasının baskısı altında ezilen, evde ve kilisede durmadan çalışan kız, bir yandan da kasaba ahalisinin kiliseden uzak kalmaması için uğraşmakta, herkesin yardımına koşmaktadır. Bir gün evinde muhtemelen yorgunluktan ani bir hafıza kaybı yaşar ve kendini Londra'da bulur. O Londra'da zorluklar içinde hafızasını kazanmaya çalışırken kasabalı onun çapkın lordla kaçtığını düşünmektedir. İnanç, din, fakirlik, tutuculuk, dedikodu üzerine fikirlerini sunmak için böyle bir hikayeyi kullanmış Orwell. Ne yazsa okurum. Bunu da sevdim.

    21- MÜZELİK ANILAR - ALPER PASİNLİ
    İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde 15 yılı müdürlük olmak üzere 28 yıl görev yapan Alper Pasinli'nin mesleki anılarının kitabı. Müzeyi uluslararası üne kavuşturan kişidir kendisi. İktidarlar değiştikçe inişli çıkışlı zamanlar yaşamış ancak taviz vermez tutumuyladikkat çekmiştir. Aldığım eğitim gereği Pasinli'nin anılarını ilgiyle okudum. Birçok hocamın ismine rastlamak, Mersin Yumuktepe'de katıldığım kazının İtalyan başkanının Alper Pasinli'nin yakın arkadaşı olduğunu bilmek, anılarını okumak güzeldi. Benim özellikle ilgimi çekti ancak Sanat Tarihiyle, Arkeolojiyle ilgilenenler, müze gezmeyi sevenler, sanat alanında bir devlet kurumunun müdürü olmak nasıldır öğrenmek isteyenler rahatlıkla okuyabilirler. Hatta özellikle tavsiye ederim.

    22- SİNCAP - İSMAİL GÜZELSOY
    Değmez'i okuyup hayran kalınca, yazarın diğer kitaplarını da sipariş ettim hemen. Bazıları piyasada yok. Umarım tekrar basılırlar. Sincap, baskısı olanlardan biri. Değmez her daim favorim olacak fakat Sincap da aynı şekilde ilginç karakterlerin ilginç olaylarla birleştiği romanlardan biri. Güzelsoy'un karakterleri her an bir başka romanında ortaya çıkabiliyorlar. Yazar kendine şahane bir evren yaratmış. Ayrı ayrı da okunabilen ancak incecik ipliklerle bir yerlerinden birbirlerine bağlanan romanları okurun ilgisini, dikkatini her daim canlı tutuyor. 
    Güzelsoy romanlarını anlatmak çok zor. Birkaç cümlede özetlenemezler. Bir yerinden başlarsam diğer tarafını açık ederim. Okumak lazım. Kahramanları hatırlatayım ve gerisini meraklısına bırakayım en iyisi. Yurt dışına kaçmak zorunda olan yasaklı şair İskender Sof, kendine özgü romantik bir sebeple kalpazan olmuş Sincap, İskender'in hayranı olup mecburen peşine düşen polis Metin ve bir dolu masalsı ayrıntı... 

    23- LİSEDEN ARKADAŞLAR - SELÇUK AYDEMİR
    Sosyal medyada görüp cazibesine kapıldığım, ancak okuyunca ortalama bulduğum bir kitap. Kardeş Payı dizisini severdim. Yazar bu dizinin senaristi olunca okumak istedim. Yazar aslında her birimizin birbirine benzeyen lise hayatını anlatmış. Otobiyografik özellikleri var fakat komedi ön planda olduğu için abartı biraz fazla. Erkek çocuklarının dövüş merakı fazlaca abartılmış. Ama her şeye rağmen bizim dönemlerimizi anlattığı için tanıdık olaylar vardı ve keyifliydi. Hatta benim lisenin de ismi bolca geçiyordu:) Yalnız ben yazardan birkaç yaş büyüğüm. Bizim zamanımızda İnsa Lisesi biraz daha düzgündü, birkaç yıl sonra iyice zıvanadan çıktı:) Belirtmek istedim:) Aydemir, yakınlardaki Süleyman Nazif Lisesi'nde okumuş, iki okulun öğrencilerinin kapışması kitaba konu olmuş.

    "Anneler özeldir. Anneler çocuklarındaki potansiyeli bilir, zaten o velet anasının kemiklerini, diş minesini kemire kemire kazanmıştır dünyaya geliş biletini. Annemin beni ne kadar iyi tanıdığını beni savunmasından anladım."

    24- BİR HAYALİN PEŞİNDE - NASUH MAHRUKİ

    Daha önce Mahruki'nin tırmanış anılarını anlattığı iki kitabını okumuştum. Bu üçüncüsü bana yine aynı heyecanı verdi, ünlü dağcımıza bir kez daha hayran oldum.
    Dünyanın 7 kıtasının her birinin en yüksek dağına tırmanmayı içeren projeye "Yedi Zirveler" deniyor. Bu kitapta bu proje kapsamında (yıl 1996) Güney Amerika'daki Aconcagua Dağı'na, Antartika'daki Vinson Dağı'na, Alaska'daki McKinley Dağı'na tırmanışını ve bu sırada gezdiği gördüğü yerleri anlatıyor Mahruki. Diğer dağlar bir başka kitapta.

    "Tırmanıştan önce dostlarımdan sadece ve sadece şans dileklerini isterim, yalnızca buna ihtiyacım olduğunu düşünüyorum, gerisi zaten benim işim. Kolay gelmesine gerek yok, isterse zor olsun, buna hazırlıklıyım. Başarı dileğine de gerek yok, hak ediyorsam başarı zaten gelecektir. "Kendine dikkat et" uyarılarına da gerek yok, her zaman kendime dikkat ederim, etmek zorundayım, bu sert oyunun kurallarını çok iyi biliyorum. Ancak şansa her zaman ihtiyacım var, bu yüzden dostlar, bana yalnızca şans dileyin."

    25- GÖLGE - İSMAİL GÜZELSOY

    Yine bir Güzelsoy romanı:) Yazarın son romanı ve en fazla satanı, en çok bilineni. Her okuyan çok seviyor. Ben de sevdim ancak diğerleriyle kıyaslayınca en az etkilendiğim diyebilirim. Osmanlı zamanında yaşayan ip cambazı kahramanımızın hikayesi dahilinde Direklerarası eğlenceleriyle, mahya savaşlarıyla bir döneme uzanıyoruz. Cambazın maymunuyla arkadaşlığını, ustasını, bilmediği babasını, yasak aşkını okurken yine katman katman açılan bir kurgu içinde buluyoruz kendimizi. Yine arada sırada diğer Güzelsoy romanlarından karakterler çıkıyor karşımıza.

    "Geçmişte ya da gelecekte, tam bilmiyorum; zamanın önemini kaybettiği acılar vardır ya, takvimler susar, acılar ölçer zamanı, işte öyle bir yerde bir çocuk ölürken şöyle mırıldanmış sızlayarak: 'Burada olanları Allah'a anlatacağım'."

    26- KİTAPLAR VE SİGARALAR - GEORGE ORWELL
    Denemeler kitabı. Bazı bazı anılar da var. Sadece kitap ve sigara üzerine değil yani. Konu muhtelif. Örneğin burslu okuduğu okul hakkında şunları yazmış Orwell:
    "Sopalarıyla okul müdürleri, İskoçya'daki kaleleriyle milyonerler, kıvırcık saçlı atletler; bunlar değişmez kanunun ordularıydılar. O tarihte bunların aslında değiştirilebilir olduğunu anlamak kolay değildi. Ve o kanuna göre ben lanetliydim. Param yoktu, güçsüzdüm, çirkindim, popüler değildim, geçmek bilmeyen bir öksürüğüm vardı ve kokuyordum. Bu tasvirin tamamıyla hayal ürünü olmadığını eklemeliyim. Sevimsiz bir çocuktum. Eğer önceden öyle değilsem bile St.Cyprian's beni kısa sürede sevimsizleştirmişti."

    27- TESLA'NIN KUTUSU - SAMANTHA HUNT

    Tesla'nın son günlerini geri dönüşlerle anlatan bir kurgu roman. Kaldığı New Yorker Oteli'nde kat hizmetlisi olan Louisa'nın hikayesine de tanık oluyoruz. Louisa'nın babası ve yakın arkadaşı zaman makinesi üzerine çalışan iki çılgın. Louisa ve Tesla tanışıyorlar, bilim adamın son günlerinde arkadaşlık ediyorlar. Romanda Tesla hakkında anlatılan her şey gerçek. Kuşlara düşkünlüğü, arkadaşları Katherine ve Robert, Mark Twain'e duyduğu sevgi, çok övülüp çok yerilmesi, hep kaybeden olması, elektriğe olan tutkusu, Edison'la rekabeti, elektriğin bedavaya doğadan alınıp kullanılacak bir şeyken büyük güçler tarafından engellenmesi fikri, 6 ve katları takıntısı, titizliği gibi...

    "Savaş en zalimce planlarımız haricinde her şeyi unutmak için bahane midir? Amerika'da bilim adamı olabilirsin, ama Sırp olamazsın. Üstelik de kollarını kablosuz yaşama yönelik planlara dirseklerine kadar daldırmış yoksul ve hiç evlenmemiş bir Sırp kesinlikle olamazsın. Olamazsın. Savaştayızdır çünkü. Edison bile öldü Sam (Mark Twain'in gerçek ismi) ve inanmakta zorlanıyorum ama onu özledim."

    28- GÜLÜN ADI - UMVERTO ECO

    İşte beni epeyi bir oyalayarak daha fazla kitap okumamı engelleyen kitap:) Bunu oku gel bir de beni oku cinsinden:) Daha önce Umberto Eco'nun farklı kitaplarını okudum fakat bir klasik olan Gülün Adı senelerdir kitaplıkta bekliyordu. Zaman bu zaman dedim giriştim işe. 
    Bu, İtalya'da büyük bir manastırda geçen bir cinayet romanı fakat özünde Ortaçağ bağnazlığını, Hıristiyanlık dinindeki mezhep çatışmalarını anlattığı için kolay ilerlemiyor. Fazla dini bilgi, bolca felsefe içeriyor ve dolayısıyla araştıra araştıra, bilmediğini öğrene öğrene ilerlemek gerekiyor. Lisans eğitimim sırasında Hıristiyan resim sanatı nedeniyle bu dinden çok fazla hikaye ve mezhep öğrenmiş olmama rağmen zorlandım, yer yer sıkıldım. Fakat yine de bir noktadan sonra hızlandı ve ilgiyle bitirmeyi başardım. Olayların manastırın zengin kütüphanesi çevresinde şekillenmesi dikkatimi canlı tuttu. Tüm sır kütüphanedeydi. Kitabın felsefesi ise gülmek üzerineydi. Zekâyı gülerek kullanmak üzerine. Bağnazlar gülmezler ve gülenleri sevmezler. İyi kitap Gülün Adı iyi. Zor kitaplar iyidir. 

    "Genç Pilinius şöyle der:
     Aliquando praeteria rideo, jocor, ludo, homo sum / Bazen güler, neşelenir, oynarım da; insanım ben."

    29- HUZURSUZLUK -ZÜLFÜ LİVANELİ
    Huzursuzluk, Ezidiler'in IŞID zulmüne maruz kalmalarına dikkat çekmek için yazılmış. Bu roman sayesinde Ezidilik hakkında epeyi bir bilgi sahibi oldum. Livaneli dokunuşlarıyla çok şeyden bahseden, birçok haksızlığa dikkat çeken bir roman.
    Aslen Mardin'li olan gazeteci İbrahim uzun yıllardır İstanbul'da yaşamaktadır. Şehir yaşantısına tamamen uyum sağlamıştır. Bir gün çocukluk arkadaşı Hüseyin'in Amerika'da ırkçılar tarafından öldürüldüğünü duyar ve Mardin'deki cenazeye katılmak için yıllar sonra doğduğu şehre gider. Burada  iyi kalpli Hüseyin'in Ezidi Meleknaz'a aşkını öğrenir. Meleknaz IŞID tarafından kaçırılmış, tecavüze uğramış, çocuk sahibi olmuş genç bir kadındır. Hüseyin göçmen kampında çalışırken tanışırlar, genç adam Meleknaz'ı ailesinin yanına alır. Kadın ezididir ve bu duruma çevreden tepki gelir, tehditler alırlar. Hüseyin Meleknaz'ı İstanbul'da bir arkadaşına emanet edip Amerika'ya kaçmak zorunda kalır, daha sonra buluşacaklardır. Ne yazık ki Amerika'da da ırkçılardan kaçamaz. İbrahim arkadaşının hikayesinden etkilenir ve Meleknaz'ı aramaya koyulur. Sonrası kitapta...
    Kitaba ismini veren "huzursuzluk" kavramı, başkaları acı çekerken onlara yardım edip etmemekteki kararsızlığımızı ya da sadece üzülerek bir şekilde gönlümüzü rahatlatma metodları geliştirip pek fazla suya sabuna dokunmama tepkimizi simgeliyor. Livaneli her romanında zarif zarif anlatarak rahatsız eder okuyucuları, düşünmemizi sağlar. Bu üslubunu seviyorum.

    "Artık insanların Gılgamış'ı, Enkidu'su, Hera'sı, Afrodit'i yok, onların yerine hip hop, futbol, müzik ve sinema tanrıları var. Tanrılar ve tanrıçalar gibi onların aşk, evlenme, boşanma, kavga, kıskançlık, cinayet maceralarını izliyorlar. ... Zaten onca çabaya rağmen yanına yaklaşamamamızdan da belli değil mi bu durum? Tanrıların ve tanrıçaların sadece imgeleri görünür." (Göçmen kampını ziyaret eden Angelina Jolie ve ona yaklaşamama hakkında)

    30- YABANA DOĞRU - JON KRAKAUER

    Kısa bir süre önce ayrıntısıyla anlattım bu kitabı. Link burada 

    31-SELANİK - SERHAT ÖZTÜRK
    Aslında daha önce okuduğum bir gezi kitabıydı ancak o günlerde Selanik'e gideceğim için tekrar okudum. Daha önce de ilgiyle okumuştum ikinci kere okurken bile aynı keyfi aldım. 

    32- BERLİNLİ APARTMANI - YAPRAK ÖZ
    Yolculuklarda ancak başım dönmediğinde kitap okuyabilirim. Berlinli Apartmanı iyi zamanıma denk geldi ve zaten kolay ilerlediği için Selanik'e otobüsle gidip gelme sırasında bitiverdi. 
    Yitik Ülke Yayınları takipçisi olduğumdan Yaprak Öz'ün methini fazlaca duyuyordum. Fuarda Berlinli Apartmanı'nı seçip aldım. Polisiye-gerilim türü bir roman. Fakat dedektifsiz. Olayı apartman sakinleri çözüyor diyebiliriz. 
    Çevirmen Oya, Kadıköy'de ailesinden kalan parayla bir daire satın alır. Evine yerleştikten kısa bir süre sonra esrarengiz olaylarla karşılaşır. Neredeyse tüm komşular gözünde şüpheli hâl almaya başlarlar. Mantıklı bir kurgu içinde ilerleyen, çıtır çerez bir roman. Yolda iyi gitti.

    33- KİTAP EVİ -ENİS BATUR
    Enis Batur forever. Üretir, üretir, üretir ve ben çok severim onun yazdıklarını. 
    Kitap Evi çoğu okurun hayalini karşılayan bir olayla başlıyor. Yazar olan kahramanımıza tanımadığı birinden bir kütüphane miras kalıyor. Kütüphane Dragos'ta bir çiftlik içerisinde, devasa, zengin. Yazar kabul edip etmemek konusunda serbest. Mirası bırakanı asla öğrenemeyecek. Yazar önce tereddütte kalıyor ama kütüphaneyi gördüğünde vuruluyor tabii. Tüm zamanını burada geçirmeye başlıyor, karısıyla arası açılıyor bu yüzden. Sonu olmayan bir hikaye bu. Aslında Enis Batur'un kitaplar ve okuma eylemi üzerine düşündüklerini söylemek için yazılmış. Şahane!

    "Okumanın ayrılmak, içeriye çekilmek olduğunu söylememiş miydim, eminim en az bir kez söylemişimdir. Bütün evren kenarda durur okurken. Bir kitabın sayfaları arasına daldığınızda, ötekiler, sesler, ve sözleriyle kaybolurlar. Aydınlık, ılıman, korunaklı bir diyardasınızdır; karanlık, sert, ürkütücü bir yazının harfleri gözünüzün önünden akıyor olsa bile. Ondandır, ışığınızı söndürüp başınızı yastığa koyduğunuzda, sizi kuşatan gerçek dünyanın yerini daha gerçek bir dünyanın alacağını bilirsiniz. Böyle okumamışsanız hiç, siz henüz yaşamamışsınız demektir."

    34- UYDURMANIN İNCELİKLERİ - HAKAN BIÇAKÇI

    Hakan Bıçakçı yazmamış da hazırlamış aslında. Yazma süreciyle, kurgulama işiyle ilgili sorular hazırlamış ve bunları çok sevdiğim Hakan Günday'ın, Mahir Ünsal Eriş'in, Mario Levi'nin, İsmail Güzelsoy'un da aralarında bulunduğu birçok yazara sormuş. Yazmayı düşünenler için faydalı olduğu kadar, okumayı sevip yazarlar hakkında daha ayrıcalıklı bilgiler edinmek isteyenler için de keyifli bir kitap. Kitap fuarında paneline de katılmıştım. Konuşmacılar Jale Sancak, Nermin Yıldırım, İsmail Güzelsoy, Doğu Yücel, Başar Başarır ve Fuat Sevimay'dı. En çok kimin cevaplarını sevdin derseniz, tabii ki Hakan Günday ve İsmail Güzelsoy:) 

    35- YAKAN SIR - STEFAN ZWEİG
    İncecik kitaplarda insallık hallerine dair ne çok şey anlatır Stefan Zweig.  Bu da onlardan biri. 
    Asalet açısından orta karar Avusturyalı bir baron kırsala tatile gider. Zevk düşkünü baron ortamın sıkıcılığıyla içlenirken, 10 yaşındaki oğlunun nekahat devresi için tatile gelmiş evli bir kadını görür ve onu elde etmeye uğraşır. Baron'un kadına yaklaşmak için önce çocukla arkadaş olması, amacına ulaşınca çocuğu uzaklaştırması, kadının kısa süreli direnci, çocuğun olayları algılama çabası ve ardından gelen tepkileri, kadının pişmanlığı vs. o kadar iyi aktarılmış insani durumlar ki Stefan Zweig'i bir kez daha saygıyla anıyorum. 

    36- DEĞİL EFENDİ'NİN RENK VE KOKU MESELLERİ - İSMAİL GÜZELSOY
    Yazarın piyasadaki kitaplarını aldığımı söylemiştim:) Bunları ara ara okudum, bir tek Çıt Yok kaldı, o da kısa bir süre içinde okunacak.
    Değmez'den sonra en sevdiğim oldu. Meddah Değil Efendi'nin (yazarın karakterlerinin isimleri hep ilginçtir) anlattığı meseller üzerinden ilerleyen bir roman. Ama o nasıl anlatım arkadaş? Okumadım da sanki o meddahı dinledim. Bu roman Sincap'ın devamı. Daha önce bahsettiğim gibi ayrı ayrı da okunabilecek hikayeler bunlar. Sincap ve İskender Sof Iğdır'a gelirler. Şair Sof buradan kaçacaktır. Iğdır'daki günler yeni kahramanlarla tanıştırır bizi. Iğdır'da bir nevi kadı pozisyonunu alan adaletli ve dürüst Ahund Efendi, renklerle tuhaf bir ilişkisi olan torunu Nuh, Değmez'den tanıdığımız Ninno gibi. Dümdüz özetliyorum ama İsmail Güzelsoy'un romanlarında öyle uçuk şeyler var ki ve biz onları öylesine normal algılayıp olayların içine giriyoruz ki, görmek lazım.  Okumayan varsa vallahi okusun, pişman olmayacaksınız.

    37- PARİS BİR ŞENLİKTİR - ERNEST HEMİNGWAY
    Paris aşığı sevgili Özlem'in her fırsatta tavsiye ettiği kitabı nihayet okudum. Özlemcim sevgiler:) 
    Ernest Hemigway, çocukları henüz küçükken ilk karısı Hadley'le Paris'te yaşadığı yılları anlatıyor. Otobiyografik kitaplara bayılırım, hele bir de bir şehri, bir ülkeyi anlatıyorsa ayrıca hoşuma gider. Yazarın Paris yıllarını anlatan, Paula Mclain imzalı "Paris'teki Eş" isimli bir roman vardır. Paris Bir Şenliktir'i okurken aklıma hep o roman geldi. Belli ki bu otobiyografiyi referans almış. Scot Fitzgerald, Ezra Pound, Gertrude Stein gibi sanatçılarla yakın arkadaşlık, ünlü olma ve para kazanma çabaları, yazma tutkusu, Paris sokakları, parkları, kafeleri... Hoş bir Paris tablosu. Ancak Hadley bu yıllarda aldatılıyor. Hemingway bu konuyu üstü kapalı geçse de ilk eşinden özür dilerken son derece samimi davranıyor. Yazarı tanımak isteyenler, Paris'i onun gözünden tanımak isteyenler, Paris yolculuğu düşünenler bu kitabı seveceklerdir.

    38- ESKİ İSTANBULLULAR - ANAİS M.MARTİN
    Pek değişmeyen bir Avrupa şehrini anlatan kitaptan sonra İstanbul hakkındaki bu kitabı okumak üzücüydü. Çünkü İstanbul çok değişti. Benim doğduğum büyüdüğüm şehirden ve ahalisinden bile eser yokken benden bir kuşak, iki kuşak öncesi nasıl bir değişime şahit olmuştur düşünün. Eski İstanbul sakinleriyle yapılan röportajlardan oluşan bir kitap bu. Kitaplığımda belge gibi durması önemli. Röportaj veren herkesin istisnasız belirttikleri ortak bir gözlem var ki o da insanların nasıl terbiyeden ve zarafetten yoksun hale geldikleri.

    39- KLİŞE HAYATLAR MATBAASI - CAN YILMAZ

    Sosyal medyanın okuttuğu kitaplardan biri daha:) Allah'tan pişman olmadım. Fuarda Can Yılmaz'dan imzalı olarak aldım, bir de ufak sohbet ettik. Efendi bir adam, sevdim. 
    Bu bir öykü kitabı. Önce öykülerin basit olduklarını düşündüm ama okuduktan sonra karakterlerin aklımda yer ettiğini anladım. Genelde hüzünlü hikayeler bunlar. Akran olduğumuz yazarın çocukluk zamanlarından kopup gelmiş sıradan insanların hikayeleri. Okurken beni çocukluğuma döndürdüğü için ayrıca sevmiş olabilirim.

    40- GÜNDEN KALANLAR - KAZUO ISHIGURO
    Nobel Ödüllü Ishıguro'nun kitaplarını okumadığımı fark ettim ve yılın kapanışını onunla yaptım. 
    Günden Kalanlar, İngiliz baş uşak Stevens'ın anlatımıyla geleneksel şato hayatından ve uşaklık kavramından bahsediyor. Patronu ölünce Amerikalı bir zengine satılan şatoda hâlâ görev yapan Stevens, yeni patronun şehir dışında olduğu bir zaman, eskiden birlikte çalıştıkları Bayan Kenton'u, tekrar birlikte çalışmak için ikna etmek bahanesiyle ziyaret etmeye karar veriyor. Bayan Kenton evlenmiş, kâhyalığı bırakmış ve farklı bir şehire taşınmıştır. Ara sıra mektuplaşmaktadırlar. Stevens kadının eşinden ayrılmak üzere olduğu gibi bir kanıya varmıştır. Patronun arabasıyla muhteşem İngiliz kırsalında ilerler, sevimli hanlarda konaklar, düşünür düşünür düşünür. Geri dönüşlerinde mesleğine verdiği değeri, ne olursa olsun vakarından vazgeçmemenin bir uşak için ne kadar önemli olduğu fikrini okuruz. Belki patronu lord gibi asil ve bilgili değildir ama bilgili insanlara, ülke yönetimi üzerinde söz sahibi olan insanlara hizmet ederek ülkeye faydalı olduğunu düşünmektedir. Herkesin bir görevi vardır ne de olsa. Mesleğini layığıyla yapmak uğruna babasının ölümünde yanında olamadığını, Bayan Kenton'un ona olan ilgisini ve hatta kendi ilgisini anlayamadığını izleyerek sinirleniriz. Bir baş uşak için gelenekler ve görev her şeyden önemlidir. Gel gör ki uşaklık sistemi yavaş yavaş kalkmaktadır. Stevens bu kuşağın son temsilcilerindendir. Bayan Kenton'la görüşürler. Eşinden ayrılmak gibi bir durum yoktur. Stevens'ın körlüğünden bunalıp farklı bir talibiyle evlenmiş ve ondan uzaklaşmıştır. Çocukları vardır, kendine bir düzen kurmuştur. Her şey için artık çok geçtir. Romanı okurken gözümün önüne devamlı Downton Abbey'den sahneler geldi. Dizide de geleneksel İngiliz asiller yaşamı, iki dünya savaşından sonra değişen değerler, modernleşme ve hizmetkarlar arasındaki ilişkiler anlatılır. Kitap daha eski tarihli. Esinlenme varsa dizi yapımcıları Ishıguro'dan esinlenmişler.

    Budur! Buraya kadar okuyanlara teşekkür ederim:) Uzun uzun yazıyorum, vakit harcıyorum belki ama böyle bir liste okuduklarımı tekrar gözden geçirmemi, bazı şeyleri tekrar hatırlamamı sağlıyor. Her okuduğum kitap hakkında notlar aldığım defterlerim var bunları onlardan faydalanarak yazıyorum. Yıl sonunda güzel bir özet oluyor benim için. Yeni yılda kendim de dahil olmak üzere herkese keyifli okumalar diliyorum. 









6 Ocak 2018 Cumartesi

LOVING VINCENT...

   
    Hafta sonu için tavsiyede bulunmak istiyorsan, perşembe akşamı yazını tamamlayıp cuma sabahı yayınlaman gerekir. Hadi olmadı cuma akşamı da yayınlayabilirsin. Ancak benim gibi 
-tembel demeye dilim varmıyor- kafasına göre takılan bir blog sahibiysen vereceğin tavsiye böyle cumartesi gününe kalır:) Her duruma uygun söz söylemiş atalarımızdan yardım almam lazım. 
O halde "Geç olsun da güç olmasın" diyeceğim. Ben yine de film tavsiyemi yapayım. Efendim, hafta içi Loving Vincent'ı izledik. Vizyona girmesini dört gözle bekliyordum, Orhun'un burada olduğu zamanlara denk gelmesi ayrıca keyif sebebiydi. Anne-oğul izledik Loving Vincent'ı. 
Çok beğendik, duygulandık, binbir emekle hazırlanan animasyonda emeği geçenleri takdir ettik.
    Filmin kahramanları Vincent Van Gogh'un tablolarında hayat bulan kişiler. Ve hepsi gerçek, hepsi sanatçının yakın çevresindeki isimler. Doktoru, postacısı, malzeme tedarikçisi, postacının oğlu, doktorun kızı, Auvers'de kaldığı pansiyonun sahibinin kızı vs.vs. Ve tabi ki çok sevdiği kardeşi Theo. Vincent'ın hayatından, tablolarından fırlayıp gelmiş bu insanlar sanatçı hakkındaki duygusal bir animasyon filmin oyuncuları olmuşlar. 100'den fazla ressam Vincent'ın tablolarını kullanarak çizmiş sahneleri. Kimi sahneler oyuncular oynadıktan sonra üzerine çizim yapılarak oluşturulmuş. O yüzden animasyon da olsa bazı karakterler tanıdık gelecek size. Yalnız Vincent'ın hayatında önemli bir figür olan Doktor Gachet ile Game Of Thrones'tan tanıdığımız Jerome Flynn'ın benzerlikleri inanılmaz. Yerinde bir seçim olmuş. Teknik konusunda bilirkişi olmasam da bir seyirci olarak onca ressamın çizim yapması, çizimlerin birleştirilip şahane bir hikayeye bağlı kalarak montajın yapılması, her bir sahnenin Vincent'ın resimlerini hatırlatması bana son derece başarılı bir iş gerçekleştirildiğini düşündürdü. Tekniği bir kenara bırakacak olursak, film konusuyla da şahaneydi. Vincent'ın intiharı üzerinden ilerliyordu. İntihar mı etti? Öldürüldü mü? İntihar ettiyse sebebi neydi? Senarist kadar biz seyirciler de düşündük ve film ilerlerken bu konu hakkında defalarca fikir değiştirdik. Vincent'ın çevresindeki kimi insanı çok sevdik, kiminden nefret ettik. 
    Sanatçıyı çok seven, Theo'ya yazdığı onlarca mektubu taşıyan postacı Joseph Roulin ve oğlunun, Vincent'ın ölümünden iki yıl sonra gerçekleştirdikleri diyaloglarla başladı film. Postacı, sanatçıdan kalan son mektubu Theo'ya götürmesi için oğlunu görevlendirdi. Oğul Roulin bu işe hevesli değildi, Vincent'ı beceriksiz bir zavallı olarak görüyordu. Öyle ya da böyle yola çıktı, Theo'nun Vincent'tan altı ay sonra öldüğünü öğrendi ve yönünü Doktor Gachet'ye çevirdi. Sanatçının öldüğü Auvers'e giderek onu tanıyan herkesle konuştu. Roulin, Vincent'ın duyduğu derin yalnızlığa, doğuştan gelen hassasiyetine tanık olup fikirlerini değiştirirken, bunun zaten böyle olduğunu bilen biz seyirciler, sanatçı adına bir kez daha hüzünlendik. Görüntülerle, konusuyla, sanatçının nokta atışı yerlerde kullanılmış sözleriyle bizi sarıp sarmaladı bu film. Vincent'ın isteği, içindeki derin hassasiyetin eserlerinden okunabilmesiymiş. Film bunu sağlayıp sanatçının isteğini yerine getirmiş diyebiliriz. 
    Çok kişi biliyor ve bekliyordu bu filmi, yani aslında tavsiye etmek biraz yersiz. Benim hatırlatmak istediğim filmi seyretmek için çabuk davranılması gerektiği. Zira bu tip filmlerin vizyona girmesiyle çıkması bir oluyor. Kendisi ne yazık ki bir Recep İvedik olmadığı için haftalarca gösterilmeyecektir. Filmi izleyebileceğiniz salon sayısı da az. Yine de birini seçip gitmenizi tavsiye edeceğim. Pişman olmayacaksınız.









30 Aralık 2017 Cumartesi

MUTLU YILLAR!

     2017'yi uğurlamak üzereyiz malûm. Düşünüyorum da benim için sakin bir sene oldu. 
Kişisel tarihime yoran, yıpratan bir sene olarak geçen 2016'nın üzerine iyi geldi bu sakinlik. 
Yaz mevsiminin başında oğlumun sağlığı açısından yine  ufak bir bocalama yaşasak da genel anlamda sakindi, huzurluydu. 2018'den de sağlık ve huzurun devamını bekliyorum. 
Ufak tefek özel isteklerim de var tabii ama onları çok da kafama takmam. Gerçekleşirse şahane olur:) 
    Bu yazıyı okuyan dostlarım... Sizin için de yeni yılda öncelikle sağlık ve huzur diliyorum. 
Ve tabii o özel isteklerinizin her birinin gerçekleştiğini görmenizi...
    Yeni yıl dileklerine uygun bir fotoğrafımı bulamadım, en iyisi Instagram'a en son eklediğimi iliştireyim. Yemeye kıyamadığım çikolatadan Noel Baba'mla, geyiğimle ve kardan adamımla unutulmayacak güzellikte bir yıl diliyorum herkese:)





    
    

26 Aralık 2017 Salı

İKİ FARKLI HAYAT... FÜREYA ve ALEX SÜPERBERDUŞ...

    Bir dolu şey anlatmak isterken araya başka başka işler giriyor ve buralara uğramayı ihmal ediyorum. Ara verdiğimde de o anlatmak istediklerim ya aklımdan çıkıyor ya da zaman aşımına uğruyor. Ve tüm bunlar olup biterken aklımın bir yanı hep burada takılı kalıyor. Ama şimdi buradayım. Ne yazsam? 2017'yi uğurlayıp umutla 2018'i karşılayan bir yazı yazma modunda değilim. Aslında bu tarihlere o yakışırdı değil mi? Yanlış anlaşılmasın, moral durumları değil beni engelleyen. Oğlum tatil için eve geldiğinden keyfim yerinde çok şükür. Sadece kafamda henüz geçmiş yılı değerlendirmiş değilim. Değerlendirmek şart mıdır ondan da emin değilim. Ama pazar gününe kadar yeni yılınızı muhakkak kutlarım diye düşünüyorum:) Ben şimdi en iyisi çok beğendiğim bir sergiden ve bir kitaptan bahsedeyim ufak ufak. Zira ikisi de bahsetmek isteyip ihmal ettiklerimdendi.

    Geçtiğimiz günlerde arkadaşımla buluşmak için Akaretler'e düştü yolum. Akaretler'in ışıl ışıl, cıvıl cıvıl ortamında sohbetin dibine vurmadan önce Kale Grubu'nun düzenlemiş olduğu Füreya sergisine uğradık. 60.kuruluş yılını kutlayan Kale Holding, seramik sanatçısı Füreya'nın eserlerini şahane bir sergi kapsamında bir araya getirmiş.

    Çağdaş seramik sanatının öncülerinden olan Füreya'nın İsviçre, Paris, İstanbul ve Ankara'da şekillenen başarısının yanında dikkat çeken bir özelliği daha var ki o da enteresan bir ailenin mensubu oluşu. Seneler önce okuduğum "Şakir Paşa Ailesi / Harika Çılgınlar" kitabıyla tanıdığım ailenin  Fahrelnissa Zeid ve Aliye Berger gibi birçok üyesine daha sonra lisans eğitimim sırasında iyice aşina olmuştum. Ailede öyle isimler var ki bu yazıda teker teker anlatamayacağım. Ayrıca zaten çok önceleri yazmıştım. İyisi mi yazının linkini buraya bırakayım. Halikarnas Balıkçısı'nın, Kılıç Ali'nin üyesi olduğu Şakir Paşa Ailesi'ne daha önce rastlamayanların muhakkak ilgisini çekecektir.

    Plastik sanatlara ilgi duymayıp edebiyatla haşır neşir olanlar Ayşe Kulin'in aynı isimli biyografik romanından hatırlayacaklardır Füreya'yı. Sanatçının hayatını anlatan bu roman oldukça etkileyiciydi. Daha önce kitabı okumuş olanlar sergiyi gezdiklerinde kafalarında bir çok şey yerli yerine oturacaktır. Hem seramik sanatımızın öncülerinden olan değerli bir ismin çalışmalarını görmek; hem de bir anlamda içimize işleyen bir roman kahramanını gerçek yaşam içinde şekillendirmek açısından önemli ve keyifli bir sergi bu. Ücretsiz gezilebilen sergi 18 Ocak 2018'e kadar sürecek. Akaretler'in hemen başında rastlayacaksınız. Gitmişken caddenin keyifli, modern, cıvıl cıvıl ortamından pay almak da ayrıca iyi gelecektir. 

    Şimdi bir de kitap tavsiyesinde bulunayım. Her sene sonunda olduğu gibi 2017 yılında okuduklarımı ayrıca listeleyeceğim. Ama ara ara böyle tanıtımlar yapmayı seviyorum. Kitap tavsiyesinde bulunurken de genelde farklı şekilde ilgimi çeken kitapları tercih ediyorum. İşte şimdi bahsedeceğim "Yabana Doğru" tam da bu türden farklı bir kitap. Bir kere sıra dışı bir kişiliği anlatıyor. Üstelik çok sevdiğim belgesel tarzında. Zaman zaman biyografik bir roman tadında ilerleyen çalışma, bazen konuya dahil kişilerin anlatımlarıyla kesiliyor, kimi zaman da araştırma kitabı tarzında bilgilendiriyor. 

    Kitabın kahramanı Alaska'da terk edilmiş bir otobüsün içinde henüz 23 yaşındayken ölen Christopher McCandless. Kendisine taktığı isimle Alex Süperberduş. Christopher hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu. İyi okullarda okuyor, para sıkıntısı yok. Geleceği parlak gençlerden. Çok akıllı, başarılı. Elini attığı her konuda başarılı. Fakat hassas bir genç. İçine kapanık değil. Samimi, insancıl. Ama konumundan memnun değil. Hep başkalarına yardım etme telaşında. 
Ve bir de yabanda yaşama isteğiyle dolu. Doğayı alt etmeyi kafaya koymuş. Tüm bu özellikler birleşince, bir de kendisinin babası daha ilk karısından ayrılmadan önce doğduğunu öğrenince, çalışarak biriktirdiği parasıyla birlikte ailesinin üniversite için ayırdığı parayı da bir hayır kurumuna bağışlıyor ve kimseye haber vermeden Alaska'ya doğru yola çıkıyor. Öncesinde bir miktar geziyor, çalışıyor, yeni insanlar tanıyor. 1992'nin baharında Alaska'da oluyor. Bilinçli olarak az tutuyor teçhizatını. Uyarıları dinlemiyor. İsteği tam bir yaban hayatı yaşamak. Kimine göre bu kadar az malzemeyle Alaska'da yaşamak büyük başarı. Yaz aylarında geri dönmeye karar veriyor ancak mevsimden dolayı taşan nehirler yolunu kesiyor. Önce açlıktan öldüğü düşünülse de sonradan anlaşıldığına göre nemli ortamda küflenmiş bitki tohumlarını yediği için zehirlendiği kabul ediliyor. Tuttuğu günlükler ve yanında götürdüğü makineyle çektiği fotoğraflar işin can acıtıcı kısmını oluşturuyor. Daha dikkatli olsaydı dönebilecek olması okuyanı üzüyor. Çoğu insan Christopher'ı ailesini habersiz bıraktığı için suçluyor. Ne yazık ki bu da öyle farklı bir çocuk. 

    Meğerse Christopher ölümüyle epeyi ünlenmiş bir çocukmuş. Alaska'da yaban hayatı deneyimlemek isteyen ve bu uğurda ölen başkaları da var ancak Christopher'ı farklı yapan, yolculuğu sırasında karşılaştığı herkesi derinden etkilemesi. Hakkında bir çok belgesel varmış. Hatta bu kitabın filmi bile çekilmiş. Ben uzun uzun anlatırken eminim içinizden filmini seyrettiğini bana duyurmak isteyenler olmuştur:) Ben nasıl oldu da bu çocuğu ve bu filmi atlamışım bilmiyorum. Seyretmeye fırsat bulamadığım birçok filmden ve okumamış olsam da birçok kitaptan haberdarımdır. Üstelik sinemalarda vizyona girmiş bir filmden bahsediyoruz. Çevremde "ben filmini seyrettim" diyen çok oldu. Örneğin sevgili eşim:) Christopher'ın hikayesinden o kadar çok etkilendim ki ona heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladım. Dinledi dinledi ve "ben televizyonda seyrettim" dedi:) Birincisi ne ara seyrettin de ben görmedim? Beğenmiş bir de. İkincisi madem beğendin sen niye bana benim sana tavsiye ettiğim gibi tavsiye etmiyorsun? Haksız mıyım? Bazen deli ediyor beni. Ketum ketum. 
    Kitabı bana sevgili Esin (İzler ve Yansımalar) hediye etmişti. Biyografileri sevdiğimi ve seyahatten hoşlandığımı bildiği için seçmiş bu kitabı. Beni bu düşünceli tavrıyla çok mutlu etti. Bence bu blog arkadaşlarımızın bizi ne kadar iyi tanıdığına şahane bir örnek. Kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum. Ve bir kez daha blog arkadaşlarımı sevdiğimi söylemek istiyorum:)
    Christopher'ın hayatını tamamladığı otobüs aynı şekilde muhafaza edilmiş. Meraklıları gidip görebiliyorlar. Belgesellerini seyrettim ve tekrar tekrar üzüldüm. "Ah ne yaptın be çocuk!" diye diye okuduğum kitapta en etkilendiğim kısım ise şu oldu. Christopher Jack London hayranıymış. Yanında onun kitapları varmış. Ve kitapta altı çizili bir dolu satır. Yazar Jon Krakauer diyor ki:
     "London'ın hikayelerinden öyle etkilenmişti ki bunların Kutup bölgesine yakın topraklardaki yabani hayatın gerçeklerinden ziyade, London'ın romantik duyarlılığını yansıtan hayal gücü ürünü kurgu eserler olduğunu unutmuş gibiydi. McCandless, London'ın Kuzey'de yalnızca tek bir kış geçirdiğini ve Kaliforniya'da kitaplarında savunduğu fikirlerle çok da bağdaşmayan yerleşik bir hayat sürdüğü kendi mülkü olan çiftliğinde kırk yaşında, kontrolünü yitirmiş bir alkolik ve obez olarak intihar ettiği gerçeğini de gönül rahatlığıyla görmezden geldi." 






    

21 Aralık 2017 Perşembe

VİYANA'DA MUTLU SENELER DİLEKLERİ...

    Bu yıl yeni yaşıma Avrupa'nın en güzel şehirlerinden birinde, Viyana'da merhaba dedim. Senelerdir "Buraları bir de Noel zamanı görün" diyen kuzenlerin davetine icabet etmenin sırasıymış demek ki. Doğumgününü de bahane ederek 10 sene aradan sonra Viyana'da bulduk kendimizi. Yeni yıl havasında bol ışıklı, kırmızılı, çikolata ve tarçın kokulu, çokça muhabbetli dolu dolu iki gün yaşadık.
    Viyana güzel şehir, tarih kokan bir şehir. Yıllar önce ilk gittiğimizde bir haftadan fazla süren ziyaretimizin verdiği rahatlıkla görmediğim müze, girmediğim saray kalmamıştı. Eşimi ve oğlumu bir miktar bezdirmiştim, sonra sonra bazı müzelere benimle gelmemeye başlamışlardı. Bu sefer bunun Noel pazarlarını gezmeyi amaçlayan kısa süreli bir seyahat olduğunu unutmamak için söz verdim kendime. Yoksa var ya bu sefer de o güzelim Viyana müzelerinden kopmak zor olurdu benim için. Yolu Viyana'ya düşecek olanlar en azından Hofburg Kraliyet Sarayı'nı, yazlık saray olan Schönbrunn'ü, Sanat Tarihi Müzesi'ni (Kunsthistorisches Museum), Leopold Müzesi'ni benim için de gezseler ne güzel olur. Ah! Bir de Belveder Sarayı var! Nasıl unuturum? Klimt'in "Kiss" dahil bir çok tablosunu barındırıyor. Çok var yani. Viyana'da şahane yapılar, şahane müzeler var ve hepsi aklımda.
    
    Kimseyi yormayacağım, sıkmayacağım dedim ama her zamanki gibi gezi rotasını çizmek yine benim insiyatifimde:) Eşimin kuzeni ve eşi de bizimle gezmek üzere ayarlamışlar kendilerini, "Nereye gitmek istiyorsun?" dediler ve çıktık yola. Pazarları gezmeden önce uğramak istediğim bir yer var. O da yıllar önceki ziyaretimizde göremediğim için aklımda kalan Hundertwasserhaus.
    
    Hundertwasserhaus, yani Hundertwasser Evleri Viyana'nın en renkli simgelerinden biri. 
1983-1985 yıllarında inşası biten evlerin tasarımı, 20.yy.'ın en ilgi çekici sanatçılarından olan Friedensreich Hundertwasser'e ait. Ressam, mimar, filozof ve aktivist ünvanlarına sahip Hundertwasser, hayat görüşünü ve ideolojisini tümden bu binaya aktarmış gibi.
    Düz çizgileri reddeden, doğayla insanın kadim uyumunu benimseyen tasarımlarıyla bilinen sanatçının rengarenk hayal dünyası dalgalı zeminlerde, asimetrik pencerelerde, binayı saran bitkilerde hayat bulmuş.
    Bu özellikli evler sanmayın ki toplumun kalburüstü kesimi için yapılmış. Tam tersi. Düşük gelirli vatandaşlar için yapılan bir bina burası. 53 daireli, 4 ofisli, 3'ü ortak olmak üzere 19 teraslı ve 200'ün üzerinde ağaca sahip...
    Dalgalı düzen ve ağaçların varlığı sadece yapının dışına özgü değil fakat bunu dairelerin içerisinde gözleme imkânımız yok çünkü burası bir müze değil, yalnızca dış alanı deneyimleyebiliyoruz.
    Bazı yerlerde Hundertwasserhaus'un bir başka mimarı daha olduğu bilgisine rastlanıyor. Olay şu ki Hundertwasser bu evlerin inşasına mimar Josef Krawina ile başlamış. Fakat fikir ayrılıkları nedeniyle araları açılmış ve Krawina projeden çekilmiş. 2000'li yıllarda -her ne kadar tasarımın tamamı Hundertwasser'e ait olsa da- Krawina da telif hakları açısından ortak kabul edilmiş.
    Evlerin hemen karşısında hediyelik eşya mağazalarının bulunduğu bir başka bina var. Hundertwasser'in tasarımlarına uygun dekore edilmiş ve ortasında pek şirin bir bar kısmı yer alıyor. Üst katındaki galeride sanatçının bazı eserleri sergileniyor.
    
    Biz burada epeyi bir vakit geçirdik. Hayalgücünün sınırlarını zorlayan rengarenk bir ortamda içeceklerimizi yudumlarken edilen sohbet, gündemden uzaklaşmak için tebdil-i mekan eylemenin gereklerindendi. İyi geldi.
    
    Hunderwasserhaus'tan sonra Prater'e uğramak istedim. Prater Viyana'nın en eski eğlence alanlarından biri. Önceleri krallığa ait av sahası iken 1766'da kamuya açılmış. O tarihten beri cıvıl cıvıl olan Prater bu sefer biraz tenhaydı. Burada da küçük bir pazar kurulmuş ancak kalabalıklar genelde şehir merkezinde toplanmış gibiydi.
    

    Prater'de asıl ilgimi çeken 120 yaşındaki dönme dolap. İmparator Franz Joseph'in tahta çıkışının 50.yılı şerefine yapılmış. Hava soğuk olduğu için -zira oldukça yavaş ilerliyor ve uzun süreli bir eğlence oluyor- bu sefer dönme dolaba binmeyi tercih etmedik. Fakat 10 yıl önceki deneyimimizi hatırlayarak oldukça keyifli bir aktivite olduğunu söyleyebilirim. Yaşına bakarak tehlikeli olduğunu düşünmeyin. Aslına uygun olarak devamlı yenileniyor.
    Dönme dolapları seviyorum. Böyle özellikli olanları daha da çok seviyorum. Bu konuda bir dileğim var ki o da London Eye'ı görmek:)

    Viyana ile İstanbul arasında aslında 1 saat zaman farkı var ancak biz kış saatine geçmediğimiz için bu fark 2 saate çıkmış durumda. Bizden 2 saat gerideler. Yani orada hava daha erken kararıyor. Prater'de olduğumuz saatlerde akşamı getirdik bile. Ortalık ışıldamaya başladı. İstikamet Rathausplatz'daki Noel pazarı. Viyana'nın ve hatta Avrupa'nın en büyüklerinden biri. Rathaus dediğimiz bildiğin belediye binası. İşte pazar bu binanın önündeki alanda kuruluyor. 
Neo-Gotik tarzın muhteşem bir örneği olan belediye binası zaten oldukça ilgi çekiciyken, hemen önünde oluşturulan ışıl ışıl ortamla iyice masalsı bir dünya meydana gelmiş. Her yer ışığa bürünmüş. Etrafta çikolata, kahve, tarçınlı sıcak punch kokusu...
    Standlar rengarenk yılbaşı süslemeleriyle, el yapımı hediyeliklerle dolu. Gel gör ki 1 Türk Lirası 5 Euro'ya dayanmış. Alışveriş imkânları ziyadesiyle kısıtlı. Yalnızca içtiğim sıcak şarabın fincanını alıyorum:) Aslında hediyeliklere çok yanaşmayışımın bir nedeni de yanımızda kuzenlerin olması. "A ne güzel" diyerek yaklaştığım her şeyi almaya kalkıyorlar. Bir süre sonra her beğeni ifadesini yutmaya başlıyorum. Sağolsunlar, yurt dışında yaşayan akraba ve arkadaşlarda bu durum var. Muhakkak bu deneyimi yaşamışsınızdır. Canla başla misafir edip hediyelerle yollamaya meyilliler. Ne diyelim? Güzel gönüllü dostlarımız, akrabalarımız iyi ki varlar.
    
    Perşembe akşamı gitmiştik Viyana'ya, o akşam hasret gidermeyle geçmişti, cuma günü dışarı atmıştık kendimizi, geldik cumartesi gününe. İşte bugün benim doğum günüm. 25 Kasım. 
Bu akşam bu şehirde yaşayan diğer kuzenlerin davetlisiyiz. Dolayısıyla doğum günümde seçtiğim bir restoranda akşam yemeği yiyemeyeceğaim. O zaman Kraliyet pastanesi Demel'de kahvaltı yaparım ben de:) 
    1786'da açılan pastane, kendi deyimleriyle Viyana'nın oturma odası olarak anılıyor. Bu tanım pek yerinde olmuş. Zira dün Avusturya aristokrasisi mensuplarının buluşma yeri olan Demel, bugün dünyanın dört bir yanından Viyana'ya gelen turistlerin uğramadan geçmedikleri bir mekan. Özellikle hafta sonları bu zarif oturma odasında dinlenmek, meşhur elmalı tatlısı "apfelstrudel" ısmarlayıp, bir fincan Avusturya'ya özgü köpüklü kahve yani "melange" yudumlamak için sıra beklemeyi göze almak gerekiyor. Neyse ki erken bir saatte Demel'deyiz, çok fazla sıra beklemiyoruz. Günün çoktan yarılandığı saatlerde pastaneden çıkarken içeri girmek için bekleyenlerin fazlalaştığını görüyoruz. (Sonradan öğreniyorum ki Aralık ayı haricinde internetten rezervasyon yapmak mümkünmüş).
    
    İçeride fotoğraf çekmek çok zor. Çünkü çok kalabalık. Ayrıca kimseyi rahatsız etmek istemiyorum. Hızlıca, ortamın estetiğini yansıtmaktan uzak birkaç fotoğraf çekiyorum. Diğerleri bana ait olsa da aşağıdaki fotoğraf kendi web sitelerinden alınma. Bir tane düzgün görsel eklemek istedim. Hem böylece garsonların üzerindeki kıyafetin ilk yıllardan beri değişmemiş olduğunu da belirtmiş olurum.

    Müşteri yoğunluğu, mağaza kısmından alışveriş yapmamı engelliyor. Enfes çikolatalarda ve yılbaşı tebrik kartlarında kalıyor gözüm ama o uzun kasa kuyruğuna girmeye niyetim yok. Üstelik sadece Orhan'la olsak beraberce bekleriz ancak yanımızdaki insanları ayakta dikmek istemiyorum. Sadece ailenle gezmenin getirdiği rahatlık böyle durumlarda aranıyor işte. Allah'tan Demel'in alt katındaki müze kısmı kapalıydı da aklım bir de orada kalmadı:) Evet böyle bir bölüm var. Birkaç ay kapalı kalacakmış fakat sonrasında gidecek olanların ilgi alanındaysa unutmasınlar derim. 

    
    Demel'den ayrılmadan önce, açık mutfağa bir göz atıyoruz. Zamanında Kral Joseph ve Kraliçe Sissi'ye pasta yapılan mutfakta aynı hummalı çalışma devam ediyor. Yılbaşı pastalarının hazırlanışını görmek keyifli.
   
   Tatliları yedik, kahvelerle kafein yüklendik, sokakları gezmeye hazırız. Önce merkez bölgesi olan 1.Viyana'nın kalabalığına karışıyoruz. (Şehirde 23 bölge var). Demel'de yapamadığım çikolata alışverişini burada yapıyorum. Şahane çikolatacılar var. Kayıtsız kalmak mümkün değil. Şık mağazaların, turist kalabalığının arasında ilerlerken yolumuz Hofburg Sarayı'nın önündeki Noel pazarına çıkıyor. Burası küçük ama keyifli bir alışveriş alanı. Pazardan çok Hofburg Sarayı'na takılıyor gözlerim. Evet, 10 sene önce burayı da ziyaret etmiştik. Avrupa'nın en büyük imparatorluklarından biri olan Habsburg İmparatorluğu'nun kışlık sarayı burası. Dolayısıyla dışı gibi içi de oldukça görkemliydi, imparatorluğa yaraşır bir koleksiyona sahipti. 
    Bizim Osmanlı İmparatoluğu gibi 1.Dünya Savaşı'ndan sonra yıkılan Habsburg İmparatorluğu Avusturya denince ilk akla gelenlerden biri. Tarihe ilgi duymayanlar bile en azından Muhteşem Yüzyıl'da Kanuni'nin ağzından epeyi bir duymuşlardır bu imparatorluğu ve özellikle imparatorları Ferdinand'ın ismini. Habsurg Ailesi 900'lerde piyasaya çıkmış, zamanla büyümüş ve tüm Avrupa'ya hükmeder olmuş. Avrupa'ya yayılmalarının esas sebebi kızlarını devamlı surette başka ülkelere gelin göndermeleri. Bizimle de epeyi bir kapışmaları olmuş. İşte bu ailenin izleri Viyana'nın her yerinde. 
    
    Habsburglar'ın kışlık sarayını görünce aklıma yazlık saray geliyor tabii ki. Onun bahçesinde de pazar kurulduğunu biliyorum. Bir miktar şehir dışına çıkarak, fakat şehre hakim raylı ulaşım sistemi sayesinde hiç zorlanmayarak Schönbrunn'a doğru uzanıyoruz. 
    Schönbrunn Sarayı, özellikle Kraliçe Sissi ile özdeşleşmiş. Kral Franz Joseph'in eşi Kraliçe Elisabeth'in, yani çokça bilinen ismiyle Sissi'nin en sevdiği mekanmış. 1950'lerde Romy Schneider'in canlandırdığı filmde hayat bulan ve bu filmle sempati kazanan Sissi'nin aslında huysuz ve huzursuz bir kadın olduğu, Joseph'e hayatı dar ettiği söyleniyor. Bavyera dükünün kızı olan, 15 yaşında evlenerek Viyana'ya gelen, saray hayatından hiç hoşlanmayan, saraydan çıkmak için her fırsatı değerlendiren, spora meraklı, güzelliğine düşkün Sissi'yi Avusturyalılar pek sevmezlermiş fakat onu turizm geliri yapmaktan da uzak durmamışlar. Şehrin her yerinde, afişlerde, panolarda, kitapçılarda, hediyelik eşya mağazalarında kraliçeyi görmek mümkün. İtiraf ediyorum bende de bir önceki seyahatten kalma Sissi biblosu var:) Bir de kardeşim üzerinde resminin bulunduğu kumaştan gözlük sileceği getirmişti:) Hayır yani, kadıncağız da hakikaten güzelmiş, vallahi her yere yakışıyor.
    
    Schönbrunn Sarayı, Unesco Dünya Mirasları listesinde yer alan etkileyici bir yapı. Bu sefer içine girmedik ama bir önceki seyahatten aklımda kalan en dikkat çekici yerlerden biri. Özellikle bahar ya da yaz aylarında Viyana'daysanız ziyaret listesine almalısınız. Mozart'ın 6 yaşında konser verdiği salonun da dahil olduğu etkileyici bir iç mekan ve rengarenk bir bahçe göreceksiniz. Hâttâ ziyaret listesine Schönbrunn'un hayvanat bahçesini de katarsanız şahane olacak. 
    Sarayın girişindeki Noel pazarı da çok iyiydi. Burada diğer gördüklerimizden farklı olarak sanatsal değeri daha yüksek el yapımı hediyelik eşyaların sergilendiği standlar vardı. Havanın soğuk olmasına rağmen burada epeyi bir vakit geçirdik. Canlı müzik, gösteriler vs. derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.    


    Viyana'nın Noel pazarları pek meşhur. Bizim orada olduğumuz tarihlerde daha yeni yeni kuruluyorlardı, sokaklar da henüz süslenmeye başlamıştı. Daha renkli günlerini yakalasaydık daha iyi olacaktı belki ama bu sefer de kalabalıktan sıkılma ihtimali vardı. Yeni hareketlenen ortamda bile kalabalıktan etkilendiysek yılbaşına doğru nasıl bir curcuna olur tahmin etmek zor değil. Ancak şurası kesin ki bizim gördüğümüzden daha da renklidir şu an Viyana. Hatta tüm Avrupa... 
    2017 Kasım ayındaki Viyana maceramız böyleydi. Kuzenlerin benim için hazırladıkları doğum günü toplantısıyla noktalandı. Çok mutlu ettiler beni. Farklı oldu, güzel oldu. 10 yıl önceki Viyana seyahatimizden harmanladıklarımla yazdım bu yazıyı. Zira hatırlamamak mümkün değildi. Viyana çok güzel bir şehir. Yine gitsem, günlerce gezsem bıkmam. Görülecek yerleri o kadar çok ki, anlattıklarım devede kulak misali. Yalnız burada bir parantez açmak isterim, Viyana'yı çok seviyorum ama Avusturyalılar'ı bir türlü sevemedim. Burnu büyük ve soğuk insanlar olduklarını düşünüyorum. Birçok ülke ve şehir gezdim, her yerde insanlarda sevecek bir şeyler buldum, burada bulamadım. Hani pek çok açıdan yakınlık olarak Almanlar'a bakıyorum, onlar böyle değiller. Daha nazikler. 10 yıl önce de aynı soğukluğu hissetmiştim, bu yıl da aynı şekilde hissettim. Ama bu durum Viyana'yı yeniden görme isteğimin önüne geçmiyor tabii ki. Ben bir turistim. Gezmeyi, öğrenmeyi seviyorum. Avusturya insanı da benim için bir deneyim. Kim bilir? Belki bir gün Viyana'yı tekrar görme fırsatım olur. O zaman belki daha sevecen insanlarla karşılaşırım ve olumsuz fikirlerimden vazgeçerim:) Belli mi olur?