7 Aralık 2010 Salı

GENÇLERİ ANLAMAK


    
    Geçtiğimiz hafta sonu polisten dayak yiyen, yerlerde sürünen üniversite öğrencilerinin fotoğraflarını gördünüz mü? Ben gördüm. İçim acıdı. Neymiş? Başbakanın rektörlerle buluşmasını protesto etmek için toplanmışlar. Bu mudur? 
Ne yapmışlar ki bu kadar şiddeti hak edecek? Merak ediyorum gencecik insanlara acımadan vururken, biber gazı sıkarken çocukları, kardeşleri akıllarına gelmedi mi acaba? Üniversite öğrencisi dediğin kaç yaşında olabilir ki? 18-25 arasıdır ortalama. Birazcık da olsa psikolojiden anlayanlar bu yaş gurubunun henüz yetişkinliğe erişmediğini; dünyayı değiştirme, bir şeyleri düzeltme heyecanıyla hareket edebildiğini; yetişkinlerde artık kaybolmaya başlamış olan cesarete fazlasıyla sahip olduğunu bilir. Adı üstünde "delikanlı"dır onlar. Önemli olan kimseye zarar vermemektir. Üniversite öğrencisi düşünmelidir, okumalıdır, konuşmalıdır, gerekirse protesto etmelidir. Bundan niye bu kadar rahatsız oluyoruz? Kimseye zarar vermemek kaydıyla yapılan bu eylemler demokrasinin gereği değil midir? Çocuklarına, gençlerine sahip çıkmayan aileleri kabul edemiyorum. Kendisi gibi düşünmeyen gençliği gözardı eden bir devlet yapısına da çok ama çok üzülüyorum.



12 Ekim 2010 Salı

KABARIK ETEK İSTİYORUM...

    Mad Men... Bugünlerde bu diziye taktım. Baktım ki senelerdir Emmy ve Golden Globe ödüllerini topluyor, "vardır bir hikmeti" deyip eski bölümlerinin hepsini arka arkaya seyrettim. Yeni sezonu da e2'den takip etmeye başladım. Gerçekten hoş bir dizi. Reklamcılık sektörü üzerinden 1960'lı yılların Amerika'sını anlatıyor. Nostalji modası onlarda da revaçta olsa gerek ki dizi bana bizdeki Hatırla Sevgili'yi hatırlattı. 1950'lerin sonu 60'ların başından itibaren Amerika'da gelişen olaylar takip edilebiliyor dizide. Örneğin Marilyn Monroe'nun ölümü, Kennedy suikasti gibi...
   Dizinin baş karakteri Don Draper'ın karizması (Jon Hamm) ayrı bir yazı konusu olacak denli üst seviyelerde geziyor ama ben şimdi ondan bahsetmeyeceğim:))) Bahsetmek istediğim konu kostümler, dekor ve bunların bana hatırlattıkları... Dizi, seyredeni alıp o yıllara götürüyor sanki. Her eşyaya ayrı ayrı takılıyorsun. Müthiş bir sanat yönetimi... Hele o elbiseler, hele o elbiseler... Başrollerdeki çift özellikle yakışıklı ve güzel seçilmiş olsa gerek, çünkü her giydikleri üzerlerine çooook yakışıyor. Kostümlerin hakkını veriyorlar yani. Zaten yanılmıyorsam dizinin kostümleri Amerika'da kadın ve erkek modasını oldukça etkilemiş. 
   60'ların modası deyince akla neler mi geliyor? Bir kere kabarıııık, muhteşem etekler... renk renk elbiseler, şapkalar... kalem etekler... eldivenler... dalgalı saçlar... erkeklerde takım elbise, ince kravatlar ve tabii ki fötr şapkalar... Ne kadar zarif, ne kadar hoş. O yıllarda bu dizidekiler kadar şatafatlı olmayabilir ama yine de bu tarz bir giyim varmış. Eski fotoğraflara baktığımızda bunun örneklerini görebiliyoruz zaten. Ve ben o fotoğrafları gördüğümde ne kadar salaş giyindiğimi tekrar tekrar hatırlıyorum. Mesela pantolonu çok kullanıyoruz. Özelikle de kot pantolonu. Halbuki elbise kadınlara ne kadar çok yakışıyor. Fötr şapka desen tarihe karışmak üzere:) Kabul ediyorum bu kıyafetleri taşımak zor. Kolayca giyip çıkarabileceğimiz, içinde kendimizi rahat hissedebileceğimiz, rahatça yıkayıp kurutabileceğimiz pratik giysiler giymek istiyoruz. Ama düşünüyorum da artık çamaşır makinamız var, çok iyi ütülerimiz var, suyumuz var, elektiriğimiz var.  Hatta kuru temizleme dükkanlarımız bile var. Peki ne yok? Ruhumuz yok:) 50 yıl öncesinin zarafeti, sabrı yok... Tembeliz tembel... Hadi kendi adıma konuşayım tembelim tembel:)) Ama bundan sonra daha zarif olmaya çalışacağım:) Hatta geçen gün kendime şapka aldım:) Gerçekten!!!





18 Haziran 2010 Cuma

VUVUZELA DEDİN DE...




   Malum bugünlerde bir Vuvuzela tartışmasıdır gidiyor. Çoğunluk Vuvuzela sesinin (Daha doğrusu gürültüsünün) futbol zevkini öldürdüğü düşüncesinde…  Dünya Kupası maçlarını stadyumda seyredenler açısından durum tam bir işkencedir muhakkak. Ama bence Vuvuzela yasaklanmamalıJ Çünkü dünya yalnızca bizden ibaret değil. Her ülkenin, her coğrafyanın kendine özgü kuralları, gelenekleri, ritüelleri, yaşam şekilleri var. Bu yıl Dünya Kupası’nın Güney Afrika’da oynanmasına karar verilirken bu durum göz önüne alınmış olmalıydı. Kim ne derse desin, televizyonda dans eden, gülen, eğlenen, ellerindeki o acayip boruları öttüren insanları görmek hepimizi gülümsetmiş olmalı… Bu olay bana başka bir Afrika ülkesinde yaşayan çok farklı insanları hatırlattı.
   Geo dergisinde (2010-Ocak) çok ilginç bir konu okumuştum. Kongo Cumhuriyeti’nin başkenti Brazaville’de “Sapeur” denen bir gurup insanı anlatıyordu bu yazı. Özellikle gecekondu mahallesi Bacongo’da yaşayan bu insanlar, onca fakirliklerine rağmen son derece pahalı, şık ve rengarenk kıyafetlerle gezmeyi iş edinmişler. Diğer tüm ihtiyaçlarını geri plana atarak… Fransa’nın kolonisi oldukları dönemlerde başlamış bu alışkanlık. Fransa’da okuyan veya çalışan Kongolular şık takım elbiselerle, bastonlarla, pipolarla, şapkalarla dönüyorlarmış memleketlerine.  Ve taklit edilmeye başlamışlar. Durumun bugün bile devam etmesinin altında, kötü talihlerine rağmen kaderlerinin efendisi olma duygusu yatmaktaymış. “Yıkılmadım ayaktayım” durumları yani… Fransa’dan gelen marka elbiseler, ayakkabılar, şapkalar için her ne olursa olsun para ayırır ve onları kapısı bile olmayan kerpiç evlerinin yoksulluğunda müthiş bir özenle korurlarmış.  Yıkar, ütüler, böceğe ve küf kokusuna karşı ilaçlarlarmış. Öyle ki ünlü bir Sape “Bir çeyrek saat Sape olmak uğruna açlık bile çekilir” diyerek durumu özetlemiş.
    Sadece şık giyinmekle bitmiyor Sape’nin işi. Hepsi kendine göre jestler edinmek durumunda. Şemsiyle gezmek gibi, pipoyu ya da puroyu (yakmasa da) havalı şekilde kullanmak, kendine özgü yürüyüş tarzı geliştirmek gibi… Çoğu, Sape ruhunun kendisini ayakta tuttuğunu söylüyor. Gittikleri her yerde itibar görüyorlar, alkışlanıyorlar. Para karşılığı düğünlerde boy gösteriyorlar ve bu durum düğün sahibi için bir prestij meselesi oluyor. Hatta öyle ki Fransa kaynaklı bir gelenek yaratmış olan Fransa hayranı bu insanlar, Fransa’ya karşı kazanılan bağımsızlığın yıldönümlerinde düzenlenen törenlerde bile ön saflarda yer alıyorlarJ Bu da böyle bir gelenek işte. Bize ne kadar tuhaf gelse de bu insanlar gerçek. Tüm yoksulluklarına inat hayatı yaşanılır kılmaya çalışan… Kendi geliştirdikleri tuhaf gayeye ulaşma yolunda sıkıntılarını unutmaya çalışan… Diyeceğim o ki dünyada yalnız değiliz. Bizden başka çok farklı hayatlar var. Bırakınız çalsınlar vuvuzelayı çılgıncaJJJ
   




(NOT: Fotoğraflar Hector Mediavilla'nın internet sitesinden alınmıştır. Ki kendisi Sapeur çevresini fotoğraflayan İspanyol fotoğrafçıdır:)

23 Nisan 2010 Cuma

OLMASA MEKTUBUN...

   Cemal Süreya,  günlük tarzında yazdığı “Günler” adlı kitabının bir bölümünde “mektup” konusuna da değinmiş. Yaşım icabı olsa gerek, konuyla ilgili satırları okuyunca yine maziye dalıverdim(!) “Ah! Ah! Eskiden ne güzel mektup yazardık, mektuplar alırdık” diye düşünürken buldum kendimi. Gerçi bu konuda çevremi şöyle bir yokladığımda en hevesli şahsın bizzat kendim olduğunu fark ettim ama olsun!!!
    Ben yazmaya meraklıydım. Günlük tuttuğum gibi bir de mektup alışkanlığım vardı. Olayın “aşk mektubu” ile başladığını söyleyebilirim:) Bizim zamanımızda öyle Facebook’ta “ilişkisi var” şeklinde ileti yayınlayıp, yanına da kalp kondurma durumumuz yoktu:) O şekilde bir imkan olsa bile onu ilan edecek ataklığımız, rahatlığımız yoktu. Zaten “çocukluk aşkı” dediğim de karşılıklı bakışıp, kızarıp-bozarıp,  tüm sınıfla konuşup da bir tek o çocukla konuşamamaktan ibaretti:) Eee! Biz de ne yaptık o durumda? Birbirimize karşılıklı notlar gönderdik. O notları saklamadığım için çok üzülüyorum şimdi. Alıp, okuyup hemen imha ederdim. Aman kimse görmesin! Sanki görseler ne olacak? 11 yaşındasın yahu! Ne saf, ne temiz ve kim bilir ne komik şeyler yazmıştık.
    Bir de uzun uzun yazdığım mektuplar vardı. Bazı büyüklerime mektuplar yolladım ve baktım ki cevap yollayan tek insan Büyükdedem:) Babamın dedesi. Bursa’da yaşıyordu. Zamanın sayılı üniversite mezunlarındandı. Bana güzel güzel cevaplar yazardı, öğütler verirdi. Arada bir de mektubun içinde para yollardı. (Mesela kardeşimin yazıyla çiziyle hiç işi olmadığı için bu imkandan yararlanamadı:)) Büyükdedemin bazı mektupları duruyor Allah’tan.
    Bayramlarda ve yılbaşında da tebrik kartı atardım. Bu özel günlerde çeşit çeşit tebrik kartı satılırdı kırtasiyelerde. Şimdiki gibi telefon mesajıyla geçiştirilmezdi iş. Özene bezene herkese uygun kart seçerdim. Üşenmezdim. Postaneye götürüp yollardım hepsini. Önceleri pul yapıştırılırdı zarflara. Sonra sonra zarfların “bızt bızt” diye seri şekilde geçirilerek damgalandığı makineler çıktı.
    Tabii ki bunlar beni kesmedi bir de mektup arkadaşı edindim. Van’da yaşayan ve yaşıtım olan bir kızdı. Zamanla iletişimimiz koptu ama bu arkadaşlık bana farklı bir yerde ve farklı şartlarda yaşayan insanlar hakkında çok şey öğretti. Aslında bu şekilde bir mektup arkadaşlığı çocuklarımıza çok şey kazandırılabilir. Ama hala sürüyor mu bu iletişim şekli bilmiyorum. Biz çocukken yapılan bir şeydi.
    Veee tabii ki çocukluktan çıktık, büyüdük. Ciddi bir erkek arkadaşımız oldu. Sevgili yaptık. Şansa bakın ki o sevgili askere gitti. 18 ay boyunca bana mektup yazma fırsatı doğdu:) Diyebilirim ki şimdi eşim olan Sayın Orhan Perker’i mektup manyağı yaptım:) Kıbrıs’ta askerlik yapıyordu ve Kıbrıs’la telefon görüşmesi yapmak çok zordu. Ben de dayandım mektuba. 2-3 güne 1 mektup düşecek şekilde çalıştım:) Öyle ki bazı devre arkadaşlarını “senin sevgilin ne güzel yazıyor, benimkinden hiç ses yok” şeklinde bunalıma soktuğumu ve ağlattığımı söyler eşim:) Bir de şöyle bir durum oluşmuş. Normalde askere giden mektuplar okunur ama benim mektuplarımı bir süre sonra okumadan vermeye başlamışlar. Muhtemelen "yine yazmış deli!" diye düşünüyorlardı:) Adamları bile bıktırmışım yani. Evliliğimi bir anlamda bu mektuplara borçluyum:) Çünkü görüşmek çok zordu, zaman uzundu. Aramızdaki tek bağ bu mektuplardı. İşte bu mektupları büyücek bir kutu içerisinde hala saklıyorum. Benim mektupların kutusu büyük olmasına büyük de, eşimin bana karşılık olarak yazdığı mektuplar daha küçük bir kutunun dibinde duruyor ancak:) Benim hızıma yetişmesi zordu doğal olarak:)
    Uzun zamandır mektup yazmıyorum, kart atmıyorum. Çoğumuz gibi. Oğlum doğduktan sonra onun için tuttuğum bir günlük var sadece. Teknolojiye uyduk, blog kullanıyoruz artık. Geçenlerde bir yerde okumuştum. Kalem ve kağıtla klasik şekilde yazı yazmak beyni geliştiriyormuş halbuki. Klavye ile değil yani. Arada bir eski alışkanlıklarımıza geri mi dönsek acaba? Şöyle bir düşündüm de benim mektup yazmayla ilgili ne güzel anılarım varmış.




8 Ocak 2010 Cuma

UFAK BİR HATIRLATMA

   Çocukları ve gençleri çok severim. Küçük çocuklardan rahatsız olmam, gençlerle iyi anlaşırım. Gençleri hemen yargılayan insanlardan değilimdir. Öncelikle onların yaşındayken neler hissettiğimi, ne tür davranışlarda bulunduğumu hatırlamaya çalışırım. Bu şekilde empati kurmama rağmen günümüz gençlerinde tahammül edemediğim bir davranış var. Tam olarak "gençlerimizin" demeyeyim de, gençliğe adım atan ortaokul-lise çağındaki çocuklarımızın birbirlerine hitap şekilleri, birbirlerini tanımlama biçimleri çok korkunç. Herhangi bir okulun yakınından geçerken veya Facebook gibi paylaşım sitelerinde veyahut yakın çevrenizde muhakkak rastlamışsınızdır arkadaşına "gerizekalı" diye hitap eden bir genç kıza veya delikanlıya. En basit bir cümle içinde bile kullanıyorlar bu sözcükleri. O kadar ağızları alışmış. Ben arkadaşı için "gerizekalı, beyin özürlü, spastik, down sendromlu" tanımlarını aynı cümlede kullananına rastladım. Dehşete düştüm. Şu kelimeleri yazarken bile nasıl rahatsız olduğumu tarif edemem. Kaldı ki bu sözcükleri çocuklarımızın ağzından duymak çok ama çok nahoş bir durum. Kesinlikle hazmedemiyorum.
   Bana kalırsa bu gibi durumlarda anne ve babalara çok iş düşüyor. Çocuklarımıza arkadaşları için bu tip benzetmelerde bulunmamaları gerektiğini, kendilerine söylenmesine de izin vermemelerini öğretmeliyiz. Özellikle "özürlü, spastik, down sendromlu" gibi sözcüklerin ne anlama geldiğini, bu rahatsızlıklara sahip insanların bu durumu kendilerinin istemediğini, herkesin bir engelli adayı olduğunu, onların çocuklarında da bu tip rahatsızlıkların görülme olasılığının olduğunu, "spastik" tabir edilen "Cerebral Palsy" hastalarının çoğunda zeka geriliği olmadığını, kendimizi engelli vatandaşlarımızın yerine koyarak düşünmemiz gerektiğini anlatmalıyız. Tabi öncelikle biz öğrenmeliyiz belki de. Bırakın gençleri, çoğu yetişkinin bile bunları düşünmediğini biliyorum. Ama düşünmeliyiz. Çocuklarımıza da öğretmeliyiz. Gün geçtikçe bizlere has "merhamet" gibi, "saygı" gibi güzel özelliklerimizi yitiriyoruz. Duyarsız bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Halbuki ne kadar basit, birazcık vaktimizi ayırıp çocuklarımıza bu konularda bilgi vermek. Unutmayalım ki bugün biz çocuklarımıza yeterli ilgiyi göstermezsek, yarın bu durumdan etkilenecek olanlar onlardır.