31 Aralık 2013 Salı

MUTLU YILLAAAAAR!!!


           

          2014 tüm sevdiklerime, iyi yürekli ve dürüst herkese güzelliklerle gelsin!                            Paket bu gece açılıyor, siz ne isterseniz o çıksın içinden:) 
YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN!









25 Aralık 2013 Çarşamba

BİR OYUN... BİR FİLM...


    Geçtiğimiz hafta sonu bir tiyatro oyunu, bir sinema filmi izleme fırsatı buldum. 
    Cumartesi günü, Ürgüp'te yaşayan ve İstanbul'a ziyarete gelen arkadaşımla buluştuk, önce güzel bir yemek yedik ve arkasından Moda Sahnesi'nde                 "Bütün Çılgınlar Sever Beni" isimli oyunu izledik. Arkadaşım, büyük şehir etkinliklerinden uzak olduğu için, İstanbul'a geldiğinde zamanının yettiğince sinema, konser, tiyatro vs. ziyaretlerinde bulunmayı tercih ediyor. Bu kez de öyle oldu ve hem güzel bir oyun izlemiş olduk, hem de birbirimizle hasret giderdik. 
    Bütün Çılgınlar Sever Beni, Stefan Tsanev'in yazdığı, Kemal Aydoğan'ın yönettiği tek perdelik bir komedi. Oyuncular Mert Fırat, Aslı Tandoğan ve Volkan Yosunlu... Evlilik, aldatma, şüphe, kadın-erkek ilişkileri, dostluk üzerine kurulu bir oyun.   
  Kısaca bahsedecek olursak: Güzel ve narin arp sanatçısı Maria ile evli olan Yosif, karısının onu aldattığından şüphelenmektedir. Aslında bu konuda elinde ipucu yoktur ama Yosif kimsenin kusursuz olmayacağına inanmaktadır. Karısının kendisini aldatıp aldatmayacağını öğrenmek için eski dostu Angel'dan yardım ister. Angel, Maria ve Yosif'i tanıştıran kişidir. Yosif'in tam tersine son derece naif, romantik ve iyi niyetli bir insandır. Yosif'in ısrarları sonucu Maria'yı ayartmayı kabul eder. Sonrasını anlatmayayım. Devamı Moda Sahnesi'nde efendim... 
    Aslında benim tiyatroyla pek aram yoktur. Büyük ustaları seyretmeyi severim muhakkak. Ama onun dışında özellikle aramam. Fakat neden? Bunun niye böyle olduğunu düşündüm ve buldum:) Ben tiyatro oyunlarında geriliyorum. Çok etkileyici değilse kendimi oyuna veremiyorum çünkü sahneye ben çıkmışım gibi heyecanlanıyorum. Bunu ilk defa burada itiraf edeceğim, oyuncular repliklerini unuturlarsa, ya da başka aksilikler olursa diye onların yerine ben heyecanlanıyorum:) Vallahi de billahi de böyle hissediyorum. Çok saçma değil mi? Sanırım empati yeteneğim haddinden fazla gelişmiş:) Normal bir durum değil yani. Tiyatroda diken üzerinde oturuyorum, sinemadaki gibi koltuğa yayılıp keyip çatamıyorum. Bir de şunu anladım, fonda müzik olmamasından ya da az olmasından hoşlanmıyorum. Görüntülere müzik eşlik etmeli gibi geliyor bana. Tuhaf bir durum yani. Hal böyle olunca tiyatro konusunda zevkine güvenilmez bir insan olabilirim demeye getiriyorum. Tiyatro kritiği yaptığımda okuyun ama çok ciddiye almayın beni:) Aslında seyretmesem bile tüm oyunları takip ederim, nerede ne var bilirim, kim oynuyor bilirim, kim yazmış bilirim, beğeneceğimi düşündüğüme ya da Orhun'un görmesini istediklerime gitmeye çalışırım. Bazen de böyle arkadaş teklifiyle giderim ama onun dışında sıkı bir tiyatro izleyicisi değilim. Bana oyun beğendirmek zordur ama bu tamamen benim gıcıklığımdan kaynaklanıyor, kabul ediyorum. Örneğin ben bu oyuna 10 üzerinden 7 veriyorum ama o gün salondakiler 10 üzerinden 9 verdiler bence:) Anlatabiliyor muyum? :) 
    Biraz kafa karıştırmış olabilirim, oyunculara değinip bağlayayım ben en iyisi. Öncelikle Mert Fırat'ı seyretmek çok keyifliydi. Genelde duygusal rollerle tanıdığımız Mert Fırat komediye de çok yakışıyormuş. Tiplemesi şahaneydi. Çok enerjikti, oyunu alıp götüren isimdi. Volkan Yosunlu'yu ilk defa seyrettim. Herkes Mert Fırat'tan bahsediyor ama Volkan Yosunlu da "saf, romantik, naif mimar Angel" rolünde çok iyiydi. Aslı Tandoğan ise biraz daha anlaşılır olmalı diye düşünüyorum. Şahsıma dair derin analizlere girerek konuyu dağıtmış olsam da, tavsiye edebileceğim bir oyun. Keyifli, eğlenceli.


Kadıköy Moda Sahnesi'ne gelecek olursak... İlk defa gittim. Malum ben Beylikdüzü'nde yaşıyorum.         Arada epeyi bir mesafe var ama ilgimi çeken oyunlar olduğunda tekrar giderim. Eski Moda Sineması'nın yerine yapılmış. 3 salondan oluşan küçük, sıcak bir kültür merkezi. Cıvıl cıvıl Bahariye Caddesi'nde yer alıyor. Bulunduğu pasajın girişinde sahaf bile var. Bilet fiyatları uygun. (Yalnız, koltuk yerine sandalyelerin olması pek hoşuma gitmedi. Üzgünüm ama rahat değildi. Oyunlar ve filmler iyi olduğu sürece katlanılabilir bir durum tabii bu).                 Moda Sahnesi'ne hayırlı, uğurlu etkinlikler diliyorum.




    Pazar günü de Hobbit: Smaug'un Çorak Toprakları'nı seyrettim. Hobbit Hobbit'tir, tavsiye edecek halim yok:) Fakat belirtmek istediğim şeyler var. Geçen sene Hobbit 1'de uyuduğumu yazmış ve hafif de olsa tepki almıştım:) (Burada). Bu sefer uyumadım dostlar! Bu sefer beğendim. Cin gibi gözlerim açık seyrettim:) Ama kabul edin Hobbitseverler, bu film kesinlikle ilkinden daha iyiydi. Tamam geçen sefer sinemaya zaten uykulu gitmiştim ve 3 boyutlu seyretmemiştik ama yine de birincisi yavandı, çocuk masalı gibi bir şeydi. Hobbit 2 kesinlikle daha hareketli. Bir de LG 3D IMAX zamazingosuyla seyredince filmin büyüsüne kapılmamak elde değil.                         Daha doğrusu görüntülere kapılmamak elde değil. Tamamen görsellik üzerine kurulu bir film. Universal Stüdyoları eğlence parkındaki oyunları hatırlattı. Tamamen karanlık olsa, diğer seyircileri görmesen, koltuklar hareketli olsa, sağdan soldan dumanlar sular vs. gelse, al sana Universal eğlence parkı... Sevenleri zaten kaçırmazlar da, gündemden uzaklaşmak, farklı dünyalara dalmak isteyenler de muhakkak görsün derim ben. 

NOT: Hobbit'ler başımızın tacı ama Elfler de çok karizmatikler yahu:) Evangeline Lilly şahane bir elf olmuş. Belirtmeden geçemeyeceğim.









22 Aralık 2013 Pazar

"MİRO İSTANBUL'DA" DEDİK AMA...



    Efendim geçtiğimiz günlerde "Miro İstanbul'da" demiştim ve gezdiğim sergiyi bir güzel anlatıp, tavsiye etmiştim ya hani? (Burada) İşte onu unutun. Zira sergi iptal edildi. Ben ne gezmiş olayım, ne de tavsiye etmiş olayım en iyisi. Madem tavsiye ettik, serginin iptalini de duyurmak zorundayım. Gerçi duymayan kalmamıştır sanırım çünkü olay basında epeyi yer aldı.
    Peki sergi niye kapandı? 
    Merkezi Barcelona'da bulunan Miro Vakfı, 20 Kasım tarihinden beri Tophane-i Amire'de devam eden sergide yer alan birçok eserin sahte olabileceği bilgisini, sergiyi düzenleyen KÜLT Organizasyon'a ve MSGSÜ Rektörü'ne bir mektupla bildirmiş. Çünkü eserlerin sahte olduğu bir şekilde fark edilmiş ve vakıfa iletilmiş. Önümüzdeki günlerde, sergideki eserler konusunda  vakıf tarafından değerlendirme yapılacakmış. Koleksiyonun sahibi ARETE Sanat Galerisi olanları kabul etmiyor tabii ki ve vakıftan sahteciliği belgelemesini istiyor. Kısacası geçmiş olsun! 
    Yahu nasıl oluyor bu işler anlamıyorum. Sahteler ne ara karışıyor? Neden karışıyor? Sergiler hangi ciddiyetle düzenleniyor? Sahtecilik varsa zaten kötü ama öyle bir durum yoksa, olmayan bir durum yüzünden karalama yapmak kolay mı?Yemin ediyorum dünyanın çivisi çıktı. Ülkenin çivisi zaten çıkmıştı. 
    Sergiyi anlattığım yazıda Miro'dan bahsederken "... 80'li yaşlarında ise bazı tuvallerini yakmış ve 'Onları sanatsal ve profesyonel sebeplerle yaktım. Ortaya çıkan malzeme çok güzeldi. Aynı zamanda tuvallerimin servet değerinde olduğunu söyleyen insanlar için yaktım. Üzgünüm ama insanlar tuvalleri değil dolarları görüyorlar' demişti" şeklinde bir aktarma yapmıştım ya hani? Haklıymış Miro... Vallahi haklıymış...



20 Aralık 2013 Cuma

BUGÜNLERDE...


    Yaklaşık 1,5 ay süren sıkıntılı, ağır bir dönemin ardından anneannemi kaybettik. İkiyüzlü olmayacağım, yakın bir anneanne-torun ilişkimiz yoktu. Olmasını çok isterdim, hep eksikliğini çektim ve bunu artık bir yetişkin olduğumda belirtmekten kaçınmadım. Olabilir... Hayat... Şartlar... İnsan yapısı, huyu suyu... Fakat her şeye rağmen anneannemin ölümüne çok üzüldüm. Tahminimden fazla üzüldüm. Ama içim rahat. Son yıllarda ve son günlerde yaşlılığın getirdiği eksileri azaltmak için elimden geleni yaptım. O da farkındaydı ve bunu da belirtti.
   1,5 aydır ağır hastaydı anneannem. Sonucun ne olacağını bildiğimiz ancak yine de hayal edemediğimiz, şaşkın günler yaşadık ailesi olarak. Bilen bilir böylesi dönemi. Ortama nasıl ölüm havasının sindiğini, belirsizliğin hakim olduğu günlerin arka arkaya geldiğini, sıkıntısına şahit olduğun insanın rahata kavuşmasını isterken aslında o sıkıntının ancak bir yolla yok olabileceği ve o yolun seni üzeceğini... Bilen bilir. Ve herkes muhakkak yaşar. Bu süre içerisinde kısa vadeli planlar yapamadım, ufak tefek sosyal faaliyetlerde bulundum ama keyfine varamadım, kulağım telefondaydı, yediğimden içtiğimden bir şey anlamadım, iç sıkıntısıyla dolandım durdum. Ara ara anneanneme uğradım, moral vermeye çalıştım. Neticede... Her şey bitti. Ailemiz adına bir dönem bitti. 
    Cenazeye Bodrum'dan gelen kuzenim, yanında 3,5 aylık bebeğini de getirdi. Pazartesi gününden beri buradalar. O küçücük şey ortamın hüznünü dağıtma rolünü üstlendi bilmeden. 2013 yılında aile büyüğümüzü kaybettik diye düşünürken, bebeğimizin de bu yıl doğduğu geldi aklıma. Hayat devam edecek. Yine eksileriyle, artılarıyla, üzüntüsüyle, sevinciyle bizi şaşırtacak. Bu yıl işte tam böyle bir yıl oldu bizim için. Bunları her kayıbın ardından gelen o tuhaf duygularla yazıyorum. Sosyal medyayı eğlence için kullanırım genelde. Fazla dökülmem, kimseyi sıkmak istemem. Bu sefer böyle olsun. Birkaç güne toparlıyorum...





 

12 Aralık 2013 Perşembe

MİRO İSTANBUL'DA...


    20.yy'ın önemli sanatçılarından Miro, baskı resimleriyle 19 Ocak 2014 tarihine kadar MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde bizlerle olacak. Önceki gün, İstanbul'a yılın ilk karı yağarken ziyaret ettim. Dışarıda buz gibi bir hava varken Tophane-i Amire'nin etkileyici atmosferi içerisinde renk renk Miro eserlerine dalıp gitmek keyifliydi doğrusu.


    1893 Barselona doğumlu Miro, 20.yy'ın en önemli sanatçılarından biri. Gençliğinde ailesinin baskısıyla sanat eğitimini bırakıp memur olarak çalışmak zorunda kaldığında, sinir krizleri geçirip bunalıma girecek kadar tutkulu bir sanatçı. Neyse ki bu olaydan sonra ailesinin desteğini alıp tamamen resme odaklanabilmiş. Sadece resim mi? Hayır. Aynı zamanda heykel, seramik, tahta oymacılığıyla da uğraşmış. Edebiyata ve şiire de oldukça düşkün. Miro'yu sanatsal açıdan en çok besleyen şeylerden biri de şiir. Ki Tophane-i Amire'deki sergide, şiirin sanatçının eserleri üzerindeki etkisinin sıklıkla vurgulandığını göreceksiniz.



    20'li yılların sonuna doğru kışları Paris'te, yaz aylarını Katalonya'da geçiren Miro, 20.yy.'ın canlı sanat ortamında Empresyonizm, Kübizm, Fovizm gibi akımlardan etkilense de zaman içerisinde kendine özgü neşeli, çocuksu, renkli işaret ve sembollerden oluşan tarzını yarattı. Ona göre resim "mağara adamlarının çizimlerinden beri çöküş içinde" idi. Bu yüzden saf, içten, çocuksu, aynı zamanda büyülü eserler üretti. Her ne kadar "Geceleri hiç düş görmem. Ama atölyeme girmeyivereyim hemen dalarım düşlere" dese de kendini sürrealist ressamlar arasında görmeyen Miro, aslında tüm sanat akımlarına karşı mesafeliydi. 




    "Kararlı olduğum şey, resim sanatında yıkıcı olmak. Beni asıl ilgilendiren işin ruhu. Herhangi bir okul ya da sanatçıyla ilgili değilim. Kolektif bir bilinçaltından fışkıran anonim bir sanat ilgilendiriyor beni. Bir sokakta yürür gibi resim yapıyorum. Bir tuvalin karşısında dikildiğimde ne olacağını asla bilmiyorum, ortaya çıkan şeye benden daha çok kimse şaşıramaz".


    Tüm dünyada eserleri sergilendi. 20.yy. sanatına damgasını vurdu. Eserleri ülkemize kadar geldi. Fakat o, bu ünden hiç hoşlanmadı. Bir zamanlar maddi sıkıntı içerisinde çok az yemek yiyebildiği için açlık çektiği günlerde daha mutluydu. Çünkü açlık onun sanatını besliyordu. 20'li yılları anlatırken "Bütün gün hiçbir şey yemeden eve gelir ve duygularımı kağıda aktarırdım" demişti. Açlık, şiirler yazmasına sebep olmuş, resimlerini etkilemişti. 80'li yaşlarında ise bazı tuvallerini yakmış ve "Onları sanatsal ve profesyonel sebeplerle yaktım. Ortaya çıkan malzeme çok güzeldi. Aynı zamanda tuvallerimin servet değerinde olduğunu söyleyen insanlar için yaktım. Üzgünüm ama insanlar tuvalleri değil, dolarları görüyorlar" demişti. 



    İşte bu ilginç sanatçının baskı resimleri, görmek isteyenler için İstanbul'da. Özellikle "baskı resimler" diye belirtiyorum. Tuvaller yok, sonra hayal kırıklığı olmasın:) Çocuklar için atölye çalışmalarına özellikle önem verilmiş. Birçok okul sergiyi ziyaret etti bile. Bu anlamda, küçük çocukları olanlar için sergiyi özellikle tavsiye ederim. 

    19 Ocak'a kadar Miro sizleri bekliyor efendim.



NOT: Bu yazıyı ilk defa okuyanlar için serginin iptal edildiğini bildirmek isterim . Ayrıntılar burada: "Miro İstanbul'da Dedik Ama...





3 Aralık 2013 Salı

LİNCOLN... GAYRİ RESMİ AMERİKAN TARİHİ...



   
    818 sayfalı Lincoln'ü yeni bitirdim. Uzun zamandır elimde sürükleniyordu. Okuduğum kitabın kalın olmasından asla şikayet etmem ama konunun ağırlığı  ve çevirinin iyi olmaması nedeniyle okudukça uzadı sanki. O kadar ki araya ufak tefek başka kitaplar kattım. Başladığım bir kitabı yarım bırakmak da adetim değildir, muhakkak bitirmem gerekir. 
    Velhasılıkelam... Lincoln'ün başkanlık sürecini ve Kuzey-Güney savaşı sırasındaki tutumunu uzun uzun anlatan yazar, özünde, Lincoln'ün Amerikan birliğininin dağılmaması için -kendisinden beklenmeyecek bir şekilde- nasıl sessiz ve derinden çabaladığını, en nihayetinde bunu başardığını ve Kuzey- Güney ayrılığına son verdiğini, bugünkü Amerika'nın ona çok şey borçlu olduğunu, bu anlamda Washington'dan bile önemli bir başkan olduğunu amaaaa birkaç serseri yüzünden      b..k yoluna gittiğini anlatmak istemiş. 
Olay budur.
Bir de ufak bir hatırlatma: Bugün bile Lincoln'ün hayaletinin Beyaz Saray koridorlarında, odalarında gezdiği söylenir. 
Toprağın bol olsun Lincoln, bu aralar çok meşgul ettin beni:)


Hamiş: Fotoğrafta görüldüğü üzere yayınevinin ismi bile okunmuyor. Kapak basımı hatalı. Korsan kitaplara benziyor. Ama değil. D&R'dan ısmarladığım ciltsiz kitaplardan. İlk defa bu kadar kalitesiz geldi:( Normalde D&R internet satışından memnunum.





27 Kasım 2013 Çarşamba

ANİSH KAPOOR İSTANBUL'DA


   
Çağdaş sanatın yaşayan en büyük ustalarından Anish Kapoor'un eserleri 10 Eylül'den beri Sabancı Müzesi'nde sergilenmekte. Sergiyi çok daha önce gezmek istememe rağmen ancak geçtiğimiz hafta sonu ziyaret edebildim.   Ve çok beğendim, çok etkilendim. Beni tanıyanlar heykel sanatına olan hayranlığımı bilirler. Klasik, çağdaş ayırt etmeksizin ilgilenirim. Bu yüzden Anish Kapoor gibi önemli bir sanatçının eserleri İstanbul'a gelince görmemek olmazdı.
   

    Anish Kapoor, Hint asıllı İngiliz heykel sanatçısı. (Aynı zamanda ressam olduğunu da söylüyor ve son zamanlarda resim sanatına ağırlık verdiğini belirtiyor).             Çağdaş sanatın en önemli isimlerinden. İngiltere Kraliçesi tarafından Sir ünvanı ile onurlandırılmış bir Kraliyet Akademisi üyesi. Tüm dünyada eserleri sergilenmekte. Çağdaş sanatla ilgilenmeyenler bile Chicago Millennium Park'ta yer alan devasa çelik "Bulut Geçit" ve 2012 Londra Olimpiyatları için yaptığı "Arcelormittal Orbit" heykellerine aşinalar. 
   
Fonda İstanbul Boğazı... Muhteşem...

    Evet, devasa boyutlarda eserler üretiyor Kapoor. Ve her tür malzemeyi kullanıyor. Hareketleri çalışmaları da var; Sabancı Müzesi'nde görüldüğü üzere sabit, ağır ve yalın eserleri de... Bazen bir taş ustası gibi çalışıyor; bazen bir mimar, bazen de bir mühendis gibi... Bir röportajında şöyle söylüyor: "Heykel dediğimiz şey fizikseldir. İzleyiciyle fiziksel ilişki kurabilecek, harikalar içerebilecek bir heykel oluşturmak mümkün mü? Bence 'evet' ". 



    Tam da tanımını yaptığı heykellerden bir kısmı şu sıralar Sabancı Müzesi'nde sergileniyor. Tümsekler, yarıklar, girintiler, çıkıntılar, oyuklar ve renkle oluşturduğu illüzyonlar seyredeni içine alıyor, harikalar içeriyor. Dokunma isteği uyandıran çalışmalara dokunmak, hatta bir noktaya kadar yaklaşmak dahi yasak olduğu için fiziksel ilişki konusunda sıkıntı olsa da; düşünsel ve görsel anlamda tam bir ziyafet sunuyor bize Kapoor'un eserleri. Anish Kapoor'un renkle, büyüklükle, optik illüzyonlarla izleyicide politik ve varoluşsal çağrışımlar yarattığı; aynı zamanda son derece yalın görünen formlarla düşünmeye yönelttiği belirtiliyor. Katılıyorum. Sergide hissettiğim tam olarak buydu. Her eserin karşısında, çevresinde belli bir vakit geçirerek hislerimi, düşüncelerimi, beğenimi sorgulamak bana çok iyi geldi. 




   


    İstanbul'daki sergide birçok eseri ilk kez sergilenmiş sanatçının. Bu açıdan, bu sergi önemli. İstanbul'un surlarından esinlenerek mermer, granit, kum taşı, oniks gibi malzemelerden oluşan çalışmalara ağırlık vermiş. Tabii bunlar oldukça büyük ve ağır çalışmalar olduğu için taşınmaları sırasında vinçler devreye girmiş. Tüm çalışmaları en uygun şekilde sergileyebilmek için müzenin bazı bölümleri yeniden dizayn edilmiş. Ki bu durum Sabancı Müzesi'ni daha önce de gezmiş olup, tanıyanların dikkatinden kaçmıyor ve saygı uyandırıyor. Duvarın içine yerleştirilmiş eserlerin önünde güvenlik görevlilerine "bu şimdi buraya nasıl yerleştirildi?" diye soran pek çok ziyaretçiye rastladığımı belirtmeliyim:) Kapoor, heykelin en iyi biçimde sergilenmesine son derece önem veren bir sanatçı. (Müzede yayınlanan video gösteriminde de görülüyor böyle olduğu). Sanatçı, bu anlamda müze yetkililerine teşekkür ediyor ve "Bir sokak lambasını bile kaldırmalarını istedik, kaldırdılar. Dünyanın başka hiçbir yerinde olmaz bu" diye ekliyor. Demek ki bu sergi -haklı olarak- çok istenmiş, çok emek verilmiş. Bize de Sabancı Müzesi'ne teşekkür etmek kalıyor. Bir de 65.kuruluş yıldönümü olduğu için sponsor olan Akbank'a...

   

    Sözün özü... İlgilenenler, görmek isteyip henüz fırsat bulamamış olanlar 2 Şubat'a kadar vaktiniz var. Her yerde serginin süresinin 10 Eylül-5 Ocak arası olduğu yazıyor ama zannediyorum 2 Şubat'a kadar uzatıldı. Şu adresten bilgi alınabilir. http://www.anishkapooristanbulda.com/
    Dikkatimi sergiye verdiğimden pek fazla fotoğraf çekemedim. Çekebildiklerimden ancak böyle küçük bir seçki yapabildim. Çok daha fazlası Sabancı Müzesi'nde efendim.









19 Kasım 2013 Salı

NAHİD SIRRI ÖRİK / TASTAMAM BİR YAŞAMDAN YAZAR ÇIKAR MI?


    Son kitabı Edebiyat Ölmelidir'de diyor ki Enver Aysever: "Yazarlık büyük bir noksanlık, yokluk, eksiklik -ne dersek diyelim- üstüne kurulur gibi gelir bana. Tastamam bir yaşamdan yazar çıkmaz". Katılıyorum. Ya da şöyle demeliyim belki, okuduğum yazarların hayat hikayeleri de oldukça ilgilendiriyor beni. İlgimi çekiyor.     O canım eserleri yazdıran itkiyi merak ediyorum. Eğer ilginç bir hayat hikayesi veyahut ufak da olsa ilginç bir ayrıntı öğrendiysem yazara dair, o yazarın eserlerine daha fazla yakınlaşıyorum. Tastamam, yavan bir yaşam sürdürmüş olan kişi etkileyici eserler veremez gibi geliyor bana da. Büyük yokluklar ya da trajediler değil kastım. Hepimiz sessizce kendi hayatlarımızı yaşıyoruz. Bu sırada kimlerle tanışıyoruz? Nasıl bir aileye sahibiz? Annemiz, babamız, kardeşimiz nasıl insanlar? Ya diğerleri? Akrabalar, arkadaşlar, öğretmenlerimiz? Kiminle, ne konuşuyoruz? Neler görüyor gözlerimiz her gün ve neyi duyuyor kulaklarımız? En önemlisi, tüm bunlardan nasıl etkileniyoruz? Her bir olay, görüntü, ses, temas... Nasıl izler bırakıyor ruhumuza? Şanslı mıyız? Şanssız mıyız? 
    İşte... Yazan, çizen, sanat üreten insanlar söz konusu olduğunda daha da dikkat çekici bir önem kazanıyor tüm bunlar. Ve "Turnede Bir Artist Öldürüldü" isimli romanı okurken bir bir düşüyorlar aklıma. Nahid Sırrı Örik'in yaşamını düşünüyorum. Az çok bilgi sahibiyim ama biraz daha araştırınca, sanatçının eserlerinin arka planında, yaşamına dair bir takım noksanlıkların ve farklılıkların izleri olduğunu daha fazla hissediyorum. 
   

    Nahid Sırrı Örik'in eserleri, roman karakterleri oldukça ilginç. İnsanların kötülükleriyle şekillenmiş, kötü dünyalar kurguluyor yazar. "Fazla normal insanlarla meşgul olmaktan hazzetmem" diyor. Bunun nedeni belki de diğer insanlara göre normal sayılmayan tavırlar içerisinde olmasından kaynaklanıyor. Berlin'de, büyükelçilikte çalışırken katıldığı bir opera gösterimine kadın kılığında gitmesi (ki Osmanlı dönemindeyiz), farklı cinsel eğilimlerini açığa çıkarıyor. Alman gazetelerinde alay konusu oluyor ve bu alaylı yaklaşım, birçok Avrupa ülkesini gezdikten sonra ülkesine döndüğünde de kendisini bırakmıyor, ölümüne kadar devam ediyor.        Telif hakları ödenmiyor, eserlerini basmaktan ve eleştirmekten kaçınanların olduğu bir ortamda hak ettiği yeri bulamıyor. Öyle ki Yusuf Ziya Ortaç "Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı, Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir" demeye kadar vardırıyor işi. 
   Osmanlı dönemini de görüyor, Cumhuriyet dönemini de... Babası çeşitli devlet kurumlarında mütercimlik ve hukuk hocalığı yapmış bir zat. Kendisi de Mekteb-i Sultani'ye, bir Fransız ve bir İngiliz okuluna gidiyor fakat hepsini yarım bırakıyor. Osmanlı zamanında farklı tavrıyla, Cumhuriyet'ten sonra ise eski Osmanlı yaşam tarzına olan bağlılığıyla dışlanıyor. Kısacası her iki zaman diliminde de yer bulamıyor kendisine. Hayatının son yıllarını maddi zorluklar içerisinde geçiriyor.
    Nahid Sırrı 1960 yılındaki vefatının ardından uzunca bir süre, neredeyse tamamen unutuluyor. 90'lı yıllarda tekrar keşfediliyor ve günümüzde de giderek artan bir ilgiyle eserleri yeniden basılıyor. "Sultan Hamid Düşerken" ve "Kıskanmak" film oluyorlar, "Eve Düşen Yıldırım" ise televizyoncuların ilgisini çekiyor ve dizi haline getiriliyor. Sanatçının kaderidir ya bu... Ölümünden çok sonra hak ettiği değeri buluyor eserleri. 
   Ve kadınlar... Nahid Sırrı'nın kadınları... Aklından bin bir şeytani düşünce geçen, hem sevgililerine hem de rakibelerine acı çektiren, hırslı, kıskanç, cinsel arzuları kuvvetli kadınlar... "Kötü insanları anlatır" dedik ama "kötü niyetli kadınları" demeliydim belki de. Çünkü yapıtlarının merkezinde hep kadınlar vardır. Niyetleri   hiç de iyi olmayan, erkekleri şu ya da bu şekilde etkileyen kadınlar... Nahid Sırrı için doğaldır tüm bunlar. "Bir romancının kıymeti, fena insanlarda da nüans bırakış ile fena insanları toptan kötü etmemesiyle de ölçülür" demektedir.* Fakat işin aslı, erkek kahramanlarına yüklediği olumlu özellikleri kadın kahramanlarından esirgemiştir. Erkekler daha yumuşak ve ağırbaşlıdırlar. Yakışıklıdırlar. Aslında Kıskanmak romanı hariç genelde eserlerinde kadınlar da güzeldir. Güzellik önemlidir. Çirkinsen yok sayılırsın. Yaşlanıp çirkinleşmekten çok korktuğunu söyleyen bir yazar için gayet normal bir düşünce değil midir bu? 

    
   Yazının başında Aysever'in düşüncesini belirtmiştim ya hani? Bazı yoksunlukların yazarı etkilediğinden? İşte tam da bu noktada, Nahid Sırrı'nın neden hep kadınları merkeze aldığı konusunda, küçük yaşta annesinden ayrı kaldığı ve bu durumdan etkilendiği savını öne sürebiliriz. Kendisi 4 yaşına gelmeden annesi ve babası ayrılan yazar, uzun yıllar sonra görebilmiştir annesini. Acaba anne sevgisinin yoksunluğu mudur onu böylesi karakterler yaratmaya iten? Bir şeyler var, belli. Bu ilginç hayat hikayesinden süzülerek hikayeler arasında yer bulmuş duygusal nüanslar var. Bu da böyle bir hikaye...
   Okurken, yazanı merak etmekten vazgeçmeyeceğim sanırım. Araştıracağım, didikleyeceğim. Kimi zaman öğrendiğimi beğenmeyeceğim belki; kimi zaman çok daha anlayışlı olacağım, yakın hissedeceğim kendimi. Fakat her zaman hikaye kuranların hikayelerini merak edeceğim. Tıpkı Nahid Sırrı'yı merak ettiğim ve beni hüzünlendirdiği gerçeği gibi...



               ...Birden aklıma geldi bak Nahid Sırrı Örik
                  Takılırdık ona hep "Merhabalar Bay Erik!"
                  İçten kuşkulu, sessiz, kapanık bir insandı
                  Bilmem öteyi bundan daha iyi mi sandı?...
                                                                   Sabih İzzet Alaçam **






*  A.Ömer Türkeş/ Turnede Bir Artist Öldürüldü-Önsöz/ Oğlak Yayınları
** Özge Soylu/ Nahid Sırrı Örik, Kıskanmak ve Psikanaliz/ Bilkent Üniversitesi Master Tezi-2001

   


10 Kasım 2013 Pazar

UNUTULMAYAN...




Kahramanım... 
Sonsuz sevgiyi ve saygıyı hak eden güzel insan...
Bir gün değil, her gün kalbimdesin.
Nurlar içinde yat. 






4 Kasım 2013 Pazartesi

32.ULUSLARARASI İSTANBUL KİTAP FUARI


    Bugün (yazıyı yayınlama saatine bakarsak, aslında dün) kısa bir kitap fuarı turu yaptım. Benim için birkaç saat boş vakit doğunca fuara ön ziyaret gerçekleştirdim.       Ne kadar rahat konuşuyorum değil mi ön ziyaret falan?:) TÜYAP evime yakın olunca böyle oluyor tabii. Hemen kızmayın lütfen, başka birçok etkinlik için biz o kadar çok yol gidiyoruz ki, kitap fuarı'nın yakın olması doğal olarak beni çok çok mutlu ediyor. Zaten gördüğüm kadarıyla fuarı kaçırmak istemeyenler, uzak yakın demeden muhakkak geliyorlar. Yoğunluk onu gösteriyor.
    Bugün pek kitap almadım. Neler var neler yok bir bakayım dedim. İndirimler nasıl? Kimler imza gününe gelmiş vs. İlk gün gözlemlerimi şöylece özetlemek isterim:


1- Fuara giden yol (yani E-5 üzeri) müthiş tıkalı iken metrobüs oldukça boştu. Karışmak gibi olmasın ama metrobüs ile fuara gelmek en uygunu sanki. Biliyorum metrobüs çok kalabalık fakat hafta sonu erken saatlerde ya da çok geç saatlerde, hafta içi ise tam tersi iş gidiş dönüşünün olmadığı saatlerde daha binilebilir oluyor:) Taksim-Beylikdüzü otobüsü ile Beylikdüzü'ne gelip metrobüse binerek TÜYAP'ta da inilebilir.  Araba ve kitap fuarı zamanları E-5 üzerinde öyle bir trafik oluyor ki biz bile Beylikdüzü içerisinde bir yerden bir yere giderken zorlanıyoruz. Metrobüs hiç olmazsa trafiğe takılmıyor ve dönüşte ilk duraktan bindiğiniz için oturma şansınız yüksek:)
2- Hafta sonları fuar kalabalık oluyor ama ne yalan söyleyeyim öğrenci grupları olmayınca çok daha keyifli:) 
3- En uzun imza kuyruğu Ahmet Ümit'te. Cumartesi günü de öyleymiş, pazar günü de çok kalabalıktı ve Ahmet Ümit önümüzdeki hafta sonu da fuarda olacakmış. "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi" müthiş satıyor. Tanışmak isterim kendisiyle ama kalabalık gözümü korkuttu. Bakalım, belki önümüzdeki hafta sonu bir denerim.
4- Osman Pamukoğlu'nun önündeki imza sırası da tahmin etmediğim kadar kalabalıktı. Dikkatimi çekti.
5- Aslında kitap imzalatma huyum yoktur. Daha önce bir tek Muazzez İlmiye Çığ hocamıza Orhun için kitap imzalatmıştım ve sohbet etme keyfini yaşamıştım. Fakat bugün dayanamadım ve Enver Aysever'in en son kitabını imzalattım. Baktım kuyruk oluşmaya başlamış ve kendisi de gelmek üzere, sıraya giriverdim. Benden sonra uzadı kuyruk ancak. Enver Aysever son zamanlarda programcı olarak tanındı ama çok güzel kitapları var ve en son çıkan "Edebiyat Ölmelidir" ile "Nasıl Yazar Olunur?" , ilgilenenler için özellikle okunası eserler. Enver Aysever sıkı Fenerbahçe taraftarlığıyla ayrıca ilgimi çeker. Nitekim o benim için kitabını imzalarken ve kısa süre içinde de olsa edebiyat vs. hakkında konuşurken araya Fenerbahçe muhabbeti sıkıştırdığım doğrudur:) Çok sıcak ve kibar bir insan olduğunu belirtmeliyim. 




6- İndirimler yeterli değil bence. Aynı orandaki indirimleri internet satışlarında da bulabiliyoruz. Ya da örneğin Yapı Kredi Yayınları'nda geçerli olan %25'lik indirim Beyoğlu'ndaki şubesinde de var. 
7- Yılmaz Özdil'i kaçırdım ama tekrar gelirse imza sırasına girmeyi göze alabilirim.
8- Penguen ve Uykusuz'a ilgi de oldukça fazla. Fuardan çıkanların yarıdan fazlasının ellerinde bu iki derginin poşetleri vardı.
9- Türk Tarih Kurumu standında bir bey " şu işe bak, koskoca Türk Tarih Kurumu'nda Atatürk kitabı yok" dedi. Görevli gülümsedi, bir diğer görevli uzaktan atladı ve "bilmem nereye söyleyin beyefendi, bak oraya resmini astık" dedi Atatürk fotoğrafını göstererek. "Bilmem neresi" diyerek belirttiğim şeyin ne olduğunu duyamadım, ne demek istediğini anlamadım açıkçası ama diğer beyin tespiti doğru. TTK Yayınlarında Atatürk hakkında kitap yok. Ya da fark edilmeyecek kadar az.
10- "Türk halkı okumuyor" denir hep ama ben buna katılmıyorum. Kitap okuma alışkanlığı yüzdemiz "yetmez ama evet" düzeyinde:) Kitapların pahalı olması büyük sorun diye düşünüyorum. İnsanların ilgisi çok belli. Adım gibi eminim ki birçok insanın aklı -tıpkı benim gibi- alamadığı kitaplarda kaldı. 


Haydi dağılalım artık, akşam oldu!

    İşte böyle. Bugün az zamanda bunları gözlemledim. Bir aksilik olmazsa tekrar gitmeyi düşünüyorum. Her standı gezemedim ve bir de sanat fuarı var malum gezilecek.  
    İlgilenen, heveslenen, isteyen herkesin fuarı ziyaret etmesi, bol bol kitap alması dileğiyle...





29 Ekim 2013 Salı

CUMHURİYETİMİZ'İN 90.YILI KUTLU OLSUN!






Cumhuriyeti, onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Bunu yüreklere yerleştirmek için elverişli olan hiç bir durumu kaçırmayınız.
                      MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


Cumhuriyetimiz'in 90.yılı kutlu olsun...







28 Ekim 2013 Pazartesi

GÜN BATARKEN...



Önceki gün, bütün gün tembellik yaptıktan sonra, ancak akşamüstü deniz havası alalım ve birer kahve içelim düşüncesiyle Büyükçekmece sahiline indik. 
Hava nefisti çünkü. 
Sanırım bunlar kıştan önceki son sıcak günler... 
Ya da bilmiyorum, kasım ayında da güneşli günler olur mu? Oluyordu galiba... 
Pastırma yazı denen bir şey vardı... 
Cemre'ydi, pastırma yazıydı... 
Hiç mi hiç anlamam... 
Ne gelirse onu yaşıyorum... 
Pazar günü de muhteşem bir gün batımı düştü payımıza.


       İnsanın yaşadığı yerde ya da yakınında deniz olması ne hoş...
En azından ben öyle düşünüyorum. 
       "Çarşaf gibi" derler ya hani... 
Deniz tam da o kıvamdaydı... 
       Çoluk çocuk herkes dışarıdaydı... 
       Şunun şurasında evlere tıkılmaya ne kaldı? 
Çıkmak lazım... 


Balıkçı heykelimiz... 
Şehirleri, kasabaları ne kadar güzelleştiriyor heykeller değil mi?


Biz kahvelerimizi yudumlarken güneş yavaşça battı...
Gözüme, gönlüme, ruhuma dokunarak gitti...
Bana da bu keyifli anları ölümsüzleştirmek kaldı.












23 Ekim 2013 Çarşamba

BAYRAM TATİLİ'NDE...


    Bayramda maaile Bodrum'daydık. "Maaile" dememin nedeni annem, kardeşimin ailesi, dayımın ailesi, anneannem ve teyzem hep beraber olmamız...  Böyle kalabalık bir grup halinde Bodrum'a yerleşen kuzenimi (teyzemin kızı oluyor kendileri) ve onun 2 aylık bebeğini ziyarete gittik. Aramızda henüz bebeği görmeyenler vardı ve uzun bayram tatili minik Parem'i görmek için iyi bir fırsat yarattı doğrusu. Günden güne büyüyen prensesi görmeden nasıl duracağız bilemiyorum. Kuzenim, kardeşim ve ben, 3 kız kardeş gibi büyüdük. O yüzden kuzenin ve yeğenimizin uzakta olması bizi üzüyor. Bu gidişle her fırsatta Bodrum yollarını aşındıracağız gibi geliyor bana. 
   
Büyümüşüz de çocuklarımızı kucağımıza almışız:)
    Her neyse... Neticede hem kuzenim ve ailesiyle özlem giderdik, hem de güzel bir tatil yapmış olduk. İki gün denize bile girdik. Çok şükür ancak döneceğimiz gün hava bozdu. Bu sene Mayıs ve Ekim aylarında da denize girmiş olmanın keyfini yaşıyorum. 
    
   Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, bu tatilde dikkatimi çeken 2 şeyden bahsetmek istiyorum. Birincisi,           okul çağındaki çocukların bayram tatilinde bile çektikleri ödev çilesi... Bizim grupta 1 adet ilkokul,       1 adet ortaokul, 1 adet lise ve 1 adet de üniversite öğrencisi vardı:) Üniversite öğrencisini konu dışında tutarak belirtmek istiyorum ki diğer çocuklar inanın tatilin keyfine varamadılar. Çünkü üçünün de aklı, tatil uzun olduğu için verilen uzun uzun ödevlerdeydi. İstisnasız her gün ödevlerini andılar. "Senin ne kadar var? Benim şu var, bu var" şeklinde konuşup durdu garipler. Yeğenim 3'e gidiyor, "anneee, o kadar da çok değil di miii?" deyip durdu:)                   Kardeşim de her defasında "çok var Nisan" diye moralini bozdu çocuğumun:) 
    
    Orhun'dan biliyorum (liseli olan o:)) her dersin öğretmeni ödev verdi.                 Hepsi az verdiklerini düşündüler belki ama bir sürü ders var. Her öğretmen sadece kendi dersi var zannediyor sanırım. Testten tut, araştırmaya kadar bir çok ödevi vardı ve eve döndüğümüzde cuma, cumartesi ve pazar günleri bunları tamamlamaya çalıştı. Hafta sonu hiçbir yere çıkmak istemedi çocuk. Yeğenim de aynı şekilde       hafta sonunu ödevlerini tamamlamakla geçirdi. Eminim çoğu evde de durum böyleydi.
    Tamam, tatil uzundu. Hiç ödev verilmesin demiyorum ama makul seviyelere çekilmesini istiyorum. Bayram tatili dediğin akrabadan akrabaya gezilen, sevdiklerinle birlikte olma fırsatının doğduğu zamanlardır. Tatile çıkmamış dahi olsak, genelde ev dışında geçiririz bayram tatillerini. Çocuklarımızı istem dış akrabadan akrabaya, oradan oraya sürükleriz, kalan zamanda da "hadi ödevlerini tamamla" deriz. Ben gerçekten acıyorum çocuklara ve öğretmenlerimizden daha anlayışlı olmalarını bekliyorum. "Öğretmenler çocukları ödevlere boğuyorlar ama kendileri tatillerini yapıyorlar" diye düşünüp kendi kendime söyleniyordum fakat daha sonra onların da evlerinde çocuklarının ödevleriyle uğraşıyor olabilecekleri ya da çocuklarının ödevleri yüzünden bayram tatilinin son günlerinde evden çıkamıyor olacakları geldi aklıma:))) Uzun bayram tatili en çok bekar öğretmenlere yaradı sanırım:)                  
İşte ispatı... Ödevler yüzünden hüzünlenen Nisan ve Bengisu:))))
   Şaka bir yana... "Zaten dünya üzerinde öğrencilere en fazla ev ödevinin verildiği ülkelerden biriyiz (bu sadece benim gözlemim değil, uzmanlar da böyle olduğunu söylüyorlar), şunu bayramda seyranda minimum düzeye indirsek olmaz mı sevgili öğretmenlerim?" diyor ve konuyu bağlıyorum efendim.
    
    Gelelim bu bayram tatilindeki 2.tespitime. Bodrum'da yine Kale ziyareti yaptık. MüzeKart'ımızın süresi dolmuştu, yeniledik. Görevli yeni kartları verdi ve "1 yıl içinde, geçerli müzeleri 2'şer kere ziyaret edebilirsiniz" dedi. Ben de "Aaa! Sene içinde           her müze 1'er kere ziyaret edilecekti, değişti mi?" dedim. "Evet, 2 oldu" dedi görevli. Bilen bilir, standart kartta "senede 1" uygulaması tepki çekmişti hatta imza kampanyaları düzenlenmişti bu konuda.    Hal böyle olunca ben de gayri ihtiyari görevliye "Bak! Demek ki tepki gösterince bazı şeyler değişebiliyor" dedim:)          O da gülümsedi:) Yani aslında senede 2 ziyarete çıkarılan bu uygulama "ucundan accık" gibi bir izlenim yaratacak ölçüde genişlemiş olsa da, az biraz genişlemiş işte. (Ki ben kesinlikle sınırsız olmasından yanayım). Duymamış olanlara onu haber vereyim dedim.

    Tespitlerim şimdilik bu kadar:) Haksız mıyım? Bence değilim:)




19 Ekim 2013 Cumartesi

BİR MÜZE BU KADAR MI GÜZEL TANITILIR?


    Bugün Facebook'ta rastladım bu videoya. Genelde video seyretmem. İyi ki bunu seyretmişim. Bayıldım. Amsterdam'daki Rijksmuseum'un açılışı için yapılan bir tanıtımın videosu. Bir alışveriş merkezinde, aniden, müzede yer alan Rembrandt'a ait Gece Bekçileri tablosu canlandırılmış. Ve tabii müze için dikkat çekici, akılda kalıcı, muhteşem bir performans ortaya çıkmış.











12 Ekim 2013 Cumartesi

FERHAN ŞENSOY... MASAL MÜFETTİŞİ...


    
    Dün akşam Orhun'la birlikte Ferhan Şensoy'un Masal Müfettişi oyununu izledik. Devamlı "Orhun'la konser, Orhun'la tiyatro" dediğimin farkındayım. Nerede bunların babası?:) Efendim babamızın çalışma saatleri ve yoğunluğu önceden ailecek plan yapmamıza engel oluyor. Çalışma saatleri her zaman her aktiviteye uymuyor yani. Tabii bir de zevk meselesi var. Herkes her şeyi aynı hevesle istemeyebilir ve böyle durumlarda kişiler birbirlerine saygı göstermek durumundadırlar bana göre. Kimse kimseyi sıkboğaz etmemelidir. Bir de Orhun'un sosyal ve kültürel gelişimini tek başıma üstlenmişliğim vardır ki o da ayrı bir konu:) Şöyle ki, ben "artık Orhun               Ferhan Şensoy'u tanımalı. Oyunlarını izleyip kitabını okuma zamanı geldi" diye dertlenirken, eşimin böyle tasaları yoktur. Fakat eşimin hakkını yemeyeyim, şikayetçi değilim çünkü bunun böyle olması benim yüzümden. Orhun'u doğduğu andan itibaren tekelime aldığım doğrudur. Anaçlığı abartmış olabilirim ama elimde değildi, içimden gelen engellenemez bir dürtüydü:) Her neyse... Bu ayrı bir inceleme konusu:) 
    Sözün kısası, dün akşam Ses Tiyatrosu'ndaydık. Ortaoyuncular Sahnesi'ndeydik. Uzun bayram tatili öncesi son iş günü olduğu için yoğun İstanbul trafiğini aşarak Taksim'e ulaşmak hiç kolay değildi ama neyse ki başardık. 2-3 saatlik trafik çilesi ve İstiklal'in kalabalığından sonra Ses Tiyatrosu'nun tarihi atmosferi nasıl iyi geldi anlatamam. Bir de üstüne Masal Müfettişi'ni seyretmenin keyfi eklendi. 
   

    Ferhan Şensoy... Bilgisi, zekası, sonsuz yaratıcılığı ve muhalif tavrıyla oluşturduğu kendine özgü diline hayran olduğum bir usta...  Tek kanallı dönemde TRT'de seyrettiğimiz neredeyse tüm skeçlerin ve komedi dizilerinin yazarı... Bugünlerde çok bahsediyorum malum, yine çocukluğuma ait önemli bir isim... "İyi ki var" dediğim sanatçı.... Dün akşam Masal Müfettişi ile sahnedeydi. Yine bol taşlamalı, muhalif, yine güldürürken düşündüren bir Ferhan Şensoy eseri... Tabii bir de hep beğendiğim müthiş kelime cambazlığı... Oyundaki Padişah 1.Ütopettin'in zırt pırt sahneye giren Masal Müfettişi'ne, tiyatroların halka ait olduğunu, engel koyulamayacağını, Abdülhamit devrinde Kel Hasan'ın hicivlerinin bile yasak görmediğini hatırlatması bence işin özetiydi. 
    Kısacası güzel bir akşamdı. Evet, tam da tahmin ettiğim gibi
Orhun Ferhan Şensoy'a bayıldı. Devamlı "Çok iyi ya! Sahneye çıkıp sarılmak istiyorum" deyip durdu:) Diğer oyunlarını görmek istiyor tabii şimdi. Oyun bitiminde Ferhan Bey'le tanışmak serbest. Biz de biraz bekledik fakat son anda Orhun'un heyecanlanması (aslında pek huyu değildir ama çekindi biraz:)) , bir de Beylikdüzü'ne kadar çoook uzun bir yolumuz olması sebebiyle daha fazla kalamadık. Bir daha ki sefere artık. 

Oyun sonu, Ferhan Bey'i bekleyen izleyiciler

    Eğer görmeyenler ve fakat  ilgilenenler varsa, başına bir hal gelmeden Ses Tiyatrosu'nu görmelerini, o nostaljik mekanda bir oyun izlemelerini tavsiye ederim. 

Hamiş: Tarihi bir mekanda, uzun zamandır oyun sahnelenen bir tiyatroda kesilen biletlerin bilgisayar çıktısı şeklinde olması beni çok rahatsız etti. Bu düşüncemi oradaki görevli arkadaşa da ilettim. Ne diyeceğini bilemeyip, "böyle daha kolay" falan gibi bir şeyler söyledi ama benim fikrim değişmeyecek. Örneğin oğlumla gittiğim bu ilk Ferhan Şensoy oyununun biletini saklamak isterdim. Mürekkebi uçacak ince kağıt parçaları fazla çirkin, fazla sıradan ve fazla günümüze ait. Sinema ve tiyatro biletleri eskisi gibi olsun, koçandan koparılarak verilsin istiyorum ben.
    




10 Ekim 2013 Perşembe

YAĞLI BOYA ZAMANI


    Yaz bitti, sonbahar çok çabuk geldi. Okullar, kurslar açıldı. Yani hobi mevsimi de geldi bir bakıma. Bu sene yağlı boyayı ilerletmek istiyorum. Geçen sene başlangıçtı benim için. Bu kış üşenmeyip çalışırsam çok güzel olacak. Geçen sene 2 tane yağlı boya tablo yapabildim ancak. Çünkü çok yavaş, çok titizlenerek çalışıyorum. Neler yaptığımı göstereyim mi?
   
    İlk olarak bu gülleri yaptım:


    Bu bir ressamın eserinden kopya. Fakat ressamı bilmiyorum. Hocamızdan almıştım resmi. Aslında bir ressamın eserini tekrar yapmak istemiyorum. Bu tamamen ilk denemem olduğu için seçilmiş bir resim. Bir daha çiçek yapacağımı da sanmıyorum. Yine de ilk çalışma için iyi oldu bence. Fotoğrafta iyi çıkmamış, kendisi daha canlı tabii ki.

    Bu da benim hüzünlü balerinim. İkinci çalışmam. Yazın bitirdim bu resmi. Bunu fotoğraftan çalıştım. Ne yalan söyleyeyim beğendim balerinimi:) 


    İşte böyle. Şimdilik 2 adet eserle karşınızdayım:) Bir süre fotoğraftan çalışmaya devam edeceğim. Amacım zamanla kendi kompozisyonlarımı oluşturmak. Umarım yapabilirim. 
    Kış mevsimi, hobi mevsimi... Çalışmaya devam...





6 Ekim 2013 Pazar

BELKİ SADECE BİR YEMEK...


    Blogum aracılığıyla tanıştığım ve çok çok sevdiğim bir arkadaşım var. Ayşe...

  Ayşe, müthiş bir insan. İyi niyetli, iyi kalpli, neşeli ve içten... Almanya'da yaşıyor. Bana göre duygusal açıdan son derece zor ve emek isteyen bir mesleği var. Ayşecim, bir çocuk hastanesinin psikiyatri bölümünde hemşire. 

    Geçen gün hastaları olan Afganlı bir gençten kısaca -anlatabileceği ölçüde-  bahsederek, onun için hazırladığı Afgan yemeğini yayınladı blogunda. Evet, Ayşe'nin kişisel bir blogu var ama ne yazık ki herkese açık değil. Yazdıkları öyle hoşuma gitti ki, kendisinden izin alarak paylaşmak istedim. Aslında blogunda mesleki deneyimlerini paylaşmaz. Kim bilir her gün neler görüyor, neler yaşıyor, neler hissediyor. Fakat paylaşmamayı tercih ediyor ve her şeye rağmen taşıdığı iyimserliğiyle yazdığı yazıları okuyoruz bizler. 

    
   Bu kez biraz formatının dışına çıkmış, hem hüzünlendiren, hem içimi ısıtan kelimeler dökülmüş kaleminden. Yazıyı aynen alıyorum ve "iyi insanlar iyi ki varsınız" diyorum.  
   

                  Afgan yemegi yaptim! Ama bir sorun, niye yaptim...

                  


Ne alaka, nerden icab etti diyeceksiniz simdi. Valla normalde hic bir zaman yapmazdim sanirim, ama bir olay, daha dogrusu bir kisi vesile oldu iste. Cok ilginc ve duygusal bir olaydi benim icin. Hemen anlatayim hikayesini:

Ben bir cocuk hastanesinin psikiyatri bölümünde calisiyorum malumunuz.  Benim calistigim kat travmali cocuklar ve genclerin kati. Dolayisiyla cok üzücü, hatta bazen tüyler ürpertici vakalarimiz oluyor sikca. Anlatmaya kalksam bu blogu sirf bu hikayelerle doldurabilirim ama genelde ic acici seyler olmayacagi icin istemiyorum, fakat bunu anlatmadan gecemeyecegim.

Bundan birkac hafta öncesine kadar genc bir hastamiz vardi, 17 yasinda (taburcu oldu). Hikayesi okadar buruk, okadar icler acisi ki...
Iki sene evvel gelmis Almanya'ya. Afganistan'da, Talibanlar tarafindan kendinden bir yas büyük abisi bogazi kesilerek öldürülmüs, hem de onun gözleri önünde. Kötü sartlar yüzünden ülkeden kacmasi saglanmis, önce Iran'a, sonra Türkiye'ye, oradan da Almanya'ya getirilmis, iltica olarak.
Anne ve babasiyla baglantisi yokmus o günden beri, nerede olduklarini, hatta hayatta olup olmadiklarini bile bilmiyor. Arastirma yapmasi cok zor, zira burada oldugu ögrenilmemesi lazim, hayati tehlikede.
Yani burada hic kimsesi yok. Piskolojisi okadar kötü ki anlatamam. Ilaclara, uyku haplarina ragmen geceleri dogru dürüst uyuyamiyor, sürekli kabuslar görüyor, sicrayarak uyaniyor, basi agriyor, dogru düzgün yemek yemiyor, vs...

Uyuyamadigi zamanlarda cok sohbet ettim kendisiyle. Almancasi cok iyi olmasa da, az cok anlasabildik ve bana öyle seyler anlatti ki, düsündükce hala tüylerim diken diken oluyor.
Günlerce aklimdan cikmadi cocugun durumu, okadar üzüldüm ki... Dedim, ne anne var ne baba, ne aile, ne arkadaslar... hic kimsesi yok, kendi dilini konusamiyor, kendi yemeklerini yiyemiyor...
Kendi  dilinde kitaplar nerden bulabilirim diye arastirma yapmistim ona almak icin ama maalesef okuma yazmasi olmadigini ögrendim. Sartlardan dolayi hic okula gidememis.
Sonra dedim, bu cocugu bir sekilde mutlu etmek lazim..ufacik bir güzellik de olsa. Kendi yemeklerini özledigini düsündüm. Buralarda türk dönercileri gibi her kösede bir afgan restorani da bulunmuyor ki? 

Kendisine sordum bir gün, cok sevdigin bir yemek var mi, hangisi, sana yapmak istiyorum diye.
"Palav" dedi. Bizim pilavimiz gibi birseydir dedim icimden ve hemen google'den bakip birkac resim buldum, ona gösterdim. "Böyle birsey mi? Hangisi, hadi göster bana " dedim.
Hemen gözlerini bir resme dikti ve parmagiyla onu gösterdi ve "bu, iste bu!" dedi. O anki gözlerindeki pariltiyi, yüzündeki tebessümü hic unutamiyorum...

Tamam dedim, ben arastiracagim, ögrenecegim ve sana bu yemegi yapacagim diye söz verdim. Sevindi yavrucak....

Bircok sayfalardan yemegin tarifini okudum, inceledim, resimlere baktim. "Kabuli palau"mis ismi ve Afganistan'in en sevilen geleneksel yemeklerinden biriymis. Youtube'den videolarini izledim, en cok su  video isime yaradi sanki ve ona göre yaptim.
Tüm malzemeler bildigimiz , bulabilecegim malzemelerdi ama sadece bir baharat vardi ki, "Garam Masala" adinda, onu bulana kadar göbegim catladi günlerce.

Neyse...sonuc, resimlerde de gördügünüz gibi yapildi, pisirildi, hazirlandi. Benim tatilim vardi, hazirladim evde ve götürdüm isyerine, ona teslim etmek icin.
Yemegi gördü, yüzünde bir mutluluk belirdi ve birden "ben hemen geliyorum " deyip kayboldu ortadan.  Ne oluyor, nereye gitti bu cocuk derken, elinde cep telefonuyla döndü ve resmini cekti önce, hey Allahim...:)
Sonra hemen bir porsiyon tabaga koyup yemeye basladi.... o anki yüzündeki ifadeyi görmenizi isterdim... o resim kafama kazindi benim ve sanirim ömrüm boyunca hep hatirlayacagim. Cok lezzetli oldugunu, cok güzel yaptigimi söyledi, defalarca tesekkür etti. Yemegin kalanini (cok yapmistim) buzdolabina koyduk ve daha 2 gün yetecekti ona.
Ayrilirken kucaklastik, vedalastik, cünkü benim birkac hafta tatilim vardi ve ben ise baslayana kadar o taburcu olacakti. Tekrar tekrar tesekkür etti.

Arabada eve gelene kadar agladim...

Bir insani mutlu etmek ve mutlu olmak bukadar basitti iste, bukadar kolaydi...

Yillar gecse de, hic unutamayacagim olaylardan biri olarak kalacak zihnimde bu hikaye.
Allah onun ve onun durumunda olan tüm cocuklarin, tüm insanlarin yardimcisi olsun insallah...

...ve sükredelim arkadaslar....sadece sükredelim....












NOT: Postun bana ait ilk bölümündeki satırların arasındaki anlamsız uzunluk için özür diliyorum. Alt bölüm "kopyala+yapıştır" olunca, ilk bölüme yazdığım yazıları bir türlü kendi düzenime uyduramadım. Çok daha saçma şeyler de oldu, yapa boza inanılmaz vakit kaybettim. En sonunda bu şekilde bırakmaya karar verdim. Hiç sevmem böyle şeyleri ama bu seferlik mecburum:(