30 Ağustos 2014 Cumartesi

BÜYÜK ZAFER KUTLU OLSUN!


                        Mustafa Kemal'i gördüm düşümde,
                        Daha, diyordu.
                        Uğruna şehit olasım geldi hemen,
                        Sabaha, diyordu.
                        Al bir kalpak giymişti, al,
                        Al bir ata binmişti, al.
                        Zafer ırak mı dedim,
                        Aha, diyordu.
                                                (Fazıl Hüsnü Dağlarca)





29 Ağustos 2014 Cuma

SOKAKLARDAN MÜZE DUVARLARINA... DUVARLARIN DİLİ, GRAFFİTİ / SOKAK SANATI SERGİSİ...

    Biliyorum, İspanya gezimi yazacaktım. Şöyle bir giriş yapmıştım ve devamının geleceğini söylemiştim ancak bu aralar öyle yoğundum ki bir türlü toparlayamadım. İspanya seyahatinin ayrıntılarına devam edeceğim ama bugün araya bir sergi haberi sıkıştırmak istiyorum. Çünkü çok beğendim.
    Pera Müzesi'nde bu aralar çok farklı bir sergi var.
   "Duvarların Dili, Graffiti/Sokak Sanatı"...
    Farklı çünkü aslında sokaklarda icra edilen bir uğraş müze ortamına taşınmış.    Açık havada görmeye alıştığımız rengarenk desenler, İstanbul'un en şık müzelerinden birinin duvarlarında yer almış.


    İlginç olan, illegal şekilde başlayan (aslında hala öyle) graffiti uğraşının, zaman içerisinde estetik açıdan yükselişe geçerek ilgi çekmeye başlaması ve bugün bir sanat haline gelmiş olmasıdır. Graffiti sokak sanatıdır. Çoğu zaman politik mesajlar içerir. Bilinmesi gerekenleri sözcüklere gerek kalmadan geniş kitlelerin gözleri önüne seriverir. Kimi zaman da sadece renk olsun diye; kalabalıklaşan, betonlaşan dünyada rengi arayan insanları gülümsetmek için yer alır duvarlarda.
    Suna ve İnan Kıraç Vakfı, sokak sanatının yükselişine kayıtsız kalamamış ve Türkiye'de ilk kez bir Graffiti sergisinin açılmasını sağlamış. Çok da iyi yapmış.
    Sergide Türkiye, Fransa, Almanya, ABD ve Japonya'dan çeşitli sanatçıların işlerini görmek mümkün. Ayrıca Graffiti'nin ve sokak sanatının gelişimi fotoğraflarla ve daha farklı materyallerle de desteklenerek aktarılmış.


        Graffiti'nin konusu çoğu zaman politik ve toplumsal olaylardır demiştim.             Bu sergide de yerli sanatçıların ülkemize dair toplumsal sorunlara yer verdiği görülmekte. Örneğin, inşaat sektörüne dayalı ekonomimize yapılan vurgu gibi...

     
    Evime çok yakın olan büyük bir AVM'nin inşası sırasında yanarak hayatını kaybeden 11 işçiye de yer verilmiş özel olarak. O alışveriş merkezinin önünden her geçişimde aklıma bu olay gelir ve tekrar tekrar üzülürüm. İşçi güvenliğine dikkat çeken bu çalışma da oldukça etkileyici.

    
    Daha renkli çalışmalar da var tabii. Her zaman barıştan yana olanlara gelsin bu fotoğraf!

    
    Politik söylemleri bir yana bırakırsak, bazen sadece duvarları güzelleştirme derdindedir Graffiti sanatı. Aşağıdaki çalışma gibi mesela:


    Sokak sanatı sadece Graffiti'den ibaret değil. Dansla, müzikle bir bütün. Sergide 1970'lere ait sokak dansçılarının, kaykaycıların fotoğraflarına ve konuyla alakalı müzik albümlerine de yer verilmiş. Bir de Graffiti'nin uygulamasında temel malzeme olan sprey boyalara...


    Daha çok fotoğraf var aslında. Her ne kadar hepsini eklemek istesem de sergiye haksızlık etmemek adına bu eylemden kaçınmak istiyorum. Fırsatı olanların, 5 Ekim tarihine kadar yerinde görmelerini tavsiye ederim. Sokak sanatı kalıcı bir sanat değil. O an ya da belli bir süre için eğlendiren, öğreten, düşündüren geçici çalışmalar oluşturuyor özünü. Zamanın ruhuna uygun diyebiliriz yani. Bu sergideki çalışmalar da 5 Ekim'den sonra silinecekler. Müzenin duvarları boyanacak ve yeni eserlere yer açılacak. Bu yönüyle de enteresan bir sergi.
    Sokak sanatının anlatımı bu kadarla sınırlı değil. Beşiktaş ve Beyoğlu Belediyeleri'nin katkılarıyla şehir duvarlarına taşmış durumda. Abbasağa Parkı, Ihlamurdere Caddesi, Beyoğlu/Cami Altı/Kasımpaşa Yolu gibi mekanlarda serginin devamı olan çalışmaları görebilirsiniz. Ayrıca Pera Film bünyesinde serginin konusuyla ilgili "Sokaklar Bizden Sorulur" ve "Hayat,Sanat,Müzik" gibi gösterimleri izleyebilirsiniz. 


   *Sanatçılar nasıl hazırlanmışlar? Serginin tanıtım videosu için buradan: Duvarların Dili
    




    

13 Ağustos 2014 Çarşamba

.... İSPANYA ..... AVRUPA'NIN AYKIRI ÇOCUĞU ..... (Malaga-Granada Gezisi Notları)

    Geçtiğimiz ay İspanya-Malaga'daydık. Yaz tatilimizi bu şekilde değerlendirmek istedik. Malaga, Endülüs turlarında sadece bir gün uğranılan bir şehir. Birçok kişi bilir yani. Ama bizim gibi 7-8 gün boyunca tatilini orada geçiren azdır sanırım. Malaga'yı ben seçtim. Denizinden faydalanabileceğimiz bir Avrupa ülkesine seyahat etmekti öncelikli amacımız. Tabii yalnızca deniz ve kum değil, tarih ve sanat da olmalıydı işin içinde. Ekonomik açıdan uygun bir yer olmalıydı ve THY'nin direkt uçuşu bulunmalıydı. Bunları bir araya getirince, daha önce görmediğimiz bir yer olan Malaga'yı tercih ettik. Komşumuz Yunanistan da seçenekler arasındaydı ancak bu ülkede yaz mevsiminde Türk turist yoğunluğu yaşandığı için vazgeçtik. Çünkü, tatil için yurt dışına çıkıyorsan eğer, biraz gündemden uzaklaşmak, kafa boşaltmak iyi olur diye düşünüyorum.   


    Malaga, İspanya'nın güneyinde yer alan Endülüs Özerk Bölgesi'nin ikinci büyük kenti. Kıyıları 300 km. uzunluğundaki Costa Del Sol kumsallarının bir bölümünü kapsamakta. Dolayısıyla deniz turizminin yoğun yaşandığı bir kent. Dünyanın her yerinden gelen turistleri misafir etmekle birlikte, ağırlığın yerli turistlerde olduğunu söyleyebilirim. 
   

    İspanya'daki Arap etkisini ve bunun özellikle mimariye nasıl yansıdığını; Malaga doğumlu Picasso'nun şehirdeki izlerini; bir günümüzü ayırdığımız Granada'yı ve Dünyanın 8.Harikası olmaya aday El Hamra Sarayı'nı, yeme-içme vb. ayrıntıları ilerleyen yazılara bırakıp, İspanya'nın güneyine dair izlenimlerimi şöyle bir toparlayacak olursam:
    İspanyol insanı sıcak ve yardımsever. Aynı zamanda çok da rahat. Yabancı turistlere ne özel bir ilgi gösteriyorlar, ne de kayıtsız davranıyorlar. Sanki onlardan biriymişsin gibi muamele ediyorlar. Hatta sanırım herkesin İspanyolca bildiğini zannediyorlar:) İngilizce bilen İspanyol sayısı çok çok az. Garsonlar, müze çalışanları, mağazalarda çalışanlar... Hiçbiri İngilizce bilmiyor. Fakat o kadar enteresanlar ki anlaşabilmek amacıyla "İngilizce biliyor musunuz?" diye sorduğunda "Evet" ya da "Biraz" diyorlar, sevinip meramını anlatmaya çalışıyorsun ancak karşındakinin İspanyolca olarak devam ettiğini görüyorsun:) En basit kelimeyi bile anlatmakta zorlandığımız çok oldu. Bizde en bilmeyen çocuk bile çat pat da olsa bir şeyler söylemeye çalışır. Bu yüzden bu durum bize çok tuhaf geldi ve oldukça zorlayıcı oldu doğrusu. Hadi garsonu, mağaza çalışanını geçtim, müze görevlileri nasıl İngilizce konuşamaz anlamak mümkün değil. Çok azı yeterliydi bu konuda. Her gün yüzlerce ziyaretçi ağırlayan El Hamra Sarayı'nda bile, gişede görevli olanlarla değil ama bileti kontrol edenlerle el kol işaretleriyle anlaştık. Kiraladığımız dairenin işlemleriyle ilgilenen turizm şirketi çalışanları bile İspanyolca'dan başka dil konuşamıyorlardı. "Cash" kelimesini bile anlamıyorlar düşünün. Anlaşabilmek için İngilizce bilen birini telefonla arayıp eşimle görüştürdüler güya ama tahmin edilebileceği gibi onunla da sağlıklı bir görüşme yapılamadı. Zaten konaklamak için yer ararken bazı otellerin "İngilizce bilen elemanımız vardır" gibi açıklamada bulunduğunu göreceksiniz. 



    Ama her şeye alışılıyor tabii. Allah'tan sıcak ve umursamaz insanlar da el kol işaretleriyle de olsa anlaşmaya başladık. Bazı İspanyolca kelimeleri, cümleleri öğrendik. Telefonumuza Türkçe-İspanyolca sözlük indirdik. Şimdi düşünüyorum da kendi dillerini az da olsa öğretmiş oldular bize. Diğer İspanyol kentlerini gezmedim henüz,  o taraflarda da durum aynı mıdır bilemem ama Endülüs bölgesinde olan bu. İspanya'nın Avrupa'ya dahil olup da tam olarak Avrupalı olmadığı, farklı olduğu söylenir ya, biz de buna yakından şahit olmuş olduk. 
   

    Mesela birçok Avrupa ülkesi insanına göre çok rahatlar. Dükkanların hangi gün açık olduğu, hangi saatlerde açık olup hangi saatlerde kapalı olduğu belli değil. Tamamen kafalarına göre takılıyorlar. Beğendiğiniz bir şeyi o an satın almanızı, ertesi güne bırakmamanızı tavsiye ederim çünkü ertesi günü aynı yere gittiğinizde kapalı olduğunu görebilirsiniz. Hatta bırakın ertesi günü, 1 saat sonra bile kapalı kapılarla karşılaşmanız mümkündür. Bu durum, rahatına düşkün her ülkede olduğu gibi ekonomik sıkıntıları da beraberinde getiriyor olmalı ki  (İspanya'nın bir kriz içerisinde olduğunu biliyoruz aslında) sokaklarda çok fazla dilenci ve satıcı var. Rahatsız etmiyorlar ama o kadar çoklar ki... Yaz mevsiminde her turistik kentte olduğu gibi Malaga'da da açık mekanlarda yiyip içiyorsun ve satıcıların, dilencilerin istilasına uğruyorsun. Mekan sahipleri kesinlikle ses çıkarmıyorlar. Doğal bir hale gelmiş bu durum. Sırtında bebeğiyle ve yerel giysileriyle, karşı kıyılardan, Afrika'dan gelen kadınlar takılar satıyorlar; geleneksel İspanyol dansçısı kıyafetleriyle erkekler Yasemin çiçekleri satıyorlar; yaşlı bir amca geliyor kulağının dibinde bağıra bağıra flamenko söylüyor ve sonra para toplamaya geçiyor; çeşitli müzik aletlerini çalanlar geliyor sonra; bir de sadece ellerini açıp dilenenler var.Biri gidiyor biri geliyor. Kayıtsız kalmak mümkün değil. Çok düzgün dilenciler de var. Adam her akşam aynı yerde oturuyor, önünde "İşsizim, açım" yazan bir kağıt. Bakıyorsun son derece temiz, yakışıklı orta yaşlı bir adam. "Sapasağlam adamsın, niye çalışmıyorsun?" diyesi geliyor insanın:) 
   

    Gün çok geç başlıyor İspanyol insanı için (en azından bu bölgesinde) ve çok geç bitiyor. Hava 22.00'den sonra kararıyor ve akşam yemeği ancak bu saatten sonra yeniyor. Gece yarısı bile restoranlar tıklım tıklım. Onların bu rahatlığına alışmamak elde değildi. Dolayısıyla biz de geç yatıp geç kalkmaya başladık ki daha önce hiçbir seyahatimizde güne böyle geç başlamamıştık. Erkenden kalkar ve önceden belirlediğimiz planımıza göre hareket ederdik. Malum, görülecek yerler var, deniz faslı var falan. Ancak İspanyol insanı bizi kendine benzetti. Üzülerek söylüyorum ki müzelerin birçoğu geç saatte kapanmasına rağmen vakit ayıramadık, yetişemedik   ya da öyleydi böyleydi derken ihmal ettik, atladık ve ben bundan son derece rahatsız oldum. Malaga'da 3 Picasso Müzesi'ni, Flamenko Müzesi'ni, Arapların döneminden kalan kaleyi ve sarayı, Katedral'i gezdik ama aklımda olan birçok müzeye vakit ayıramadık. (Granada'yı ve El Hamra Sarayı'nı ayrı tutuyorum). Gerçekten akışa bıraktık kendimizi:) Geç uyandık, plaja geç indik, geç döndük, akşam yemeklerini geç yedik, geç saatlere kadar kafelerde takıldık, geleni geçeni, müzisyenleri, sokak sanatçılarını izledik, sokağımızdaki gece kulüplerine girip çıkan gençler bağırışı çağırışı kesince uyuyabildik ancak. Bu da böyle bir tatil oldu. Memnun değil miyiz? Memnunuz aslında. Her kültür ayrı bir şey öğretiyor insana. Bir süreliğine de olsa alışılmışın dışına çıkmak rahatlatıyor, keyif veriyor.   


    Şimdilik bu kadar İspanyol dedikodusu yeter. Söyleyecek daha bir dolu şey var elbette ama bu ufak bir girizgah olsun. Malaga'ya nasıl gittik? Nerelerini gezdik? Havası nasıldı? Denizi nasıldı? Yemekleri nasıldı? Fiyatlar nasıldı? Tüm bu ayrıntılar için... Ve devamında (Sevilla ve Cordoba'yı gezemedik belki ama) Granada ve El Hamra'da geçirilen etkileyici günün ayrıntıları için... Beni izlemeye devam ediniz efendim.


İlgili diğer yazılar: Malaga... Güneş Sahilinde Avare Günler
                                              Elhamra... Hayal mi? Gerçek mi?