18 Eylül 2014 Perşembe

BUGÜNLERDE...

    Nasıl anlatsam? Nereden başlasam? Enteresan, bol sürprizli bir yaz yaşadım ve         tam da bitiminde yine bir sürprizle karşılaştım. Onu yazının sonunda belirteceğim. 
    Bir kere bu yaz gerçekten güzel gezdim. İspanya ile başlayan seyahat maceraları Kos Adası, Filibe ve en son Rotterdam - Eindhoven ile devam etti. İspanya için Schengen vizesi çıkarmıştık. Ocak ayına kadar süresi var. Hazır Schengen varken, Bodrum'da yeğenimin doğum günü için bulunduğumuz günlerde günübirlik Kos'a uzandık. İlk kez Yunanistan'a girmiş oldum böylece. Umarım devamı gelir:)
    Eylül'ün ilk hafta sonunda ise arkadaşlarımızın ısrarıyla Bulgaristan-Plovdiv'e ayak bastık. Yani Filibe'ye... Arkadaşlar arabayla sık sık yurt dışına çıktıkları için bu konuda gerekli evrakları, sigortaları vardı ve bizi de ikna ettiler, -e malum bizim de Schengen var:)- kara yoluyla Bulgaristan'a geçtik. Böylece ilk kez arabayla sınırı geçme deneyimini de yaşamış oldum. Filibe'ye bayıldım.
   
Rotterdam. İşte bu turistlik durumlarına bayılıyorum.
    Ve en son geçtiğimiz günlerde, okullar açılmadan hemen önce, anne- oğul Hollanda'ya bir seyahat gerçekleştirdik. Bu çok önceden planlanmıştı. Orhun 2 yıldır karne ve bayram harçlıklarını bu seyahat için biriktirmişti. (Burada bir parantez açıp anneanne, babaanne, teyze, amca ve büyük teyzemize teşekkür etmek gerekiyor:)). Oğlum da benim gibi gezmeyi, değişik yerler tanımayı çok seviyor. Önce planı Norveç'i görmekti ama internetten tanıştığı ve çok iyi anlaştığı arkadaşları için Hollanda'ya gitmek istedi. Hem gezmek hem de fırsat olursa arkadaşlarıyla yüz yüze tanışmaktı amaç. Arkadaşları, aralarında sadece 1 yaş olan ve çok iyi anlaşan 2 kardeş. Biri kız biri erkek. Gittik, gördük, tanıştık. Çok mutlu oldular. Onların annesi de, ben de en başta tedirgindik, o yüzden ilk görüşmede kimse çocuğunu yalnız bırakmadı. Çok ilginçti:) Karşılıklı güven sağlandıktan sonra serbest bıraktık çocukları. Biz buradan giderken hediyeler götürdük, onlar bizim yanımıza hatıralar verdiler. Çok ama çok memnun olduk. Öyle ki dönüşte iki kardeş bizi trene bindirirken ağladılar. Bu sefer ben çok üzüldüm tabii. Hollandalılar çok iyi insanlar. Yardımsever, güler yüzlü ve kibarlar. Muhteşem bir 3 gün geçirdik Hollanda'da. 
Uluslararası dostluğun fotoğrafı
    
    Orhun devamlı kendi başına yurt dışına çıkmanın iznini almaya çalışıyor. Biz anne-baba olarak henüz erken olduğunu düşünüyoruz. Bu seyahatte babası yanımızda olmadığı için bütün harita okumalarını, bilet vs. alma işlemlerini o yaptı. Ben ona yasladım sırtımı. Bence sınıfı geçmek üzere. Çok iyi bir rehber oldu bana ve sayesinde ben de keyifli günler yaşadım. Ayrıca çok önemli bir şey daha oldu Hollanda'da,      ben de bir arkadaşımla buluştum:) Bloglarımız sayesinde tanıştığımız ve ara ara konuştuğumuz sevgili Ayşe (carpediem / duygusalzeka.blogspot.com.tr) beni görmeye geldi. İnanılmaz sevindim, mutlu oldum. Bu yaz görüşebileceğimizi hiç düşünmemiştim. Ayşecim Almanya'da yaşıyor. Bir hastanenin çocuk psikiyatri bölümünde hemşire olarak görev yapıyor. Cuma akşamı nöbeti olduğu halde, cumartesi günü önce eşini 1 saatlik yolculukla iş yerine bıraktı ve daha sonra aynı yolu dönüp 1,5 saatlik bir yolculuk daha yaparak Eindhoven'a geldi. Yüz yüze tanışmış, görüşmüş olduk. Çok çok mutlu oldum,  kendisine gerçekten minnettarım. Bu yazıyı okuyacaktır. Bir de buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum. Orhun'un deyimiyle "Herkes kazandı" bu seyahatte:) 
    Gelelim tatil sonu sürprizine. "Çok gezdin, hadi bakalım biraz da çalış" dendi bana:) Geçtiğimiz pazar akşamı İstanbul'a döndük ve pazartesi sabahı bir devlet ortaokulunda Güzel Sanatlar öğretmeni olarak göreve başladım. Yurt dışına çıkmadan 1 gün önce okul müdürü aradı, ben apar topar görüşmeye gittim. Pazartesi gelebilirsiniz dendi, o gün bugündür derslere giriyorum. 4 yıl önce almış olduğum pedagojik formasyonum nihayet bir işe yaradı. 5 ve 6.sınıflarla resim ve sanat tarihi çalışacağız. Yoruluyorum ama memnunum. Bakalım zaman neler gösterecek? Bu sene böyle bir gitsin bakalım. 
    Fakaaaat! Çalışıyorum diye buraları boşlamayı düşünmüyorum tabii:) Bahsettiğim tüm seyahatlerin, müzelerin yazısı gelecek. Severek takip ettiğim herkesi de muhakkak okuyorum zaten. Kış da geliyor, buraları kalabalıklaşır artık yavaş yavaş:) Benden şimdilik bu kadar. En kısa zamanda görüşmek üzere... 




6 Eylül 2014 Cumartesi

MALAGA... GÜNEŞ SAHİLİ'NDE AVARE GÜNLER...

    "Tanrım, nedir İspanya?
    Uçsuz bucaksız yeryüzünde, sayısız insan topluluğu arasında, sınırsız dün ile bitimsiz yarının ortasında, evrenin sonsuz soğuğunda titreşen yıldızların altında yitmiş bu İspanya nedir? Avrupa'nın ruhsal uzantısı, kıta ruhunun pruvasıymış gibi enginlere açılan bu İspanya, nedir aslında?"
    Böyle söylemiş İspanyol düşünür Ortega y Gasset. Ve pek çok İspanyol yazar ve düşünür gibi, ömrü boyunca bu sorunun yanıtını aramış. Çünkü İspanya'nın tarihi oldukça karmaşık... Dünya haritası üzerindeki yeri de karmaşık... İbn-i Haldun'un "Coğrafya kaderdir" sözünü doğrularcasına, dünya üzerindeki konumunun yarattığı, zaman içerisinde harmanladığı bir tarihe ve tipik Avrupalı olmayan insanlara sahip İspanya. 
    Hem bir Adriyatik ülkesi, hem de Akdeniz ülkesi... Avrupa'nın Afrika'ya uzanan ucunda, yani İber Yarımadası'nda yer aldığı için uzun yıllar boyunca Arapların hakimiyetinde kalmış ve hala izlerini taşıyan bir ülke... Kültürünün oluşmasında Çingenelerin ve Yahudi halkın da fazlasıyla etkili olduğu bir ülke. Bu yüzden Avrupa'nın diğer kısımlarından farklı bir havası olan bir ülke... Cebelitarık nedeniyle İngiltere ile hala anlaşmazlıklar yaşayan bir ülke... 
   

    Afrika'ya olan coğrafi yakınlık, Müslümanların bu bölgeye gelmesine ve Katoliklerle yüzyıllarca sürecek hakimiyet kavgasına neden olmuş. Kazananlar Katolikler ancak Arap etkisi İspanya'nın dününü ve bugününü şekillendirmiş. Savaşlar hırpalar, yaralar. İspanya da çok yıpranmış fakat Amerika'yı keşfetmeyi ihmal etmemiş bu arada. Yeni Dünya'dan akan oluk oluk altın sayesinde şaşalı günler de yaşamış. İşte İspanya tarihinin ilginç olaylarından biri daha... İspanya'nın geçmişi karmaşayla, inişlerle, çıkışlarla, kanla, gözyaşıyla, büyük krallarla, kraliçelerle, diktatörlerle, büyük yazarlarla, şairlerle, ressamlarla, aydınlarla, öldürülen aydınlar ve sanatçılarla dolu. Hangi birinden bahsetsem ki? Daha İspanyol Engizisyonu var. Araplarla aynı tarihlerde ülkeden kovulan ve Osmanlı topraklarına gelen Yahudiler (Sefarad) var. Yüz binlerce İspanyol'un birbirini öldürdüğü İç Savaş var. Franco Dönemi var. Var da var...           "Söz İspanya'nın geçmişinden açıldı mı her şey benzersiz ve gariptir" demiş ya Americo Castro. İşte tüm bu gariplikler henüz gezi yazımı yazmama bile olanak vermedi. Bana çok ilginç gelen İspanya tarihi, bu yaz tatilim boyunca kafamda döndü durdu. O yüzden yazıma girizgah oldu. İspanya'nın neden diğer Avrupa ülkelerinden farklı ve etkileyici olduğunu az da olsa belirtmek istedim. Ancak hepsini burada anlatmak ve yorumlamak imkansız. En iyisi ben bu konuda çok kapsamlı ve faydalı bir kitap tavsiye edeyim ve İspanya'nın turistik güzelliklerine geçeyim. İspanya'nın siyasi tarihini merak edenler Gül Işık'ın "İspanya, Bir Başka Avrupa"* isimli kitabını okuyabilirler. Enfes bir kitap. Ayrıca araştırmacının İspanya'yla ilgili çok sayıda yazısı ve söyleşisi de mevcut.
    Şimdi gelelim bizim bu yaz tatilimizi geçirdiğimiz keyifli Malaga günlerine...            (Bir günümüzü de Granada'ya ayırdık, o bir başka yazıda olacak).
    Temmuz ayının ortalarında THY'nin 09.40 seferiyle, yaklaşık 4,5 saat süren sorunsuz bir uçuştan sonra Malaga'ya indik. (Yanlış hatırlamıyorsam her gün sefer var). İspanyol polisinden çok rahat geçtik. Hatta farklı bir ülkeye ilk kez bu kadar rahat girdiğimizi söyleyebilirim. Uçak zaten tamamen İspanyol doluydu, bizi de ayrı bir sıraya almadılar, onlarla birlikte geçtik. Pasaport polisi diğer ülkelerde olduğu gibi ayrı ayrı yüzümüze bakma ihtiyacı bile hissetmedi. Vizemizi İtalya'dan almıştık ve henüz İtalya'ya giriş yapmadık. Klasik Türk turist psikolojisiyle sorun olabileceğini düşünüyordum fakat öyle olmadı. 


    Malaga Costa del Sol Havalimanı'ndan şehir merkezine ulaşım oldukça kolay. Alanın hemen çıkışında otobüsler, caddenin karşısında ise metro var. Biz metroyla gitmeyi tercih ettik. İstasyonun girişindeki otomatlardan 3 adet biletimizi aldık. (Bir tanesi 1.75 Euro). 10-15 dakika kadar süren kısa bir yolculuktan sonra şehir merkezine vardık. İşte o noktada İspanyollar'la yaklaşık 1 hafta sürecek olan konuşup anlaşma problemimiz başladı. Daha önceki yazımda ayrıntılı belirttiğim gibi İspanyolların çoğu kendi dillerinden başka bir dil konuşamıyorlar. En basit İngilizce sözcükleri bile anlamıyorlar. Gençleri dahil. Fakat sıcakkanlı ve rahat insanlar oldukları için bir şekilde anlaşma sağlanıyor. Şehir merkezine ulaştığımızda kalacağımız dairenin adresini sorduk soruştuk, anlaşamadık fakat bir şekilde bulmayı başardık. Hemen hemen her seyahatte kullandığım booking.com'dan bir apart daire kiralamıştık. Daireyi kiralayan turizm acentesinde de ingilizce bilen bir Allah'ın kulu yoktu. O yüzden yer ayırtırken yabancı dil bilen personelin olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.
    İlk gün biraz dinlendikten sonra etrafı keşfe çıktık. Ve o sırada Malaga'da bir Türk savaş gemisinin olduğunu gördük. Kemal Reis... NATO görevi nedeniyle oradalardı ve birkaç gün sonra İspanyol ve Amerikan gemileriyle birlikte Kanada'ya devam edeceklerdi. Yabancı bir ülkede askerlerimizle karşılaşmak tam bir sürpriz oldu, o sırada limanda olanlarla sohbet ettik. İstediğimiz zaman gemiyi gezebileceğimizi söylediler. Gemi belli saatlerde ziyarete açıkmış ancak İspanyollar öyle bir akın etmişler ki önüne geçilememiş ve ziyaret kaldırılmış. Sadece Türk turistlere izin veriliyordu. Böyle bir fırsatı kaçırır mıyız? Ertesi gün akşamüstü Kemal Reis'i ziyaret ettik, gemi hakkında bilgilendik, ülkesinden uzaklarda ülkesi için çalışan askerlerimizle tanışmak bizi çok mutlu etti. İyi ki varlar.
   
    
    Gemimiz bizden bir gün önce ayrıldı Malaga'dan. O süre içinde her gün önünden geçişimizde selamlaştık ve izinli olup dışarı çıkan askerlerimizle neredeyse tüm tatilimiz boyunca Malaga sokaklarında karşılaşıp durduk:) Bu arada belirtmem gerek gemimize İspanyolların ve diğer ülke turistlerinin ilgisi büyüktü. Çevresinde dolaşıp önünde fotoğraf çektirip duruyorlardı. Tabii biz sonsuz gururlu... Çok güzel ve unutulmaz bir anı oldu bizim için.
    Şimdi tekrar dönelim Malaga'ya. Malaga bir liman şehri. Dolayısıyla ticaret yoğun. Aynı zamanda Endülüs özerk bölgesinin Sevilla'dan sonraki ikinci büyük kenti. Tüm bu sebeplerden dolayı zaman içerisinde kalabalıklaşan, büyüyen, hızlı yapılaşma yaşayan bir kent. Antalya'yı hatırlattığını söyleyebilirim. Bizim günlerimiz genelde sahilde ve şehrin "Eski Şehir" denen merkez kısmında geçti. Deniz, kum, güneş, müzik, lezzetli yemekler, tarih, sanat... Yaz tatili için ne gerekliyse onu yaşadık Malaga'da.
   

    Yalnız biraz fazla yürüdük. Kaldığımız daire ile plajların arasında epeyi mesafe varmış. Her seferinde "Plaja 15 dk., Merkeze 10 dk." vs. gibi tanıtımlara kanmayacağım diyorum ama kanıyorum. Bizimkinde de 15-20 dakika diyordu, her gün sabah akşam 40-45 dakika yürüdük:) Allah'tan yürüme yolu keyifliydi. Plajlara yakın otel de ayarlayabilirdik tabii fakat akşamları eski şehrin tadını çıkarmayı tercih ettik.
    
    Malaga, yaz aylarında, uzun Costa del Sol sahilinin, yani Güneş Sahili'nin kendine düşen payında yerli ve yabancı pek çok turisti ağırlamakta. Kumsallar uzun ve keyifli. Ancak deniz için aynı şeyi söylemek zor. Kıyılarda bulanık, ancak açıldıkça bir parça berraklaşan bir denizi var Malaga'nın. Sanırım tüm Costa del Sol kıyılarında durum aynı. Ülkemizin pırıl pırıl denizlerini bilenler için başka bir ülkenin denizini beğenmek zor. Zaten yüzmekten çok, gün boyu güneşte sere serpe uzanmayı seviyor İspanyollar. Bir de bize mi öyle denk geldi bilmiyorum ama deniz çok soğuktu. 
     
   Neredeyse yılın tamamında güneşli olduğu söylenen Malaga'nın havası bizi biraz şaşırttı. Sabahları oldukça serin ve puslu bir hava vardı ve puslu hava genelde           13.00-14.00'ten önce açılmıyordu. Herkes gibi ancak bu saatten sonra sahile inmeyi öğrendik. Plajlar herkese açık. İstersen 7 Euro karşılığında şezlong ve şemsiye kiralayabiliyorsun. Plajların hemen arkasında bulunan restoranlarda yemek yemek mümkün.

       Farklı yerlerde deniz keyfini yaşamak için aynı sahil şeridi üzerindeki Marbella, Cadiz, Nerja gibi şehirlere de gidilebilir. Cadiz'in Avrupa'nın en eski şehri olduğu söylenirken, Marbella'nın bir zamanların jet sosyetesinin gözdesi olması ilgi çekici. Biz bu seyahatimizde araba kiralamayı tercih etmediğimiz için söz konusu şehirleri ziyaret edemedik. Otobüsle gidebilirdik, eğer İspanyol insanının rahatlığı ve tembelliği bizi de etkisi altına almamış olsaydı:) Her seyahatte erkenden kalkıp görebildiğimiz kadar yer görelim derdinde olan biz, bu sefer bulunduğumuz ülkenin ritmine uyduk ve geç yattık, geç kalktık, geç yedik, sallandık da sallandık. Araya bir gün Granada'yı sıkıştırıp              El Hamra'yı gördüğümüz için çok mutluyum:)
    
    Hep deniz ve güneşten bahsetmek olmaz. Biraz da Malaga sokaklarına göz atalım. Şehrin merkezinde yer alan Marques de Larios caddesi şık mağazaların ve restoranların sıralı olduğu bir mekan. Türkiye'nin Malaga Fahri Konsolosluğu da bu caddede yer alıyor ve henüz Mayıs ayında açılmış.
   

   Larios caddesine açılan ara sokaklarda restoranlar ve hediyelik eşya dükkanları yer almakta. Sokaklar ufak ufak meydanlara açılıyor. Her turistik Avrupa şehrinde olduğu gibi meydanlarda müzeler, restoranlar, cafeler dizili. Bir de sokak müzisyenleri, performans sanatçıları, canlı heykeller... İspanya'da bunlara ek olarak fazlasıyla satıcı ve dilenci. (Bu konudaki izlenimlererimi ayrıntılı olarak bir önceki yazımda anlattığım için tekrara düşmek istemiyorum. İsteyenler buradan ulaşabilirler).
 

    Sokaklardan birkaçı şehrin heybetli katedraline çıkıyor. 1400'lü yılların sonunda şehre giren Katolikler tarafından mevcut caminin yerine yapılmış. Caminin yerinde de bir zamanlar bazilika bulunmaktaymış. Her zaman ve her yerde olduğu gibi gelenler, gidenler üzerindeki hakimiyetlerini dini yapılarla imzalamışlar.
 
    Malaga Katedrali'nin bir diğer ismi "La Manquita". Yani "Tek Kollu Hanım". Çünkü savaşlar nedeniyle para kalmayınca katedralin bir kulesi ( Aşağıdaki fotoğrafta sağda görüldüğü gibi) yarım kalmış. O kadar ufak bir kısım tamamlanmamış ki koca binanın tamamlanıp sadece kulenin üst kısmının eksik kalması oldukça ilginç. Fakat bu şekliyle turistik bir imge haline dönüşmüş olması gibi bir gerçek de var.
    Katedralin içi, dışından daha etkileyici. 15.yüzyıldan başlamak üzere pek çok tarihi heykel ve resmi barındırıyor.
   
  Ayrıca pek çok tarihi Hıristiyan dini yapısında olduğu gibi vitraylar göz kamaştırıyor.
    Şehrin meydanlarından biri 18.yy'ın ikinci yarısında inşa edilmiş olan Cervantes Tiyatrosu'nu ağırlıyor. O günlerde sergilenmekte olan Sefiller oyununu bekleyen seyircileri görüyoruz meydanda.   
        
    Yerli yabancı turistlerle dolu meydanlardan birinin (Plaza de la Merced) köşesinde ünlü ressam Picasso'nun doğduğu ev yer alıyor.
   
   1.kat köşe daire, Picasso'nun doğduğu ve 10 yaşına kadar yaşadığı ev. Bugün bir müze. İçerisinde ailesine ait eşyalar, fotoğraflar ve sanatçının çok genç yaşta yaptığı çizimler var.


        
    20.yy.'ın en önemli, en üretken sanatçılarından biri ve Kübizm akımının temsilcisi olan Pablo Picasso, tabii ki şehrin simgesi durumunda. Doğduğu evin müze haline getirilmiş olmasının dışında, sanatçının ailesinin bağışladığı eserleri görebileceğiniz 2 müze daha var.


    
    Yukarıdaki iki fotoğraf bu müzelere ait. İçeriden fotoğraf almak neredeyse imkansız. İngilizce bilmeyen görevlilerin sizi takip edip devamlı surette anlamadığınız dilde konuşmasını istemiyorsanız hiç fotoğraf çekmek için uğraşmayın. Dil olarak anlaşamadığımız için görevliye diyemedim ki "İyi de bunların bir kısmı şu an Türkiye'de. İstanbul'da şakır şakır çektik fotoğraflarını" :) (Müzelerde fotoğraf çekilmesi ancak kalabalık zamanlarda sakıncalı ve rahatsız edicidir zannımca. Ancak bu yönden hak veririm, diğer nedenler çok boştur.) Bizim orada olduğumuz sürede Picasso'nun doğduğu evden bazı parçalar Ankara'da Cer Modern'de sergilenmekteydi. Ben kışın İstanbul Pera Müzesi'nde görmüştüm aynı eşyaları ve eserleri. Yerinde olmayan parçalar için, "Picasso'nun bebelik patiği şu an Türkiye'de sergilenmektedir" gibi notlar vardı.

    Bu da Picasso'nun vaftiz edildiği Iglesia Santiago Kilisesi. Sanatçının doğduğu eve oldukça yakın.
    
 Bendeniz ve usta Picasso:) Plaza de la Merced meydanında oturmuşuz sohbet ediyoruz.
    
    Tarihi binalar ve müzeler bunlarla sınırlı değil elbet. Oldukça fazla sayıda müze var Malaga'da. Şarap Müzesi, Boğa Güreşi Müzesi, Flamenko Müzesi, Halk Sanatları Müzesi, Otomobil Müzesi, Cam ve Kristal Müzesi, Şehir Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Carmen Tyhssen Modern Sanat Müzesi gibi gibi gibi... Bu kadar bolluk içerisinde az sayıda müze gezdiğim için son derece üzgünüm. Bu sefer performansımız oldukça kötüydü bu konuda. Önce bir algılama süresi geçirdik, daha sonra bugün gideriz yarın gideriz derken önünden geçtiğimiz müzeleri bile ihmal ettik. Daha önce de belirttiğim gibi İspanyollara ayak uydurduk, Akdeniz güneşinin sıcaklığıyla gevşedik. Bu kadar uzun süre aynı yerde kalıp bu ihmalkarlığı yapmak hiç bana göre değil. Bu sefer de böyle olsun demekten başka çare yok sanırım. Unutmadan belirteyim, Malaga, 2016 yılında Avrupa Kültür Başkenti olacak ve tanıtımı her fırsatta yapılıyor. Yakışır diyorum.

    İhmal etmediğimiz müzelerden biri Pena Juan Breva Flamenko Müzesi'ydi. Juan Breva eski bir Flamenko sanatçısı. Malaga'daki müzeye de onun adı verilmiş. Enfes bir müzeydi. Önce binayı bulmakta zorlandık. Alt katı emekli flamenko sanatçılarının lokali gibi bir şey:) Bir çok orta yaşlı adam oturmuş sohbet ediyorlar, bir şeyler içiyorlar. "Müze burası mı?" dedik. Olumlu yanıt aldık. Fakat böyle tanımladım diye yanlış anlaşılmasın, bina oldukça güzel ve bakımlı. Koleksiyon ise şahane. Girişte 1 Euro gibi sembolik bir miktar alıp makbuzumuzu verdiler. Bir rehberin bize müzeyi gezdireceğini söylediler. 2 Avustralyalı, 1 Amerikalı ve 2 Türk olmak üzere yalnızca 5 kişiydik. Yine eski bir Flamenko sanatçısı olan rehberimiz eşliğinde müzeyi gezdik. Neredeyse her parçanın hikayesini, İngilizce-İspanyolca karışık enteresan bir dilde dinledik. Ünlü Flamenkocuların fotoğrafları, şahsi eşyaları, konuyla ilgili fotoğraflar, belgeler, tablolar, afişler... Çok zengin ve canlı bir koleksiyondu. 19.yy'dan kalma gitar bile gördük. İçeriden yalnızca bu fotoğraf var. Adam o kadar güzel anlatıyordu ki bölüp fotoğraf için izin istemek yersiz olurdu.


   Flamenko izleyeceğimiz bir yer olup olmadığını sorduk. Malaga'da olmadığını söyledi. (Olanlar ufak tefek turistik gösteriler). Sevilla'da seyredebilirsiniz dedi. Gerçek flamenko ile İspanyol dansının karıştırılmaması gerektiğini, flamenko müziği ve dansının acı içerdiğini, acı içinde haykırır gibi icra edildiğini, flamenko sanatçılarının paraya önem vermediğini, bu işten para kazanmadıklarını söyledi. Clinton'a gösteri yapan sanatçıyı kınadı hatta. Gösterinin sadece ufak mekanlarda birkaç kişiye yapılması gerektiğini belirtti. Aynı mekanda gitar dersi de veriliyormuş, seyretmemizi sağladı. Gitar hocası bir yandan içkisini içip (şişeden) bir yandan ritm tutup ders anlatıyordu, ilginçti, hoştu. Toplu fotoğraf da çekildi ama şu an o fotoğraf Avustralya'da:) Kısacası keyifli bir ziyaretti. Malaga'ya yolu düşenlere tavsiye ederim.

   İspanya deyince flamenkonun yanı sıra bir de boğa güreşleri gelir herkesin aklına. Hiç sevmediğim bir etkinliktir. O yüzden ne araştırdım, ne de görmek isterim. Ama en azından nasıl bir mekan olduğunu görmek için şehrin arenasına kısa bir ziyaret gerçekleştirdik. Gişede turistler vardı ama ne için bilet alıyorlardı bilmiyorum. Gösteri mi var yoksa ders mi alacaklar emin değilim. İnanın sormaya üşendik çünkü İspanyolca cevap alacağız ve yine anlamayacağız. Seyirci sıralarına çıkıp baktığımızda ortada pek çok kişinin antrenman yaptığını gördük. Profesyonel bir havaları yoktu, sanırım turistlerdi. Biri boynuz tutuyor, diğeri pelerini savuruyor, boynuzlu pelerinliyi kovalıyor. Enteresan ve komik görüntüler vardı. Buraya ekleyemiyorum, merak edenler kısa bir videoyu instagram hesabımda görebilirler.


    
    Malaga'nın tarihi, şehri Akdeniz'in ana limanı olarak kullanan Fenikelilere kadar uzanmakta. Daha sonra Vizigotlar, Romalılar, Araplar belirgin izler bırakmışlar bu şehirde. Roma Amfi Tiyatrosu en etkileyici izlerden biri. Dünyanın pek çok yerinden insanla birlikte, akşam güneşinin altında, tiyatronun basamaklarına uzanıp etrafı seyretmek, geçmiş zamanların hayalini kurmak büyük keyif.
    Roma tiyatrosunun üst kısmında görülen surlar Endülüs Araplarından kalma. Şimdi bir de Araplardan kalan kaleye çıkalım isterseniz.

    Kuzey Afrika'nın "Mağribiler" denen Müslüman Araplarının 800 yıla yakın bir süre İspanya'da, Endülüs bölgesinde hakimiyet kurduklarını biliyoruz. Malaga'da Mağribilerin varlığı şehrin yükseklerinde yer alan Alcazaba kale-sarayı ve Gibralfaro kalesi ile kendini göstermekte. Cordoba, Sevilla, Granada gibi Endülüs şehirlerinde görülen kale ve sarayların daha küçük, daha az özenilen örnekleri bu kaleler. Daha az özenilenden kastım, bahçelerin El Hamra'daki gibi yeşil olmaması, havuz ve çeşmelerin suyla buluşturulmuyor olması. Bölgede tarımı canlandıran ve kuru toprakları yeşillendiren Mağribilerin mimari yapılarının özelliği, suyun, havanın ve ışığın hem estetik hem de işlevsel kullanılmış olması. Daima akan su hem havalandırma görevi görüyor, hem de ruhsal dinlenmeyi sağlıyor. Işık ise kemerli geçitlerden, bin bir desenle oyulmuş pencerelerden, kapılardan süzülerek görsel bir şölen yaratıyor. Granada'daki El Hamra Sarayı'nda Mağribi mimarisinin özelliği, yeşilliğin diri tutulmasıyla, çeşmelerin, kanalların, havuzların sudan mahrum edilmemesiyle rahatça gözlenmekte. El Hamra'yı gördükten sonra Malaga'daki kalelerin ve sarayın da bir zamanlar nasıl göründüğünü hayal etmek zor olmadı bizim için.

   


    Kaleye otobüsle, taksiyle ya da yayan ulaşmak mümkün. Biz havanın serince olduğu bir gün denizden erken dönüp yürüyerek çıktık. Doğru yolu ararken ve tırmandıkça manzarayı seyrederken kalenin açık olduğu saati kaçırdık. 20.00'de kapanan kaleye en son 19.30'da giriş yapılabiliyor. Daha sonra tekrar çıkmak istediğimiz gün ise taksiyi tercih ettik.6 Euro civarında bir ücret ödedik. Malaga ve Granada'da zaman zaman taksi kullandık. Taksimetre açıyorlar, nereye ne yazacağı aşağı yukarı belli. Taksi ücretlerinin pahalı olduğunu söyleyemem. Biz üç kişi otobüse vereceğimiz bilet fiyatı yerine taksiyi tercih ettik kimi zaman. 

    Kaleye yürüyerek çıkmak oldukça keyifli. Tırmandıkça şehrin manzarası adım adım gözler önüne seriliyor ve her zaman olduğu gibi kaleye çıkınca tüm şehir ayaklarının altında oluyor.
Şöyle ki:



     Şehrin tarihi kısımlarının haricinde görülmesi gereken yerlerden biri de marina ve civarındaki restoranlar.


    
   Akşamları bu bölge de eski şehir gibi oldukça hareketli. Özellikle hafta sonu restoranlarda yer bulmak çok zor.



     Akşama doğru kurulan standlarda, giysiden uluslararası yemeklere kadar her türlü ürünün satışı yapılıyor.
    
    Görüldüğü gibi oldukça hareketli bir şehir Malaga. İnsanlar geç saatlere kadar sokaklarda. Hava 22.00'den önce kararmıyor ve bu saatten önce akşam yemeği yenmiyor. Gençler sabaha kadar eğleniyorlar. Sokağımızda 2-3 tane gece kulübü vardı o yüzden iyi biliyorum:) Dünya Kupası finaline de denk geldik, o da ayrı bir eğlence oldu. Almanlar sakin sakin maç seyrettiler, bir tek golde ve başbakanları Merkel'i görünce heyecanlandılar. Arjantin taraftarlarının coşkusu daha bir keyifliydi.
   
    Gezdik, gördük, heyecanlandık... Peki İspanya'da ne yenir? Ne içilir? Sanırım bu konuya geldi sıra. İspanyol mutfağının olmazsa olmazı "Paella". Ana malzemesi pirinç olan bu yemek, zevke göre sebzeli, etli, deniz ürünlü yapılıyor. Bir de "Tortilla" var. Bildiğimiz patatesli omlet. Ancak kahvaltıda yenildiği zaman ekmek arasında sunuyorlar. Bu şekilde oldukça doyurucu oluyor tabii. 
    Sonra "Gazpacho" var. Soğuk bir çorba çeşidi. Boğa etinden yapılan yemekler var. Meze anlamına gelebilen, özelikle alkollü içkilerin yanında küçük küçük sunulan "Tapas" var. 
    Tabii burası bir Akdeniz ülkesi olduğu için deniz ürünü oldukça bol. Malaga'ya özgü balık tabağı var mesela. Malaga Tabağı deniyor. En az iki kişilik geliyor. Kızarmış balık çeşitlerinden oluşan lezzetli bir yemek.
    Bir de şişe geçirilip kömür ateşinde pişirilen sardalyalar var. Kumsaldaki restoranlarda yapılıyor. Favori yemeğimdi diyebilirim. 
    Bir de "Berenjenas" denen patlıcan kızartmasını çok sevdim. Üzerine pekmez gezdiriliyor. Evet kulağa pek hoş gelmediğinin farkındayım ama bence lezzetliydi:)
    Yerel yemekler dışında dünya mutfağından her türlü lezzet kolaylıkla bulunuyor Malaga'da. Özellikle Marina'da Meksika, Yunan, Çin vs. pek çok ülkenin restoranı yan yana sıralanmış durumda. Döner de var tabii:) Ara ara dönerci dükkanlarına rastlamak mümkün.
    Tatlıyı çok seviyor İspanyollar. Tatlıları güzel. Not almayı unuttuğum için isimlerini veremeyeceğim. Şöyle çeşitler var. Fotoğrafta görülen pastane bana Beyoğlu'ndaki İnci'yi hatırlattı. 
    Sabah kahvaltısında tatlı çörekler, kruvasanlar yiyorlar ancak turistler için kafelerde tost dahil pek çok çeşit bulmak mümkün. Çok sayıda fırın var şehirde, ekmek ve genellikle tatlı yiyecekler satılıyor.
    İspanya'nın milli içkisi ise Sangria. Çokça şaraba bir miktar rom, kanyak veya votka katılarak ve mümkünse 24 saat öncesinden içine meyve parçaları atılıp dinlendirilerek hazırlanan hafif bir içki.
    Yemek konusunda fiyatlar oldukça makul. Akşam yemeği için 3 kişi en fazla ödediğimiz miktar 55 Euro'ydu ki bunu Marina'da deniz manzaralı bir Meksika restoranında ödedik. Ülkemizde aynı konum ve kalitedeki bir restorandan mümkün değil o fiyata çıkamayız. Bir başka örnek daha vermek isterim. Katedralin hemen bitişiğinde oldukça şık bir meydan kafeteryasında 2 kahve, 1 dondurmalı browni ve 1 şişe su için 9 Euro hesap geldi. Turistik bir mekan için oldukça uygun. Bahsettiğim menü ve kafeterya aşağıdaki fotoğrafta. 
    Her yemeğin, her içeceğin yanında veya öncesinde muhakkak ücretsiz ikramlar geliyor. Yani Malaga'da yeme-içme konusunda çeşit ve fiyat açısından hiç bir sıkıntı yok.
    Söz yemekten açılmışken El Pimpi'den bahsetmeden olmaz. Flamenko müzesindeki rehberimiz de yerel havayı ve duvarlardaki fotoğraflardan ünlü flamenkocuları ve matadorları görmemiz için bize bu restoranı tavsiye etmişti. Tüm blog yazılarında da    El Pimpi'yi okumuştum. Biz de gittik, gördük. El Pimpi, Malaga'nın en ünlü restoranı. İsmi "Küçük Matador" anlamına geliyor. Gerçekten İspanya'nın yerel havasının solunduğu, keyifli bir mekan. Ancak yalnızca iç kısmı. Bloglarda gördüğüm "Terasta oturun" tavsiyesine anlam veremedim. Teras deyince yüksekte bir yer zannetmiştim ancak bildiğin arka bahçeymiş. Bazı masaları Roma tiyatrosuna bakıyor ve bu açıdan güzel ancak plastik masa ve sandalyelerle tam bir çay bahçesi havasında. Biz dışarı çıkmış bulunduk bir kere ama gidecek olanlara iç mekanı tavsiye ederim.
    Yemekler oldukça lezzetli. Akşam yemeğine de gidilebilir, sadece kahve veya içki içmeye de. Benim değişik tatlar denemekten çekinmeyen oğlum boğa eti yedi, beğendi, biz yine klasik Malaga tabağı...

    Sanırım tavsiyelerim bu kadar.
    Biz Malaga'yı sevdik. Her ne kadar dil açısından anlaşamasak da İspanyol insanını da sevdik. Klasik "Avrupalı" tanımına uymuyorlar. Daha mütevaziler. Evet sıcakkanlılar ama biraz utangaç bir havaları da var. Boğa güreşi gibi bir etkinliği hala benimseyip uyguladıklarına inanmak güç. Almanya, Avusturya, Fransa gibi ülkelerde görülemeyecek bir uğraş. Flamenko da aynı şekilde... Hangi Fransız ya da Alman veya İngiliz, bir İspanyol flamenkocusu gibi haykırarak şarkı söyleyebilir ya da dans edebilir? Geçmişlerinde yok. İspanyollar, pek çok Avrupalı gibi üstten bakan insanlar değiller. Kimsenin kimseye yan gözle baktığı yok. Bir parça umursamaz ve tembeller. Farklı bir dili öğrenmek derdinde değiller. İngilizce soruyorsun, sanki anlıyorsun gibi İspanyolca cevap veriyorlar. Avrupalı dakikliği de yok onlarda. Dükkanların kaçta açılıp kaçta kapandığı belli değil mesela. Yıllarca süren kavgalardan, karmaşadan bıkmış olmalarının payı olmalı bu boş vermişlikte... Birbirlerine kıydıkları İç Savaş'tan bahsetmeyi sevmediklerini okumuştum bir yerlerde. Çoğunluğu oldukça kibar. Sinyor ve sinyorita şeklinde hitap etmeleri orada bulunduğum süre içinde çok hoşuma gitti:) Burada Bodrum uçağında bir İspanyol aile, çocuklarıyla oturabilmek için benden yer değiştirmemi rica etti. Kabul edince çocuklarına bile teşekkür ettirdiler. Bodrum dönüşünde ise benim yerime oturmuş olup, kalkmaya bile tenezzül etmeden yer değiştirmeyi teklif eden kendi memleketimden bir yolcudan aynı teşekkürü göremedim. Bunu da araya sıkıştırdım ama birden aklıma geldi sinirlendim yine:) Eller aya biz yaya durumu hızla yol almakta ülkemizde. Her neyse... 
    Birkaç Malaga fotoğrafıyla yazıyı bitireyim ben en iyisi. Bölmeyeyim derken epeyce uzun bir yazı oldu. Sabır gösterip okuyanlara teşekkür ederim:)
    Geziyle ilgili genel izlenimlerimin yer aldığı bir önceki yazıya buradan ulaşabilirsiniz:İspanya...Avrupa'nın Aykırı Çocuğu
Malaga'nın sembolün sokak balıkçısı Cenachero












































  
    * Gül Işık, İspanya/ Bir Başka Avrupa, Metis Yayınları
    (Yazının girişindeki Ortega y Gasset ve Americo Castro'ya ait sözler aynı kitaptan alınmıştır).

    Malaga ve İspanya ile ilgili diğer yazılar: İspanya...Avrupa'nın Aykırı Çocuğu
                                                                           Elhamra... Hayal mi? Gerçek mi?