23 Şubat 2015 Pazartesi

ATARA ATAR, GİDERE GİDER...



    Çok şeye hayret ediyorum, çok şeye kızıyorum nicedir. Ya sabır diyorum. Ya sabır... Fakat nereye kadar? Bazen patlıyorum. Hiç huyum olmadığı halde dün Facebook'ta bir arkadaşla - hatta söze karışan bir başka arkadaşla daha- ufak yollu atıştım. 
Huyum değildir çünkü sosyal medyada kim ne isterse onu yazsın, kim ne isterse paylaşsın fikrindeyimdir. Benim bu düşüncemin tam tersine, farkındasınızdır bazı sosyal medya kullanıcılarında enteresan bir baskı uygulama huyu var. Bir arkadaşım 
Ege Üniversitesi'nde öldürülen gencimizi kastederek "Niye yazmıyorsunuz? 
Niye paylaşmıyorsunuz? Şöylesiniz, böylesiniz" diye abartılı bir serzenişte bulunmuş. Ben de onu görünce Facebook'ta yapılan paylaşımların, ağlanmaların ne işe yaradığını sordum. Çözüm Facebook'ta paylaşımda bulunmakla gelmiyor dedim. Bu minvalde fikirlerimi belittim uzun uzun. Bir arkadaş daha katıldı. İkisini de severim, güzel güzel tartıştık. Ancak ben sosyal medyada kimin ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleyen insanlardan sıkıldım. Sabah kalkıp televizyonu açmadıysan, internete girmediysen, dünyadan haberin yoksa henüz ve aslında ülkede fırtınalar koptuysa, 
sen de bilmeden internete girip ilk olarak keyifli bir paylaşım yaptıysan yandın mesela. Duyarsız ilan edilirsin hemen. Bu ve bunun gibi şeyler... Anlatabiliyor muyum? 
Ya da artık bezmişsindir, bıkmışsındır üst üste gelen ölümlerden, haksızlıklardan, 
çok üzgünsündür, bir şey yazasın gelmez. Kalakalırsın. İşte böyle zamanlarda da yanlış anlaşılabilirsin. Vs.vs.vs. Ben de bugün bu konuda nazımın geçtiği bir arkadaşıma patladım işte.
    Aslında dün iki kere patlamışım. İnternet sitelerinden birinde Oscar'a aday filmlerden The Imitation Game'i tanıtan bir yazının girizgahında "Apple'ın elmasına da ilham veren Alan Turing'in hayatı" şeklinde bir tanıtım yazılmıştı. Bu sefer rastgele, sağdan soldan topladığı bilgilerle internet sitelerinde, gazetelerde, dergilerde yazan arkadaşlara biriken sinirim dışarı vurdu. Yazının yorum kısmına "Alan Turing'in siyanürlü elmayla intiharı Apple şirketinin logosuna ilham vermemiştir. Steve Jobs'a bu konu sorulduğunda bunun böyle olmadığını belirtmiş ve 'Aslında güzel fikirmiş' diye eklemiştir. Biyografisinde yazmaktadır. Okuyunuz" yazdım. Geldiler bana:) 
Herkes her şeyi bilmez, bilmek zorunda da değildir. Ancak atıp tutmamak zorundadır bana göre. Gayet entelektüel olduğunu düşünen bazı kimseler "Şurada yazıyorum, burada yazıyorum" demeyi biliyorlar fakat nasıl yazdıklarını Allah biliyor. Oradan topla, buradan topla, başkasının yazısını kopyala yapıştır, ya da yarım yamalak duyduklarını çok iyi biliyormuş gibi sat. Büyük gazetelerde bile oluyor ne yazık ki bu durum. Kızıyorum, cidden kızıyorum. İnternette, gazetelerde, dergilerde okuduklarıma hemen inanmıyorum ne yazık ki. Sorguluyorum. Yalan yanlış yazmak bir yana, parçalanan toplumumuzda her gruba ait insanların "fake" tabir edilen fotoğraflarla, haberlerle diğer tarafa çamur atma, kendi yandaşlarına yaranma çabası da geriyor beni. 
Her grup için geçerli bu. Çığırından çıkmış bir sahtekarlık söz konusu. 
Yalnızca kitaplara inanıyorum. Okuyorum ve okunmasını tavsiye ediyorum.
    İşte böyle... Gerginim. Kızgınım. Hepimiz gibi... En son algılarımın ayarıyla oynamaya çalışan iktidar sahiplerine kızdım. Bildiğiniz gibi Suriye'de bizim olan toprak parçasındaki Süleyman Şah Türbesi tahliye edildi, mezar taşındı. Yani bize ait olan toprakları terk ettik, bize ait olmayan topraklara taşıdık mezarı. Nasıl yani??? 
Burada algımın ayarında ufak bir bozulma yaşandı tabii. Böyle olmadı mı? 
Durum bu değil mi? Değilmiş. Biz yanlış biliyormuşuz. Aslında ortada bir başarı ve zafer varmış. İşte bu noktada aklımdan şüphe ettim(!) Aklımdan şüphe ettirenlere çok kızdım. Kızgınım. Herkese, her şeye kızgınım...



19 Şubat 2015 Perşembe

PİETA, MİCHELANGELO, ROMA...

    Hıristiyan sanatında, özellikle heykelde, Meryem Ana'yı ölmüş oğlu İsa'yı kucağında tutarken gösteren sahnelere "Pieta" denir. Pieta sahneleri çok etkiler beni. Hıristiyanlık dinine mensup değilim, dolayısıyla dini duygularla etkilenmem mümkün değil ancak bir annenin ölmüş oğlunun bedenini taşıyor olması etkiler beni. 
    En ünlü Pieta heykeli Michelangelo'nun yapmış olduğu mermer heykeldir. 
Sanat Tarihi lisansım sırasında ilk kez slayt üzerinde görmüş olduğum bu muhteşem eseri gerçekten görebilmeyi istemişimdir hep. Çok istemiş olmalıyım ki geçtiğimiz aylarda Roma'ya yaptığımız ufak seyahat sırasında gerçekleşti bu hayalim. Roma'ya iner inmez eşyalarımızı çabucak kalacağımız yere bırakıp Vatikan'a doğru yola çıktık. Vatikan müzelerine ve Michelangelo'nun Pieta'sının yer aldığı San Pietro Bazilikası'na girişte uzun kuyruklar olduğunu biliyorduk. Dünyanın her yerinden gelmiş turistlerden oluşan ziyaretçi kuyruğuna girdik. Yaklaşık 1,5 saat bekledik. Vatikan müzelerine giriş saatini kaçırdık ancak San Pietro açıktı ve Pieta beni bekliyordu. İçeri girdim, sağıma soluma baktım ve yön tabelasını gördüm. Sağ tarafı işaret eden oku takip ettim. Kafalarını hafifçe yukarıya kaldırmış hayranlıkla seyreden veya fotoğraf çeken insan kalabalığının biraz üzerinde o muhteşem eseri gördüm. 


   
    Önce uzaktan baktım cam ardında korunmaya alınmış bu sanat şaheserine. 
Sonra insanların arasından kıvrıla kıvrıla ilerleyip önlerde bir yer buldum kendime. Duygusu bir yana, taş dediğimiz materyalin nasıl olup da kumaş kıvrımlarına, damarlara, kaslara dönüşmüş olduğuna şaşırdım.


    İlk sanat tarihçisi sayılan, sanat tarihi disiplininin temellerini atan Giorgio Vasari'ye (1511-1574) göre ne kadar parlak olursa olsun hiçbir zanaatkarın ya da heykeltraşın bu yapıtın zarafetini ya da tasarımını aşması, mermeri Michelangelo'nun sergilediği beceriyle yontup parlatmaya çalışması mümkün değildir. Ona göre bu eserdekinden daha ölümcül bir cesedi bulmak olanaksızdır.


    
    Bu eser ayrıca Michelangelo'nun imzasının yer aldığı tek heykelidir. Bu konuda şöyle der Vasari: "Michelangelo bu yapıta öyle büyük bir sevgi ve çaba kattı ki (Bir daha hiç böyle yapmayacaktı) adını Meryem'in göğsündeki kuşağa yazdı. gerekçesi de şuydu: Bir gün heykelin olduğu yere gitti ve Lombardiya'dan gelen kalabalık bir topluluğun yapıta övgüler düzdüğünü gördü. Topluluktan bir kişi başkasına heykeli kimin yaptığını sorunca 'Milano'dan bizim Gobbo' yanıtını aldı. Michelangelo orada tek kelime etmeden durdu ama bütün çabalarının bir başkasına atfedilmesi çok tuhafına gitti. Bir gece, keskilerini yanına alıp kendini bir lambayla kiliseye kapattı ve adını heykelin üzerine kazıdı".
     San Pietro'daki Pieta'yı seyrettim, seyrettim... Sanatsal yetenek denen ulvi hediyenin, ayrıcalığın gücünü gördüm. Michelangelo'ya bir kez daha hayran kaldım ve çocuklarını kaybeden annelerin acısını düşündüm, hüzünlendim. Bu yazıyı yazmak istediğim şu günlerde tesadüfen Nazım Hikmet'in daha önce hiç duymadığım bir şiirine rastladım. Dedim ki... Michelangelo ustayla başladım, Nazım ustayla bitireyim yazımı...

             Meryemana Tanrı'yı doğurmadı
             Meryemana Tanrı'nın anası değil
             Meryemana analardan bir ana
             Meryemana bir oğlan doğurdu
             Ademoğullarından bir oğlan
             Meryemana bundan ötürü güzel bütün suretlerinde
             Meryemana'nın oğlu bundan ötürü kendi oğlumuz gibi yakın bize



*Kaynak: Sanatçıların Hayat Hikayeleri, Giorgio Vasari, Sel Yayıncılık

  Not: Michelangelo Buonarroti bu eseri, 1498 yılında Santa Sabina kardinali Jean Villier de la Grolaie'nin siparişi üzerine yapmıştır. Kardinal, Pieta'yı kendi anıt mezarı için istemiştir.

  Not: Yalnızca ilk fotoğraf bana ait. O da çok net olmadığı için, eserin ayrıntılarını göstermek adına diğer fotoğraflar internetten alınmıştır.
  



    
    

    

17 Şubat 2015 Salı

BUGÜNLERDE:(


    
    Bu ülkede şiddet arttıkça bundan en çok zarar görenler kadınlar ve çocuklar olmaya devam edecek. Önlem alınmazsa, fiziksel anlamda daha güçlü olduklarını bilen insanlık yoksunu bir kısım erkek mahlukat, çocuklara ve kadınlara zarar verecek, verecek, verecek... Ve ne yazık ki şiddetin gitgide arttığı gözle görünür bir gerçek. 
Artık sevdiklerimizden ayrılırken birbirimizi alışkanlıkla değil, gerçek bir korkuyla "Dikkat et!" diye uğurluyoruz, dualar ediyoruz. Kanunlara güvenmiyoruz, adalete inanmıyoruz. Çünkü yok. Kimimiz bu yüzden üzülüyoruz, bunalıyoruz, korkuyoruz; vicdansız fırsat kollayanlar ise rahatlar. Çalıyorlar, çırpıyorlar, hak yiyorlar, eziyorlar, vuruyorlar, öldürüyorlar... Sokakta, evlerde, okullarda, hastanelerde, trafikte, maçlarda, sosyal medyada herkes birbirine sayıp sövüyor. Müthiş bir kutuplaşma yaşanıyor. 
En tepedekiler hiç birleştirici olmadı, aksine adım adım yarattılar bu bölünmeyi. 
Halk borca batmış durumda. Herkes borçlu ama herkes daha çok harcamak istiyor. Hatta çalışmadan, kolay yoldan kazanmak istiyor herkes. Büyüdüğümüz söyleniyor ama yok öyle bir şey. Maddi sıkıntılar had safhada. Hal böyle olunca cahil olan, eğitimsiz olan çevresinden çıkarıyor hıncını. Yıllardır kim mutlu Allah aşkına? 
Patlayan inşaat sektörünü elinde tutanlar? Şu an aklıma geldi, onlar mutlu olabilir bak! Mutsuzluk ve şiddet ne zamandan beri ve niye artıyor diye sorgulamak lazım değil mi? Mutsuzluk şiddeti, şiddet daha çok şiddeti doğruyor. Özgecan kardeşimizin hunharca öldürülmesi canımızı acıttı, bizi derinden sarstı. Olayı öğrendiğimizden beri idamı tartışmıyor muyuz? Hangimizin -en sakinlerimizin kafasından bile- günlerdir bu alçakça cinayeti işleyenler için türlü vahşette işkence yöntemleri geçmiyor? Şiddet şiddeti yaratıyor. 
    Bu işe bir an önce dur demek lazım. Neden devamlı geriye gittiğimizi sorgulamamız lazım.
    Cumartesi gününden beri büyük bir üzüntü içindeyim. Hepimiz gibi... Pırıl pırıl bir genç daha gitti. Bir kadın daha gitti. Temennimiz, ne yazık ki acı bir olay sonucu oluşan toplumsal hareketlenmenin olumlu sonuçlar doğurmasıdır. Vicdanlı, ahlaklı, modern, eğitimli insanların hayalini kuruyorum bu ülke için. Fakat nasıl olacak bilmiyorum. 
Çok canım sıkkın, çok üzülüyorum:(




13 Şubat 2015 Cuma

GÜNAYDIN!

   
     Saati 7.50'ye kuruyorum her gün. Daha doğrusu Orhun'un okulunun olduğu günlerde. Bu sabah saatin zorlaması olmadan 6.50'de uyanıverdim. Çok susamışım ama kalkmak istemiyorum. Çünkü alarmın çalmasına 1 saat kala ayağa kalkarsam bir daha imkan yok uyuyamam. Nitekim öyle oldu. Dayanamadım, kalktım su içitim, 
"Belki tekrar dalarım" diye boş bir umutla sağa sola döndüm durdum ve tabii ki olmadı. Tekrar uyuyamadım. Kalktım bilgisayarı açtım. 
    Niye böyleyim ben ya? Uykuyla hep bir sorunum var. Çabucak uykuya geçiş yapanlara bayılırım mesela çünkü ben böyle bir şeyi hayatımda bir iki kere yaşamışımdır ancak. Uykum bir yerinden bölündüğünde tekrar kolayca dalabilirsem, kaldığım yerden devam edebilirsem o seferlik kendimi şanslı sayarım. Çoğu zaman dakikalarca  hatta bazen saatlerce kıvranırım tekrar uykuya geçebilmek için. Kafamı boşaltmaya çalışırım olmaz, hayal kurayım derim olmaz... Bir de her yerde uyuyamama gibi bir derdim var. Kendi yatağımdan farklı bir yerde yatmışsam o gece benim için kabus olur. Tatillerimin iki günü yatağa alışmakla geçer. Geç yatıp geç kalkmayı severim. 3.00'te yatıp 11.00'de kalkarsam uykumu almış olurum ama 11.00'de yatıp 7.00'de kalkmak bana göre değildir, uykumu alamam. Her ortamda uyuyabilenleri, 
20 dakika şekerleme yapıp zımba gibi kalkanları çok kıskanırım. Ben öğle uykusuna yatıyorsam en az 2 saat sürmesi lazımdır yoksa kafam sersem gibi, daha beter bir vaziyette uyanırım. 
    Aramız iyi değil belki ama uykuyu çok severim. 8 saatin altında hayatta yetmez bana. 9 olsun 10 olsun isterim:) Her zaman öyle olmasa da. 2 gün üst üste 5-6 saat uyuyabilmişsem 3.gün zombi gibi gezerim, açığı kapatmam gerekir. Ha bir de çıt desen uyanırım. Düzensizlik, düzensizlik, düzensizlik... Herkesin yapısı farklı uyku konusunda. 
Çok yakın bir arkadaşım ne kadar çok derdi, sıkıntısı olursa olsun- ki oldukça stresli günler yaşadı- kafasını yastığa koyduğu gibi uyur, üstelik deliksiz uyur ve bomba gibi kalkar. Benim gibiler ise uyumadan önce asla kafaya bir şey takmamalıdırlar. Yoksa halleri haraptır, sabaha kadar bir o yana bir yana döner dururlar. Yapacak bir şey yok aslında, çocukluğumdan beri böyleyim. Kardeşim benim tam tersimdir, uyur. Erken yatar erken kalkar. O baba tarafına çekmiş, ben huzursuz anne tarafına çekmişim. 
    Ah neyse çok konuştum. Saatin alarmı çaldı. Ben Orhun'a kahvaltı hazırlamaya gidiyorum. Herkese günaydın!


   Not: Orhun'u uyandırdım. Çoook zorlandı, "Ne yapayım uyuyamadım ki gece" dedi:) Bu çocuk da aynı bana çekmiş. Neredeyse birebir aynı. Sömestr tatilinin üstüne, tam okullar yeni açılmışken, tekrar kar tatili eklenince kendini toparlayamadı. Çünkü biz böyleyiz. (Babamız biraz daha rahat bu konuda. Bizim huyumuzu bildiği için sabahları ses çıkarmamaya çalışarak kahvaltısını yapar gider. Bir tanedir o!:) )

   Not: Blogumu takip edenler "Hani bu çalışıyordu, öğretmendi?" diyebilirler. Öğlenciyim efendim. Yani birkaç sadık okuyucu arkadaşım dışında okuyan ve merak eden varsa açıklama getireyim dedim gereksiz bir şekilde.

   Ve Not: Evet, uykumu alamadım, sinirliyim! :)


    

9 Şubat 2015 Pazartesi

START VERİLDİ:)

   Gece yarısını birkaç dakika geçmiş. Tarih 9 Şubat oldu. Okullar açılıyor bugün. Muhtemelen hafta sonuna doğru az buçuk kafayı üşütmüş olacağım ama bugün sabırsızım, heyecanlıyım:) Özledim kuzuları. Koridorda çevirip sarılmalarını özlemişim mesela. Ama yağ çekmek için ama gerçek hislerle "Bugün çok güzelsiniz öğretmenim" demelerini özlemişim:)))) Birkaç 5.sınıfa müzik dersine giriyorum, onlara Emel Sayın'ın Mavi Boncuk şarkısını öğretmiştim, bayıldılar, her fırsatta söylemek istiyorlar. 
Sallana sallana, hep bir ağızdan Mavi Boncuk'u söylemelerini özlemişim. 
Resim yaparken dakikada bir "Olmuş mu öğretmenim?" diye sormalarını bile özledim:) 
    Evet, okul ortamı çok gürültülü, kafa şişirici ama öğrencilerin gülüşmelerini, koşuşturmalarını özlemişim. Çocuk demek neşe demek, enerji demek. Çocuklar var oldukça, çocuklar güldükçe biz de güleceğiz. Onların gülen yüzleri hiç solmasın. Bugün okullar ikinci döneme açılıyor. Öğrencilere, velilere, öğretmenlere, servis şoförlerine, müstahdemlere, kantincilere, sabah yollara düşecek herkese çoook keyifli, başarılı bir yarı yıl diliyorum:)







8 Şubat 2015 Pazar

DYATLOV GEÇİDİ BİLMECESİ...

    Geçtiğimiz günlerde, bir cuma gecesi, bir filme takıldım. Halihazırda devam etmekte olan filmlere belli bir yerinden dalmak huyum değildir ama (En başından dikkatlice seyretmem lazım çünkü) bu film dikkatimi çekti. İsmi "Şeytan Geçidi". Birkaç genç, seneler önce gerçekleşmiş esrarengiz bir olayı araştırmak için Ural Dağları'na tırmanıyorlardı. Seyrettim ve ancak sonunda anladım ki gençlerin araştırdığı o olay gerçek bir olaymış. Gizemli olaylar tarihine "Dyatlov Geçidi Vakası" olarak geçmiş.
O günden sonra aldı beni bir merak. "O gençler nasıl öldü?"   

     Gizemli olaylara meraklı olanlar Dyatlov Geçidi Vakası'nı muhakkak bilirler. 
Benim gibi ilk defa duyacaklar için kısaca anlatmak isterim. Ama uyarmam lazım, 
bu tüyler ürperten, akıllardan çıkmayacak bir olay. 

    1959 yılının Ocak ayının son günlerinde, çoğunluğu Ural Teknik Üniversitesi'nde okumakta olan 10 kayakçı genç, yarı yıl tatillerinde Ural Dağları'ndan Otorten Dağı'na bir keşif gezisi yapmak için yola çıkarlar. Bazıları bu okuldan yeni mezun olmuştur. 
37 yaşındaki bir üye hariç hepsinin yaşları 20-25 arasındadır. Grupta 2 kız, 8 erkek vardır. Hepsi son derece zeki ve güçlü mühendislerdir veya mühendis adaylarıdır. Grubun lideri Igor Dyatlov'dur. Yola çıktıktan bir süre sonra gruptan bir genç sakatlanır ve geri dönmek zorunda kalır. 

    Yola 9 kişi devam edilir. Son derece azimli ve neşeli oldukları tuttukları günlüklerde kayıtlıdır. 
    Grup, geziyi 16 günde tamamlamayı planlamıştır. 12 Şubat'ta geziyi noktalayacak ve bağlı oldukları spor klübüne telgraf çekeceklerdir. 12 Şubat'ta telgraf gelmez. Olası aksilikler göz önüne alınır ve birkaç gün daha beklenir. Birkaç gün sonra telgraf hala gelmeyince ailelerin de ısrarıyla arama ekipleri Otorten Dağı'na doğru yola çıkarlar. 
26 Şubat'ta dağın yamaçlarında ekibin çadırı bulunur. 
    Çadır içeriden dışarıya doğru parçalanmıştır, gençlerin botları ve montları içeridedir, diğer eşyalar sağa sola saçılmıştır ancak kendileri etrafta görünmemektedirler. 
Bu demek oluyor ki, gençler büyük bir panikle, -30 derece soğuğa ve yağışa rağmen üzerlerinde ne varsa onlarla (uykuya yatmak üzerelermiş), yalın ayak, çadırı bıçakla yırtarak dışarıya doğru koşmuşlardır. Yerde yalnızca onlara ait ayak izleri vardır. Arama çalışmaları devam eder ve aşağıda, ormana doğru 500 m. ileride bir sedir ağacının dibinde 2 ceset bulunur. Bu insanlar dibinde konuşlandıkları ağacın dallarını kopararak ateş yakmışlar ancak yanı başlarındaki kuru dalları görmemişlerdir. Bu durum görme yetilerini kaybettiklerini düşündürür. Ölüm nedenleri hipotermidir. Yani donarak ölme. 

Daha sonra ağaçtan kampa doğru 3 ceset daha bulunur. Bunlar tahminen kampa geri dönmeye çalışırken ölmüşlerdir. Bu gençlerin ölüm nedeni de hipotermi olarak belirlenir. Kalan 4 gencin cesedi yaklaşık 2 ay sonra arkadaşlarının yakınlarında bulunur, daha önce karlar altında kaldıkları için görülmemişlerdir. Yalnız bu cesetlerin durumu farklıdır. Bir tanesinin kafatasında kırık vardır. İkisinin kaburgaları kırıktır. Kaburgası kırık olan kız öğrencilerden birinin dili, ağız boşluğu ve gözleri yoktur. 
2 cesette ise yüksek oranda radyasyon saptanmıştır. Cesetlerin üzerinde dışarıdan bir darp izi görülmemektedir. Sadece bir tanesinin boğuşma yaşadığı anlaşılmaktadır. Devlet makamları olayı bilinmeyen bir gücün etkisine bağlarlar ve Mayıs ayında, 
yani bu kadar kısa bir sürede her birinin ölüm nedeni hipotermi olarak kayıtlara geçer, dosya kapanır.  Gençler büyük bir kalabalıkla son yolculuklarına uğurlanırlar. Oysa ki yetkililer törenin sessiz sedasız gerçekleşmesini istemişlerdir. Ekipte yer alan ancak son anda arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalan genç adam sürekli ağlamakta ve "Ben de orada olmalıydım" demektedir. 
Fotoğraf: Dmitriy Nikishin

    O gün bu gündür Rusya halkı soruyor: "Bu gençler neden öldü?". Olay ancak Glasnost döneminden sonra tam anlamıyla konuşulmaya başladı. Tam 64 tez ortaya atıldı. 1959 yılından beri çok çeşitli kişiler olayı araştırmakta... Gazeteciler, medyumlar, bilim adamları, astrologlar, aileler vs. Hala bir sonuca ulaşılmış değil. İlk önce yerli bir kabile olan Mansiler'in gençleri öldürdüğü düşünüldü. Çünkü Otorten Dağı onlar için kutsaldı. Ve bu insanlar zor sorgulamalardan geçtiler. Ancak bunun boş bir suçlama olduğu anlaşıldı. Olayı uzaylılara bağlayanlar var. Onlara göre bir  UFO indi, gençlerin bir kısmını fiziksel olarak etkiledi, diğerleri kaçmaya çalıştı. Uzaylılar harici doğaüstü varlıkların bu işi gerçekleştirdiğine inananlar da var. Ural Dağları zaten spiritüel anlamda dikkat çekici bir bölge. Üstelik yerli halkın söylediğine göre Otorten "Oraya Gitme" anlamına geliyor ve bir zamanlar bu dağın tepesinde Tanrı'ya 9 kurban vermek bir gelenekmiş. Materyalist olanlar bu iddiaları saçma buluyorlar tabii ki. Onlara göre olası senaryolar şunlar: O tarihlerde o bölgede nükleer aygıt veya silah denemeleri yapılıyordu ve bu deneyler sırasında oluşan bir çığ ilk önce birkaç genci yaralayarak indi ve sağlam olanlar yaralı arkadaşlarını taşıdı. Ya da nükleer deney sırasında bir patlama yaşandı ve birkaç kişi bu patlamanın etkisiyle savrulup yaralandı. Veya bu gençler görmemeleri gereken bir duruma tanık oldular ve KGB ajanları tarafından öldürüldüler. Ajanlar doğaüstü varlıklardan şüphelenilmesi yolunda bir düzen sağladılar. Bir kısım araştırmacıya göre ise zehirli bir mantar yediler ve çıldırma hali yaşadılar. Bir astrolog ise bu gençler üzerinde bir deney gerçekleştirildiğini, ekibin en yaşlısının bunu sağladığını, bu gençlerin birer kurban olduğunu söyledi. Kimisi olayı aşka bağladı. Çünkü ekip üyelerinden Zina ve Yuri yeni ayrılmışlardı, Zina İgor'la yakınlaşırken, Yuri ekipteki diğer kız olan Lyudmila ile samimiydi ve Zina bu durumu kıskandığını günlüğünde belirtmişti. Öyle ya da böyle... Dokuz genç o gece Otorten Dağı'nın eteklerinde feci bir korkuya maruz kalarak öldüler. Olayın gerçekleştiği geçide, ekibin başkanı olan İgor Dyatlov'un ismi verildi. Belli zamanlarda bu bölgeye anma yürüyüşleri deüzenlenmekte. Çok okudum, belgeseller seyrettim ve öne sürülen her bir tezin bir aşamada çürütüldüğünü gördüm. Kesin olan tek şey yetkililerin bir şeyler sakladığı.    
Ekip başkanı Igor Dyatlov
    Ekibin fotoğraf makinelerinden çıkan fotoğraflar ve günlükler var ancak bazı fotoğrafların ve bir günlüğün devlet tarafından saklandığı söyleniyor. Aileler haklı olarak çocuklarına ne olduğunu öğrenmek istiyorlar. Devlet bir şeyler saklıyor. Uzaylıların varlığıyla ilgili olduğu için saklandığını söyleyenler de var, nükleer deneylerin varlığını inkar etmek için saklandığını söyleyenler de... 

    Olayı her hatırladığımda tüylerim diken diken oluyor. Nasıl bir korku bu gençleri o soğukta yalın ayak dışarı fırlamaya zorladı? Beyin fonksiyonlarını etkileyen frekanstaki bir ses olabileceğini düşünüyorum ben. Bu da bence nükleer bir deneyden kaynaklanıyor. Fakat o olmayan dil ve gözler yok mu? İşte ben de burada takılıyorum. Neler oldu çok merak ediyorum. İlk önce "Uzaylıları veya doğaüstü varlıkları gördüler herhalde" demiştim ancak düşündüm ki insandan daha tehlikeli bir varlık yok. Bir şekilde dönemin Rusyası bu gençleri harcadı. Deneylerin bol olduğu bir zamandı, yalnızca 2 yıl sonra uzaya ilk insanı yollamışlardı.
    Olayın ve tezlerin ayrıntısı çok. Hepsinin burada anlatmam zor ve kafa karıştırıcı olur. İlgilenenler için, özenli derlenmiş 3 bölümden oluşan Türkçe bir video belgeselin linkini paylaşıyorum. Etkileneceksiniz. Dyatlov Geçidi'nin Sırrı






    
    

4 Şubat 2015 Çarşamba

AMACIM SADECE CHELSEA TEA HOUSE'U TAVSİYE ETMEKTİ...

    Çay içmeyi sevmem fakat sosyal medyada rastlayıp merak ettiğim bir çay evini 
es geçemedim. Çünkü çok ciciydi, çok renkliydi. Bakalım İngiltere'den gelen çayları da aynı oranda lezzetli miydi? Evet lezzetliymiş:)

    Chealse Tea House, İngilizlerin meşhur "High Tea" geleneğine uygun tasarımla düzenlenmiş, küçük, sevimli bir çay evi. Çeşit çeşit aromalı çaylar İngiltere'den geliyor. Evinizde de içmek istiyorsanız satın alabiliyorsunuz bu çaylardan. Ayrıca İngiliz yapımı fincanlar, biblolar da yine satışa sunulmuş hediyelik eşyalar arasında... 
    Farklı çeşitlerde harmanlanmış çayların arasından seçim yapmak zor. 
Karamelli, şeftali çiçekli, güllü, elmalı, hatta benim çok sevdiğim After Eight çikolatalı... Atraksiyon istemem diyenlere klasik siyah çay ya da kış çayı... Sütlü ya da sütsüz... Yok yok. Ben karamelli çayı denedim, biraz da süt ekledim ve çok beğendim.

    Her masaya farklı fincanlarda sunum yapılıyor. Çaylar makaron şeklinde bir zamanlayıcı ile geliyor. Yaklaşık 3 dakika sonra makaronun zili çalıyor, anlıyoruz ki çaylar içime hazır. Döküyoruz rengarenk fincanlara. Eğer birkaç kişiyseniz çayı demlikle sipariş etmek de mümkün.

    Çayımızın yanına limonlu cheesecake ve kurabiye tabağı istiyoruz. Hepsi oldukça lezzetli. İngiliz çöreği scone de denemeye değer. 
     
    Chelsea Tea House'un tek eksisi bir AVM içinde yer alıyor olması. Yeni İstanbul'da artık böyle ne yazık ki. Kafe, Akasya AVM'de ve bu büyük alışveriş merkezine de diğerlerinde olduğu gibi metrobüsle veya metroyle kolayca ulaşmak mümkün. 
Her metro ve metrobüs durağında 1 veya 2 AVM'nin yer alması gözümüzden kaçmıyor. Kendi adıma konuşursam, ne kadar uzak kalmak istesem de kaçamıyorum. En basiti, vizyondaki bir filmi seyretmek için mecbur kalmıyor muyuz AVM'lere gitmeye? Neyse! Yine nerelere gitti aklım. Keyifli şeylerden bahsediyorduk değil mi? İşte biz geçtiğimiz pazartesi böyle keyifli bir İngiliz çay evinde atıştırdıktan sonra sinemaya gittik. 
VIP salonda (O seans öyleydi, bilerek seçmedim) sadece 20 kişiyle, geniiiş ve uzuuun koltuklarda ayaklarımızı uzatarak filmimizi seyrettik. Sonrasında İtalyan restoranında yemeğimizi yedik. İlk kez gördüğüm bir İngiliz oyuncak mağazasında dolaştık. Sonrasında AVM'nin koridorlarından metro tüneline bağlandık ve dışarıda deli gibi dolu yağmasına rağmen gram ıslanmadan evimize geldik. Yaşasın Kapitalizm!!!


NOT: Şirin şirin kafe tanıtacaktım halbuki:) Elimde değil, AVM'lere ciddi sinir oluyorum. Gidiyorum, o ayrı. Fakat maksimumda tutuyorum. Beni üzen, gitmeye mecbur bırakılmamız. Siz yine de Chelsea Tea House'u deneyin:) Lezzetli ve keyifli bir mekan. 





2 Şubat 2015 Pazartesi

BOYHOOD...

   

    Bu  akşam Boyhood'u seyrettik. Ne zamandır aklımdaydı ancak bir türlü seyretmeye fırsat bulamamıştık. Aslında filmleri sinema salonunda izlemeyi tercih ederim. Çünkü evde dikkatimi veremiyorum. Fakat baktım olmuyor, bu kez bu filmi Turkcell TV'den kiralamaya karar verdim. İyi de oldu. 
    Bilen bilir, Boyhood bu sene En İyi Film ve En İyi Yönetmen kategorileri de dahil olmak üzere 6 dalda Oscar adayı. Filmi ilginç kılan özelliği 12 senede çekilmiş olması. Önce 6 yaşındaki Mason'la tanışıyoruz ve 12 yıl boyunca onun günden güne büyümesine, büyüdükçe ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin nasıl ilerlediğine tanık oluyoruz. İlkokul birinci sınıfta başlayan yolculuk Mason'ın üniversiteye başlamasıyla bitiyor. Oyuncular aynı ama filmin başındaki ve sonundaki fiziksel durumları farklı. Dile kolay, aradan 12 yıl geçiyor çünkü. Ve bu da çarpıcı bir durum yaratıyor. Etkileyici bir fikir, belgesel tadında bir film. Yönetmen Richard Linklater. (Önceki işlerinden bahsedip yazıyı uzatmayayım, kısaca severim kendisini). 
    Her seyrettiğim filmin kritiğini yapmıyorum burada. Boyhood neden farklı? 
Çünkü çok duygulandım, çok etkilendim. 6 yaşındaki Ellar Coltrane'in, yani Mason'ın 
-tabii bir de ablasının- yıldan yıla büyümesini izlerken oğlumun çocukluktan gençliğe geçişi canlandı gözümde. 6 yaşındaki o komik cevapları, 11-12 yaşlarındaki tombul halleri, 15-16 yaşlarındaki sessizlik, kendini bulma yolunda devamlı değişen fikirler, üniversiteye hazırlık aşamasında "Ne yapacağım? Ne olacağım?" kaygısı... 
Hepsi öyle tanıdık ki. Hepimizin yaşadığı şeyler, hepimizin çocuklarımızda gözlemlediğimiz haller. Öyle ya da böyle çok çabuk geçiyor zaman. Bugünlerde fazlaca düşündüğüm konular üzerine hislerime tercüman olan bir filmdi. O yüzden daha da etkilendim sanırım. Mason üniversite eğitimi için başka şehirde yaşamak üzere toparlanırken annesinin yaşadığı ufak panik 1,5 sene sonraki halimi gösterdi:) Orhun'un da üniversite için planları var tabii ve inşallah gerçekleşir. Her anne gibi hayallerini gerçekleştirmesini ve mutlu olmasını çok istiyorum. Fakat bir yandan ufak ufak panik başladı bende. Mason'ın annesinin, oğlu toparlanırken "Hep bu günü hayal etmiştim ama neden bu kadar mutlusun?" diye bir çıkışı vardı ki çok güldüm. 
"Ne zaman büyüdü bu çocuk?" deriz ya hep, o sorunun cevabını 3 saate sığdırmış yönetmen Richard Linklater. Bunu aynı karakteri canlandıran farklı yaşlardaki farklı oyuncularla verseydi böyle çarpıcı olmazdı. Aynı çocuğu büyütmesi çok akıllıca ve 12 yıl gösterilen sabır da alkışı hak ediyor.
    Boyhood beni böyle etkiledi işte. Başroldeki Ellar'ın annesi nasıl etkilenmiştir 
kim bilir:) Onlar için de hoş bir anı olmuş olmalı bu film. Şanslı bir oyuncu aslında. 
Biraz da belgesel tadındaki bu film 3 saate yakın sürüyor ve doğal olarak biraz yavaş ilerliyor. Ancak ben kesinlikle sıkılmadım. Geçen sene İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nde kapanış filmi olarak gösterilen Boyhood, Oscar'dan önce uluslararası alanda bazı ödülleri almış bile. Oscar'ın da favorileri arasında gösteriliyor. Henüz izlememiş olanlara şiddetle tavsiye ederim.