27 Nisan 2015 Pazartesi

MARCUS'U YOLCU ETTİK...

    Uzaklardan gelen misafirimizi yolcu ettik. Ne zaman gideceğini Orhun gibi ben de yanlış biliyormuşum bu arada. Cuma günü gidecekler zannediyordum, cumartesi sabah erken saatlerde hava alanına doğru yola koyuldu Estonyalı grubumuz. 
2 öğretmen, 2 erkek öğrenci ve 3 kız öğrenciden oluşan bir gruptu bu. Sabah erkenden ev sahibi aileler ve konuk öğrenciler olarak okulda toplandık. Estonyalı kızcağızlardan biri nasıl ağlıyordu anlatamam. "Gitmek istemiyorum" diyormuş yanında kaldığı aileye. Bir diğer kız da aynı şekilde gitmek istemediğini söylüyormuş. 3.kızımız gayet rahattı, onun dönüş konusunda problemi yoktu:) Misafir olduğu evin sakinleriyle pek anlaşamamış çünkü. Bizim Türk öğrencinin İngilizcesi yetersiz gelmiş. Ağlayan kıza üzüldük tabii, hep beraber bir duygulandık. Misafir olduğu aileye sarılıp sarılıp duruyordu. Benim tahminim aşık olmuş da olabilir:) Okulda Orhun'la sohbet ederlerken "Ben dönmek istemiyorum, Türk erkekleri çok yakışıklı" demiş:) Onlara farklı geliyor tabii bizimkiler esmer esmer. O sabah da gözleri yollardaydı, devamlı dışarı bakıyordu ve "Burak gelecek" falan dedi bir ara ama Burak sanırım yetişemedi. Çok samimi, çok sevimli bir kızdı, tüm okul çok sevmiş onu, güzel zamanlar geçirmiş ama dediğim gibi sanırım bir gönül macerası da var çünkü kızcağız çok ağladı. Onun ve diğer kızın misafir oldukları aileyle ilişkilerini görünce benim hafif bir moralim bozuldu ne yalan söyleyeyim:) "Yahu" dedim "Biz eksik bir şeyler mi yaptık bizimkinde hiç üzüntü belirtisi yok?" :))) Hayır hayır, biz de güzel zamanlar geçirdik Marcus'la. Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi 15 değil de 35 yaşına bedel hareketleriyle bizi bir şok etti önce:) Orhun gündüz okulda çocuğun arkadaşlarına ve öğretmenlerine sorup durmuş yavrum "Marcus sizce memnun mu? Mutlu mu? İyi ağırlıyor muyuz acaba?" diye. 
Onlar da "O pek duygularını belli edemez, merak etme memnun" demişler. 
Bir öğretmeni de "Marcus'un ağzından en ufak pozitif bir laf aldıysan başarılısın" demiş:) Öyle zor bir çocuk ağırladık yani ama neyse ki pozitif lafları çoktu:) Tamamen yapı meselesi, yapacak bir şey yok. Onun için de kolay bir şey değil. Yabancı bir misafir ağırlamışlar ama kendisi ilk defa başka bir evde kalmış. Denemek istemiş. 
En son gün "Farklı şeyler gördüm, güzel geçti, iyi ki gelmişim" gibi şeyler söylemiş de Allah'tan, Orhun'un yüreğine su serpildi:) 

   Soğuktu falan diyorum ama belirtmem gerekir ki çok nazik ve görgülü bir çocuktu Marcus. Muhakkak gülümseyerek selam veriyordu ve teşekkür ediyordu her fırsatta. 
İlk tedirginliği atınca keyifli sohbetler ettiler Orhun'la. Dediğim gibi yaşından büyük tavırları ve zevkleri olan bir çocuk. Caz dinliyor, piyano çalıyor, çoğu gencin bayıldığı dizileri seyretmiyor, ülkesindeki politik durumla yakından ilgili, televizyonda sadece haberleri seyreden bir çocuk. Sultanahmet'e gidecekleri gün ve toplantılarının olduğu bir gün, okula gidecekken, papyonunu taktı ciddi ciddi çıktı evden. Bayıldım doğrusu. Acayip sevimli oldu. "Çok şıksın" dedim, mahcup mahcup teşekkür etti:) Yemek konusunda hiç mızmızlık yapmadı. Onun seveceği şeyleri yaptım ya da dışarıda yedik tabii. Tavsiye ettiğimiz her şeyi denedi. İlk gün "Aç değilim" falan diyordu ama sonradan bir açıldı, Maşallah ne verdiysek yedi. Sonra da "Çok doydum, şişmanlayacağım" diye karnını ovup durdu:) Güzel bir kebapçıya götürdük, çiğ köfteye kadar denedi, her şeyi çok beğendi. "Türk kahvesi içer misin?" dedim, "Duydum onu çok ünlüymüş, denemek isterim" dedi. Onu da beğendi:) Telvelerini yeme dedik ama bir miktarını yüzünü buruşturmadan yedi:) Zamanla biz de şunu öğrendik ki Marcus keyifli yemek yeyince kendine geliyor ve çok güzel sohbet ediyor:) Tam birbirimizi çözmeye başladık misafirlik bitti. Son gece Orhun'la play station bile oynadılar. Normalde ayrı bilgisayarlarda takılıyorlardı çünkü "Ben böyle rahatım, keyfim iyi" diyordu ve Orhun da rahatsız etmek, zorlamak istemiyordu. Kız öğrencilerden biri aileyle oturmuş Survivor seyretmiş akşamları, Doğukan taraftarı olmuş:) Konusu geçtiğinde bizim Marcus Survivor hakkındaki görüşünü aynen şöyle belirtmiş:"Tam bir zaman kaybı":) Yanlış anlaşılmasın Survivor izleyelim gibi bir teklifte bulunmadık tabii ve zaman kaybı olduğu konusunda da çocuk haklı aslında, sadece aradaki farkı ve bizimkinin tarzını anlatmak için bu örneği verdim:) Diğer arkadaşları ondan biraz daha büyük duruyorlardı, bizimki zekilikten sınıf falan mı atladı acaba diye düşünmüyorum değil. 
    23 Nisan günü boş günleriydi. Hep beraber Vialand'a gitmek gibi bir konuşma geçmiş aralarında. Organize olamadılar. İsterse bizim götürebileceğimizi söyledik. "Tarihi yerleri tercih ederim" dedi. Bir gün önce gittikleri Sultanahmet'i çok beğenmiş ama tam gezememişler. Biz de tekrar Sultanahmet'e götürdük, Topkapı Sarayı'na girdik. Boğaz'a gitme konusunda pek hevesli değildi ama hiç olmazsa sarayın bahçesinden gösterdik. "Burası Avrupa, şurası Asya" dedik, ilgisini çekti. Şöyle toptan bir göz atsın, yeterli değil belki ama biraz fikri olsun bizim toprakların zenginliği hakkında diye Miniatürk'e gittik. Orayı da beğendi. Her şeyi inceledi, anlattıklarımızı ilgiyle dinledi. Topkapı Sarayı her zaman olduğu gibi kalabalıktı, bilet sırasında çok bekledik, kapalı bölümlerde çok kuyruk vardı. Çocuk sıkıldı haliyle. Hazine bölümünün önündeki sıraya baktı baktı, "Beklemek istemiyorum aslında ama görmek lazım" dedi ve sıraya girdi. İçine sinmedi yani. Takdir edilesi bir durum. Bu proje için (Comenius) Yunanistan, Hırvatistan ve Polonya'dan da gelen öğrenciler vardı. Yunanistan ve Polonya'dan birer öğrenci olay çıkarmış. "Ben burada yatmam, oraya gitmem, bunu yemem" diyerek ev sahiplerinin burnundan getirmişler, bu sefer onların öğretmenleri ve bizde organizasyonu yapan öğretmenler arasında gerginlik olmuş. Soğuk ülke insanları falan diyoruz ama Allah için Eston misafirler gerçekten görgülü gençlerdi. Marcus'u ağırladığımız için memnunum. Türkiye hakkında çok çok az bilgisi vardı. Sanırım iyi tanıtabildik Türkler'i. Türkler hakkında her turist gibi şöyle bir izlenimi olmuş ayrıca ki belirtmeden geçemeyeceğim. "Siz evinizin temizliğine önem veriyorsunuz, ayakkabılarınızı dışarıda çıkarıyorsunuz ama sokaklarınıza önem vermiyorsunuz, temiz tutmuyorsunuz" demiş. Estonyalı veletten al haberi. Böyle bir imajımız var sahiden yabancıların gözünde.Haklılar mı haklılar.
    Marcus'un ilk kez evinden ayrılıp bir başka evde, yani bizde kalmış olması, bizi her zaman hatırlayacağı anlamına gelir. Bunu bilmek hoş bir duygu. Annesine, babasına ne anlattı çok merak ediyorum. Hediyeler verdik yolladık evine. O da bize hediyeler getirdi tabii. 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını alan filmlerini getirmiş, Estonya bayrağı ve müzik CD'si getirmiş. Bir de bol bol çikolata getirmiş. En son akşam çıkardı hediyelerini:) 

    Hoş bir deneyim oldu Marcus'un gelişi. Orhun daha önce 2 kere Yunanlı bir ailenin yanında kalmıştı. Biz ilk kez bir yabancı misafir ağırladık. Hem zevkli, hem sorumluluk isteyen bir iş. Bazen "Keşke şöyle yapsaydık, böyle yapsaydık" dediğim oluyor ama iyi ağırladığımızı düşünüyorum. (Üstelik 2 gün hasta yatmama rağmen). İlk başta çekingen davranan Marcus'u, sohbeti artmış, gülümsemesi artmış bir şekilde yolladık ülkesine. Çocuğu olanlar, bu tip projelere katılmayı düşünüp karar veremeyenler hiç tereddüt etmesinler. Kim ne derse desin biz Türkler gerçekten misafirperver insanlarız. Böyle uluslararası projelerle ülkemize gelen çocuklar şanslılar diye düşünüyorum. 
    Ağır misafirimizi yolladık, üzerimden bir yük kalktı. Devamında rahat bir hafta sonu geçirdim. Bugün yeni bir gün. Yeni bir haftaya adım atıyoruz. Herkese keyifli, mutlu haftalar diliyorum...


İlgili Yazı: Uzaklardan Misafirimiz Var



22 Nisan 2015 Çarşamba

UZAKLARDAN MİSAFİRİMİZ VAR!

   
     
    Selamlar herkese! 2 gündür evdeyim ve yatak döşek yatıyorum. Çünkü feci şekilde üşüttüm. Nisan ayının havasını zaten hiç sevmezdim bu sene iyice nefret ettim.
Şifayı öyle bir kapmışım ki ve o kadar kötü hissettim ki normalde olabildiğince doktordan kaçan ben, eşime "Hastaneye gideliiim!" derken buldum kendimi. Klasik serum vs. olayına girişildi tabii. Evde ilaçla devam. Bugün daha iyiyim çok şükür. Doktora gitmezsem iyileşmemin daha uzun süreceğinden korktum çünkü hem iş var, yarın okula gitmem lazım artık, hem de evde yurt dışından misafirimiz var. Orhun'un okulundaki bir proje nedeniyle pazar akşamı Estonya'dan misafir geldi bize.
Hasta olduğum bir zamana denk gelmesini hiç istemezdim ama oldu bir kere. Gündüzleri beraber okula gidiyorlar zaten. Dün Allah'tan topluca dışarıdaydılar ve dışarıda yediler. Bugün kalkabildim de adam gibi yemek hazırlayabildim.
   Misafirimizin adı Marcus. Orhun'dan ufak. 15 yaşında. Ama hiç 15 yaşında gibi durmuyor. Nasıl ciddi anlatamam:) İlk başta Orhun çok zorlandı, diğer gençlerle olduğu gibi lay lay lom yapacağını düşündü. Çocukla konuşuyor konuşuyor, çocuktan gelen cevaplar genellikle "Evet, hayır, belki, duruma göre" :) "Ben de ileride belki sana sorular sorarım. Şimdi değil. Ciddiyimdir ben" falan demiş Orhun'a. Orhun önce çok üzüldü, bozuldu ama bugün daha mutlu geldiler eve. Çocuk iyice alıştı bize, şimdi çok daha rahat konuşuyor, uzun cümleler kuruyor ve gülüyor:) İlk defa bir Estonyalı tanıyoruz, belki hepsi böyledir diyeceğim ama gruptaki diğer çocuklar daha canayakınlarmış. Çocuk ise "Pek konuşkan değilizdir biz" diyormuş. Bilemeyeceğim artık. Farklı bir çocuğun gelmesi iyi oldu bir bakıma, Orhun sabır ve anlayış göstermeyi, herkesle hemen ense tokat muhabbete girilmeyeceğini öğrendi:)
    Elimizden gelen en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyoruz Marcus'u. Tipik bir Türk annesi olarak ara ara "Aç mısın?" diye soruyorum tabii:) Meyvesini, tatlısını, mineralli suyunu taşıyıp duruyoruz:) Keyfinin yerinde olup olmadığını yokluyoruz. Kibarca teşekkür ediyor her seferinde. Sabah kahvaltısı yapmazmış pek ama muhakkak hazırlıyorum. Artık ayıp olmasın diye mi yoksa gerçekten aç olduğu için mi bilmem ama yiyor da.
Bu arada şunu da anlamıyorum, Avrupalılar abuk subuk beslenirler, bol şekerli gıda tüketirler, kahvaltı bilmezler, normal su içmezler vb. ama yine de bizden uzun yaşarlar. Biz ise "Şeker yeme ölürsün, güne kahvaltıyla başlamazsan mahvolursun, günde 2 litre su tüketmezsen bitersin" uyarılarıyla korku içinde yaşarız, bunları uygulamaya çalışırız, daha doğal beslendiğimizi düşünürüz ama onlardan daha kısadır ömrümüz.
Bunun nedenini düşünmek lazım. Bence biz tamamen stresten, zorlu yaşam koşullarından, sıkıntısız hayat sürememekten kaybediyoruz.
Hep gerginiz, hep gerginiz... Neyse...
    Okuldaki proje kapsamında başka ülkelerden gelen çocuklar da var. Ayrıca Yunanistan'dan, Polonya'dan ve Hırvatistan'dan öğrenciler geldi. İspanya ise son dakikada vazgeçmiş çünkü Türkiye tehlikeliymiş. "Sanki sizin ülkeniz çok güvenli" derim ben de İspanyollara. Terörse onlarda da var, yıllarca iç savaş yaşadılar.
Güneyi kuzeyini sevmez, kuzeyi güneyini sevmez. Irkçılık suçları da az değil.
Neyin artistliğini yapıyorlar anlamak mümkün değil. Keyifleri bilir. Yarın tüm yabancı misafirler ve ev sahipleri olan öğrenciler beraberce Sultanahmet'e gidecekler. Şanslarına hava yağmurlu. Marcus "Problem yok ben soğuk severim" diyor:)
Ne de olsa kuzeyli. Perşembe günü ise serbest. O gün bize de tatil olduğu için mesela boğaza götürmek isterdim ama hep beraber Vialand'a gitmeyi düşünmüşler. 
Marcus güya coğrafya düşkünüymüş, boğazı görmek ister zannettim ama "Maybe" dedi sadece:) Vialand daha cazip geldi. Ne kadar ciddi olsa da çocuk işte:) 
Bakalım, keyifleri bilir, onlar genç gence takılırlarsa ben de dinlenmiş olurum.
    Orhun çok ısrar etmeseydi belki kalkışmazdım böyle bir işe ama yabancı bir ülkeden misafir ağırlamak zevkli aslında. Farklı bir deneyim. Onun kültürünü tanıyorsun, kendi kültürünü en iyi şekilde yansıtmaya çalışıyorsun. Tüm Estonlar böyle midir bilemem ancak Marcus kültürlü, bilgili ve görgülü bir çocuk. Misafir etmek isteyen, muradına eren ancak çocuğun ne zaman döneceğinin farkında olmayan şaşkın oğlum
"Bir haftada daha çok alışır" diyor bu akşam. "Ne bir haftası oğlum, cuma gidecek ya" dedim, "Ne? Cuma mı?" şeklinde kalakaldı:) "Tüh ya! Özleyeceğim" diyor şimdi ki hakikaten özler, yolcu ederken üzülür.
    Böyle değişik günler yaşıyorum işte. Fakat değişiklik iyidir. Hazır bu akşam ayaklanmışken, kendimi daha iyi hissediyorken yazmak istedim. Bu yazının devamı da gelebilir:)




13 Nisan 2015 Pazartesi

PLOVDİV YA DA FİLİBE... BU ŞEHİR GÖNLÜMÜ ÇELDİ...

   Havalar hala soğuk olsa da bahar moduna girmiş durumdayız. Bakıyorum da gezmeler tozmalar başlamış:) Yurt içi, yurt dışı, şehir içi, şehir dışı herkes bir yerlerde. Çocukları paskalya tatiline çıkan okullarda okuyanlar veya o okullarda çalışanlar geçtiğimiz haftayı kısa tatillerle değerlendirdiler. Daha bunun perşembe-cuma günlerine denk gelen 23 Nisan tatili var, 1 Mayıs tatiliyle birleşen TEOG sınavı tatili var:) Planlar yapılsın şimdiden. Ben henüz yerli yerimdeyim. Geçen sene çok gezmiştim, şimdilik keseden yiyorum:) Daha yazmadığım iki seyahatim var ki bugünlerde bahsetmenin tam zamanıdır diye düşünüyorum. Çünkü dediğim gibi önümüzde tatiller var daha ve hava gitgide açacak, sokaklar bizi çağıracak. 
Küçük bir seyahat tavsiyesi de benden gelsin, bu yazımda çok yakınımızdaki Plovdiv'i anlatayım. Yani Filibe'yi... 2.Filip'in şehri Philippopolis'i...

    Geçtiğimiz Eylül ayı başlarında bir akşam arkadaşlarımızla sohbetteyken "Önümüzdeki hafta sonu Plovdiv'e gidelim mi?" fikri ortaya atıldı. Olurdu olmazdı derken bir hafta sonra yollarda bulduk kendimizi. Bizim Schengen vizemizin süresi vardı, arkadaşlarda ise yeşil pasaport. Bu yüzden karar vermek kolay oldu tabii. Cumartesi sabahı erkenden Edirne'ye doğru yola çıktık. 2 saatte Kapıkule'ye vardık. 
Bu noktadan 2 saat sonra Plovdiv'de olmayı planlamıştık ama sınırda ne kadar süre geçireceğimizi bilmiyorduk. 3 saate yakın bekledik sınırda. Türkiye'de tatillerini geçiren gurbetçi vatandaşların dönüşü de hemen hemen aynı tarihlere denk geldiği için sınırın kalabalık olması doğaldı. Açıkçası pek sıkıldığımızı söyleyemem, sevdiğimiz arkadaşlarla sağa sola baka baka, muhabbet ede ede beklemek keyifliydi. 
Arada Free Shop'a gidip geldik. Bu saate kadar hava gayet güzeldi ancak tam sınırdan geçmek üzereyken inanılmaz bir yağmur başladı ki öyle böyle değil. Sel suları içinde giriş yaptık Bulgaristan'a.
    Bir süre yağmur eşliğinde yol aldık. Öğleden sonra saat 3 sıralarında Plovdiv'e vardığımızda yağmur kesilmişti neyseki.

    Kalacağımız otele gitmeden önce bir yemek molası verdik. Tamamen rastgele seçtiğimiz restoran Dayana'nın  Plovdiv'de bilinen bir restoran zinciri olduğunu sonradan öğrendik. Çok acıkmıştık, Dayana'dan gelen mangal kokuları ve bahçesi cezbetmişti bizi. İngilizce bilmeyen garsona sipariş vermeyi başardık. Et, balık ve bol salata tercih ettik. Etin başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim, çok kuruydu. Ancak diğerleri gayet başarılıydı. Fiyatlar da oldukça makuldu. Dayana'nın bahçesi ise çok keyifliydi.
    Yemek sonrası kahvesi için, arabayı olduğu yerde bırakarak yayan olarak etrafı keşfe çıktık. Ayaklarımız bizi Stefan Stambolov meydanına götürdü. Meydan ve uzantısındaki cadde oldukça keyifli. Çoluk çocuk herkes sokaklarda. 

    Etrafta birçok mağaza ve kafe mevcut. Gözümüze hoş gelen bir meydan kafeteryasında içtik yorgunluk kahvemizi. Böylece Plovdiv'in, Bulgaristan'ın insanını 
ilk kez gözlemlemiş oldum. Düşündüğüm kadar soğuk olmadıklarını gördüm. 
Gençler şık ve güzeldi. Her Avrupa şehrinde olduğu gibi, bir cumartesi akşamına doğru sokaklarda hayat keyifliydi. Meğer o gün bir de Bulgaristan'ın bağımsızlık günüymüş. Tarihi kıyafetler giymiş yöresel danslar yapan bir kortej geçiverdi önümüzden.

    Yalnız Bulgaristan'ın 3 ayrı bağımsızlık günü olduğunu öğrendim. 3'ü de resmi tatil ilan edilmiş. Osmanlı'dan aşama aşama kurtulmalarını kutluyorlar bir nevi, 6 Eylül de bunlardan biri.
    Plovdiv'de ilk günümüz böyle geçti. Gecesinde ise arkadaşlarımızın özel isteği üzerine meşhur zincir otellerden birinin casinosunda vakit geçirdik. İlk kez bir casino ortamında bulundum. İlginç bir deneyim oldu bu da:) Türkiye'de casinolar kapandıktan sonra, şans oyunlarından kopamayanlar, yakınlığı sebebiyle ara sıra Bulgaristan'a da uzanıyorlar sanırım.
    Gece demişken... Belli ki Plovdiv'in gece hayatı oldukça renkli. Çok sayıda bar, 
gece kulübü ve casino var. Ve çoğunun dışarılara taşan kalabalığı...

    Pazar sabahı erkenden kalktık. Oteldeki hafif kahvaltıdan sonra Plovdiv'in eski şehrine doğru yola çıktık. İstanbul gibi 7 tepeden oluşan kentin Arnavut kaldırımlı tarihi yokuşlarında ilerleyerek, yol boyunca dizili Osmanlı evlerini hayran hayran seyrederek antik Roma tiyatrosuna ulaştık.
 
    7000 kişilik tiyatro, kentin en büyük Roma eseri. 2.yüzyılda İmparator Trajan tarafından yaptırılmış. Bugünkü kombine sisteminde olduğu gibi her seyircinin yeri belliymiş ve sıralarda isimler yazılıymış. Günümüzde pek çok etkinliğe evsahipliği yapan antik tiyatronun sahne kısmı, bizim ziyaretimiz sırasında sarı-mavi ve 

sarı-kırmızı panolarla kaplıydı. Gözüme hoş gelmeyen bu ayrıntıyı saymazsak, 
etkileyici bir yapı olduğunu söyleyebilirim.

    Antik tiyatroya eşim ve ben girdik, arkadaşlarımız hemen dışındaki kafede oturup bir şeyler içmek istediler. Tekrar onların yanına dönüp konuştuğumuzda birkaç saat ayrı gezme kararı aldık. Çünkü biz seyahatlerimizde tarihi-turistik yerleri gezmeyi seviyoruz, arkadaşlar yeme-içme ve alışverişten daha fazla zevk alıyorlar. Onların tarzı da gayet doğal, bizimki de. En iyisi ortak yapılacak aktivitelerde beraber olmak, geri kalan zamanda tercihlere göre ayrı ayrı davranmak. Biz de böyle yaptık, buluşma saatini ve yerini belirleyip ayrıldık. Bundan sonra attık kendimizi tekrar eski şehrin sokaklarına.


      
Plovdiv'in eski şehir kısmı çok iyi korunmuş. Osmanlı zamanında genelde zengin Ermeni ve Yahudi vatandaşlara ait olan konaklar bugün sanat galerisi, sanat okulları, müze ve atölyeler şeklinde düzenlenmiş. Her biri Osmanlı tarzının yanı sıra yerel özellikleri de barındırdığı için Plovdiv'e has bir mimari düzeni yansıtan evler gerçekten görülmeye değer.



   
   Atmosfer o kadar zaman dışı ve masalsı ki eski şehrin her yerinde ellerinde resim defterleriyle oturmuş, pür dikkat, etrafındaki güzellikleri kağıda aktaran sanat okulu öğrencilerine rastladık. Hava da o gün mükemmeldi. Belli ki öğrenciler ışığı kaçırmak istememişler. Bizim için onları izlemek keyifli oldu.
Antik tiyatoyu resimleyen bir öğrenci...
    
    Bahsettiğim konaklardan biri bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılmakta. 
Ziyaret ettik tabii ki. Eskiden Ermeni bir aileye ait olan bu konak, şehrin en büyük evi. 
1847 yılında Argir Kuyumdzhioglu tarafından yaptırılmış.
   Bahçesindeki modern heykellerle, koleksiyonundaki şehrin geçmiş yaşantısına ait giysiler, tarım aletleri, günlük yaşam malzemeleriyle keyifli bir müze Etnografya Müzesi. Ve dışarıdan beğeniyle izlediğimiz Plovdiv evlerinin içini de tanımak açısından güzel bir örnek.



    

     
    Etnografya Müzesi'ni gezdikten yolumuzun üzerindeki Constantin ve Helena Kilisesi'ne uğradık. 4.yüzyıla tarihlenen, Bizans zamanından kalma bu yapı
Plovdiv'in en eski kilisesi.   


   
    Eski şehirde Roma, Bizans, Osmanlı eserleri iç içe. İşte yine bir Bizans kilisesi... Sveti Bogoroditsa...


    Zaman daralmaya başladı, arkadaşlarla buluşacağımız saat yaklaştı. Yavaş yavaş, hediyelik eşya dükkanlarına da göz atarak şehir merkezine doğru inmeye başladık. 
Bir gün önce arabayla geçerken gördüğüm bir sokağı aramaya başladık ısrarla. 
Çünkü o sokaktaki duvar resimlerine bayılmıştım. Nitekim bulduk da... 
Birkaç fotoğraf almak farz oldu tabii.




    Şehirde ara ara başarılı duvar resimlerine rastlanıyor ama ben en çok bu sokağı sevdim.



    
    Şehir merkezine ulaşınca ilk durağımız yine Roma zamanından kalma antik forum oldu. Cumayata Meydanı'ndaki bu eser, 2.yüzyılda, bu kez İmparator Hadrian tarafından yaptırılmış.

   
    Çeşitli spor müsabakalarının düzenlendiği stadyum 30.000 seyirci kapasiteliymiş. Bugün ufak bir kısmı ayakta. Bu kısmı koruma düzeni, üzerindeki meydanın görüntüsüyle stadyumun görüntüsünü -bir anlamda geçmişle geleceğin görüntüsünü- birleştiren enteresan bir hava yaratmakta.


    
    Stadyumun bulunduğu Cumayata Meydanı'na ismini veren cami, bu antik yapının hemen yanı başında. 14.yüzyılda Sultan I.Murad tarafından yaptırılan ibadethane, 
erken dönem Osmanlı mimarisinin güzel örneklerinden biri ve Balkanlar'daki en eski cami konumunda. 



    Cumayata Meydanı'ndaki turumuzu hızlıca tamamladıktan sonra Plovdiv'in bir başka hareketli bölgesi olan Knyaz Aleksander caddesinde aldık soluğu. Hem caddede boydan boya sıralanan fotoğraf sergisine göz attık, hem de birbirinden renkli mağazalara... Bir çanta mağazasının önünden geçerken sevimli çantalar ve uygun fiyatları dikkatimi çekti. Bir tanesini alıverdim:) Ama ciddi uygundu çanta fiyatları. 

    Vakit geldi çattı, arkadaşlarımızla buluştuk. İstanbul'a doğru yola çıkmadan önce mideleri doyurmak lazım. Yine tesadüfen gördüğümüz bir restorana girdik. Büyük bir alışveriş merkezi olan Mall Plovdiv'in tam karşısında yine çardaklı, bahçeli şekilde düzenlenmiş bir balık restoranıydı burası. Balıklar Yunanistan'dan geliyormuş. 
Fiyatlar uygun, balıklar lezzetliydi.
    En son bir de Mall Plovdiv'e hızlıca göz gezdirdikten sonra dönüş yoluna koyulduk. Bu kez sınırda çok fazla beklemedik. Bıraktığımızda yağmurluydu ama güzel bir havada döndük ülkemize.

    Plovdiv'de geçirdiğimiz hafta sonundan çok keyif aldım. Şimdiki ismi Plovdiv olduğu için bu ismi kullanmayı tercih ettim ama isteyen Osmanlı dönemindeki ismini yani Filibe'yi de kullanabilir. Çok daha gerilere gitmek isteyenler Philippopolis de diyebilirler:) Yani Filip'in Şehri... 2.Filip, oğlu Büyük İskender'in imparatorluğunun temellerini atan Makedonya kralı. Şehri M.Ö 342 yılında alınca, çevresini kale duvarlarıyla çevirmiş ve ismini "Filip'in Şehri" koymuş. Filip'in Şehri, 1361'de 
Osmanlı zamanında Rumeli Beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından alınınca bu kez "Filibe" olmuş. Bulgaristan bağımsızlığını kazanınca da Plovdiv'de karar kılınmış. 

    Küçük ama tarihle dopdolu olan bu şehrin bir de Bizans geçmişi var. Eski şehirdeki bir kaç Bizans kilisesini gezebildik ancak şehir dışındakileri görmeye zamanımız yetmedi. Örneğin Bachkovo Manastırı'nda aklım kaldı. 

    Plovdiv tam anlamıyla gönlümü fethetti. Tekrar ziyaret etmeyi çok istiyorum. 
Bu sefer göremediğim tarihi yapıları, aradığım ama kaçırdığım sokak heykellerini, varlığını sonradan öğrendiğim kafeleri, vakitsizlikten giremediğim galerileri tek tek görmek, gezmek istiyorum. Zamana meydan okumuş etkileyici evlerin bulunduğu sokaklarda yürümek istiyorum tekrar. İlgilenenlere de tavsiye ederim. Tarih ve sanat arayanlar sevecekler bu şehri, eğlence arayanlar da sevecekler, tezat gibi görünse de sakinlik arayanlar da sevecekler. Çok yakınımızda olması, uygun fiyatlı bir şehir olması da cabası. Bir gece için, şehir merkezine çok yakın ve temiz bir otelde, iki kişi, kahvaltı dahil (kahvaltı zayıf olsa da bence yeterli) 54 lira ödediğimizi belirtmek isterim. 
Biz otomobille gittik ancak 60-70 lira gibi fiyatlarla otobüs ve tren yolculuğu da yapılabiliyormuş. Daha ne olsun? :) 

    Benden tavsiyeler bu kadar. Şimdi birkaç ilave fotoğrafla bu güzel şehre veda zamanı...




Bir güzel sanatlar okulunun bahçesinden


   
Şehir merkezindeki antik kalıntılardan:Odeon



   

 






5 Nisan 2015 Pazar

FUTBOL TERÖRÜ!

 
   
    Bu akşam buraya güzel bir yazı yazmayı amaçlamıştım ancak şu anda oturdum Fenerbahçe kafilesine Trabzon'da yapılan saldırının haberlerini izliyorum. Bir günümüz de huzurlu geçse ya arkadaş! Bir ülkenin en büyük spor kulüplerinden birinin futbol takımını taşıyan otobüse silahlı saldırıda bulunmak nasıl bir olaydır? Direkt şoför mahalline saldırmak, otobüsün yoldan çıkmasını, kaza yapmasını amaçlamak demektir. Şoför aracı durduramasaydı, kaza gerçekleşseydi, birkaç futbolcu ölseydi ortaya çıkacak olayları düşünmek bile istemiyorum. Baştan beri şunu savundum: 3 Temmuz operasyonu, futbolu kullanarak ülkeyi bölme yöntemlerinden biriydi. Bu olay da onun bir uzantısıdır!!!








3 Nisan 2015 Cuma

DÜNYA VATANDAŞI GENÇLER...

    "Dünya vatandaşı olmak" diye bir deyim var bilindiği üzere. Bunu çifte vatandaş olmak, farklı ülkelerde farklı üniversitelerde okumak vs. gibi maddi olanaklar üzerinden değerlendirenler var. Fakat aslında dünya vatandaşı olmak tamamen hislerle ilgili bir durum. Nereye gidersen git kendini rahat hissetmek; farklı ülkelerden, farklı ırklardan insanlarla aynı ortamlarda bulunabilmek; eşitlik duygusunu benimseyebilmek... 
Özel bir durum. Çok isterdim ama ben böyle değilim. Tamam, farklı ülkeleri gezmeyi severim, kendimi oralarda pek de rahatsız hissetmem, insanları eşit görmek konusunda da bir problemim yok ama yabancılarla konuşurken biraz çekinirim. Turistik amaçla gezmeye evet ama başka bir ülkede temelli yaşayamayacağımı düşünüyorum. 
    Tüm bu girizgahı niye yaptım? Çünkü Orhun bu sene yine bir MUN toplantısına, 
bu sefer İspanya'ya gitti ve bizi şaşırtmaya devam etti. 
    MUN'un açılımı "Model Birleşmiş Milletler". Her sene dünyanın çeşitli ülkelerindeki liseler düzenliyorlar bu konferansları. Dünya devletlerine açık oluyor. Her isteyen okul katılabiliyor. Bu toplantıyla Birleşmiş Milletler'in modelini oluşturuyorlar ve dünya sorunlarını tartışıyorlar. Herkes kendi ülkesinin dışında bir ülkenin delegesi oluyor, gitmeden önce o ülke ve belirlenen sorun hakkında araştırma yapıyor. 
Toplantılar 3 ya da 4 gün boyunca oldukça ciddi ve sıkı bir şekilde ilerliyor. 
En sonunda müzikli bir partiyle kutlama yapılıyor:) Orhun ve okuldan 5 arkadaşı 
bu sene Madrid'te bir lisede düzenlenen konferansa gittiler. Bizimki İtalya delegesiydi ve ortaya attığı sorun (O okuldan gönderiliyor konular) tüm dünyada tırmanmakta olan ırkçılıktı. İtalya bu konuda çok sabıkalı aslında ama gitmeden önce, diğer ülkelerden gelebilecek sorular karşısında bir İtalyan olarak kendini nasıl savunacağını iyice düşündü:) Velhasılıkelam gitti, geldi, toplantıyı başarılı bir şekilde atlattı. Şahsen İngilizce öğreneceğim diye yabancı mektup arkadaşlarıma zorla mektup yazdığım günleri hatırlıyorum da oğlumun bu faaliyetleri bana inanılmaz geliyor doğal olarak. Sakın yanlış anlaşılmasın "Aman benimki de bunları yapıyor işte" demek için bahsetmiyorum bunlardan. Neticede dünya küçüldü, gençler bizden farklı olarak daha fazla dışarıya açıklar ve bu tip toplantılara katılan çok genç var. Bu konuda beni mutlu eden şey Orhun'un kendini bir dünya vatandaşı olarak görüyor olması. Küçüklüğünden beri böyleydi. Yurt dışında rahat, yabancılarla rahat... Dünyanın her yerinden konuştuğu, dertleştiği arkadaşları var. Artık yalnızca yazışmak söz konusu değil, görüntülü ya da sesli konuşma imkanına da sahip gençler. Böylece tanıştığı arkadaşları için "Onlar benim kardeşlerim" diyor:) Daha önce 2 sene Yunanistan'da bir okulun MUN toplantısına katılmışlardı ve orada aile yanında kalmışlardı. Hala o aileyle görüşür. Babayla konuşur, anneyi anneler gününde arar. (Kadıncağız cidden çok iyi bakmıştı oğluma:)) Hatta geçen sene Türk-Yunan gençleri arasındaki ilişki konusunda bir Yunan gazetesine röportaj vermişliği bile var:) Te Allah'ım diyorum, ne diyeyim:) 
    Bu sene daha deneyimliydi tabii. İyice açıldı. Bu sefer daha da sosyalleşmiş. Partilerden hoşlanmayan adam kravatı kafasına takıp dans etmiş:) Normalde alışveriş falan derdi değildir, gitmiş kendine tişört, şapka almış:) Bir akşam yazışıyoruz, 
"Bir dakika takolarla bir şey konuşuyoruz" dedi. "Takolar kim?" dedim. "Meksikalı arkadaşlar dedi:) O alıştı, biz alıştık. Zaten alışmamız lazım, 1,5 sene sonra üniversite hayatı başlayacak. O zaman evde tutabilene aşk olsun durumları yaşanacak. 
Oğluma çok düşkün olduğum halde bu gerçeğe kendimi alıştırmaya çalışıyorum. Muhakkak ki en önemlisi çocuklarımızın sağlığı, mutluluğu ve huzuru. 
    Bunlar güzel şeyler. Gençler tanışacaklar ki bir başka ülke hakkındaki önyargılarını kırabilsinler. Bizler ne yazık ki biraz önyargılı yaklaşılan bir toplumuz. O yüzden bu tip platformları kendimizi tanıtmak açısından oldukça faydalı buluyorum. Şu an belki bir kısmımız öyleyiz ama gitgide durum değişecek ve bir gün ama zorla ama güzellikle herkes zaten dünya vatandaşı olacak diye düşünüyorum.
Türk gençleri İspanya Senatosu'nda