22 Eylül 2017 Cuma

SAĞLIKLI YAŞ ALMA ÜZERİNE...

   
    Çok yakınımdan birinin sağlık problemi nedeniyle canım sıkkındı birkaç gündür. Biraz toparlamaya ve olumlu düşünmeye başladım. Biliyorum, her şey iyi olacak. 
    Yeri gelmişken sağlıklı olmak adına bu ara neler yaptığımızdan bahsedeyim mi? Öncelikle birkaç ay önce eşimin sigarayı bıraktığını söyleyebilirim mesela. 19 yaşından beri püfür püfür içtiği sigarayı tamamen kesti. Nasıl oldu da yaptı ben de anlamadım. Daha önce iki kez denemişti ama olmamıştı. Yine başlayacağını düşünebilirsiniz ama ben bu sefer öyle olacağını sanmıyorum. Bu sefer çok farklı. Sigarasızlığın verdiği sinir daha az ve aklına devamlı sigara gelmiyor. Dışarıdan gözlemler olumlu, içeriden de iyi olduğunu söylüyor. 
    Sigaradan nefret ederim.Hiç içmedim. Yakın çevrenden birilerin içmesi de berbat bir şey. Sen içmiyorsan, içen yakınlarınla dışarıdaysan, geziyorsan onların sigara molalarına uymak zorunda kalırsın; buz gibi havada sırf onların bağımlılığına acıdığın için soğukta oturursun. Kapalı ortamda içiliyorsa da sigara dumanına maruz kalırsın. Evdeki ekstra sıkıntılar da cabası. Eşim balkona çıkıp içmek uğruna tülü yakmıştı da bildiğin delirmiştim:) Çok şükür hepsinden kurtulduk. Devamlı beraber olduğum çocukluk arkadaşım da bıraktı. İnanılmaz mutluyum. Orhun zaten içmiyor. Hasta olmaktan korkan bir yapısı olduğu için sigaraya yanaşmadı hiç, iyi oldu. Kısacası eşim bıraktıysa herkes bırakabilir arkadaşlar. Denemekten çekinmeyin, yılmayın. 
    Onun sigarayı bırakmasıyla ben de şekeri bıraktım:) Her gün içtiğim kahveye 5-6 şeker atıyordum. Ben de birden onu kestim. Benim için büyük bir adım. Tatlı şeyler yemeyi de minimuma indirdim. Yazın Orhun evdeyken birkaç kere sütlü tatlı yaptım ama o yokken hiç yapmıyorum. Ancak dışarıda arkadaşlarımla buluştuğumda kahvenin yanında ekler, ev yapımı kek vs. yiyorum. Onu da kısamam. Hayattan keyif almak da benim için önemli. Sohbet muhabbet sırasında kendimi kasmıyorum. 
    Zararlı alışkanlıkları kestik ya da minimuma indirdik, yiyecek porsiyonlarımızı azalttık. Bitti mi? Hayır, bitmedi:) Spora da başladık, salona yazıldık. Ben yarım yamalak gidiyorum ama onun bile faydası oldu. Başlangıçta kaç olduğunu asla söylemeyeceğim yağ oranımı düşürmeye başladım:) Yavaş yavaş kilo vermeye başlayıp, kas arttırdım.
    Tüm samimiyetimle söylüyorum, spora başlamamın nedeni daha zayıf, daha fit, daha havalı olmak; daha genç görünmek değil. Yaş 40'ı geçtiği için az  ve dengeli yemeyi, hareket etmeyi alışkanlık haline getirmek istiyorum. Sağlıksız, kilolu bir yaşlı olmak istemiyorum. O kadar kendine bakmayan bir annem var ki ona bakıp bakıp ders çıkarıyorum. Kendisine söylüyoruz, gazlamaya çalışıyoruz ama bizi dinlemiyor. Üzülüyorum ama bu konuda fazla yapabileceğim bir şey yok. O zaman ben de kendime pay çıkarırım modundayım. 
    Spor salonuna gidip gelmek aslında işkence. O ıslak kıyafetlerden hiç hoşlanmıyorum. Evde devamlı bir çamaşır yıkama durumları... Ne yazık ki orman içerisinde evimiz yok, hadi bırak ormanı ağaçlarla bezeli geniş yollarımız da yok, yakınımızda uygun yürüyüş parkuru da yok. Salona gidip gelmek ve bu sırada vakit harcamak zorundayız. Fakat şu an elimizden gelen bu. 
    Spor salonu havası ayrı bir hava:) Erkekler bunu daha çok takıyolar. Eşim kendine kıyafetler aldı, suluk, eldiven vs. takımlarını tamamladı. "Sana da alalım" dedikçe "Allah aşkına rezil gibi ter içinde kalıp geliyoruz zaten. Ne kıyafeti?" deyip reddediyorum. Yuvayı yapan her dişi kuş gibi tayt üzerine eski tişörtleri giyip gidiyorum:) Su şişem sporcu şişesi değil ama sevimli, cam bir şişe:) Erkekler bir acayip. Söyleyecek çok şey var da konuyu uzatmayacağım:)
    Her şey kafada bitiyor diyorlar ya, çok doğru. Eşimin sigarayı bırakması; benim tatlıyı, gereksiz yemeyi kesmem; birkaç yıl önce başlayıp üşengeçlikten anında bıraktığım spor salonundan birkaç aydır bıkmamam hep kafada bitirdiğimiz şeyler. Böyle olmalı deyip devam ediyoruz. Zaman bu zamanmış. Artık tüm bunlardan keyif alıyoruz. Kesinlikle takıntılı değiliz. Kendimi sıkarsam, zorlarsam, illa iyi besleneceğim diye evde sirke yapmalara falan kalkarsam, arkadaşlarımla keyifli yemekler yemezsem mutsuz olurum. Her zaman organik yiyemem. O kadar zengin değilim, bahçem de yok. Organik gıda gittikçe azaldığına göre ve evrim denen bir durum olduğuna göre insan yapısının değişeceğini düşünüyorum. Ha bu demek değil ki sağlıksız besleniyorum. Elimden geldiği kadarıyla dengeli ve sağlıklı beslenip beslemeye çalışıyorum. Hani sağlıklı beslenme işini hastalık derecesinde kafaya takanlar var ya? Onlardan değilim. Bu devirde her bakımdan yorucu bir iş olduğunu düşünüyorum. Mottom: az ye, mümkün olduğu kadar organik beslen, hareket et ve olabiliyorsa stresten uzak dur. Stres önemli. Her olumsuzluğun başı. Uzak durmak çok zor. Olduğu kadar artık...
    İşte böyle. Yaş arttıkça çok şükür olumlu anlamda kafaya bir şeyler dank etmeye başladı:) Buraya da yazayım ki vazgeçmeme sebebim olsun:)






13 Eylül 2017 Çarşamba

SEVGİLİ BLOG ARKADAŞLARIM...

    Oğlumu okula yolladım şimdi arkadaşlarımla buluşmaya, görüşmeye, kendi sosyal yaşantımı harekete geçirmeye geldi sıra:) Geçtiğimiz hafta birçok blog arkadaşımın da tanıdığı, takip ettiği, gezi yazılarını beğenerek okuduğu, sevdiği Esin'le buluştuk. 
İlk anda aklına gelmeyenler İzler ve Yansımalar deyince hatırlayacaklardır. 

    Esincim benim ilk blog arkadaşlarımdan biri. Şu sıralar blog yazımı ve okunması gözle görülür derecede azalmış olsa da ben buradan vazgeçmeyeceğim. Öncelikle yazmak istediğim için yazıyorum ve yazdıklarımın kayıtlı kalmasını istiyorum. İkincisi burada kurduğum dostlukları gönlümde bambaşka bir yere koyuyorum. 2009 yılında ilk yazımı girdim ve o tarihten bu yana o kadar tatlı arkadaşlarım oldu ki. Kimiyle yüz yüze görüştüm, görüşüyorum; kimiyle henüz görüşemedik ama telefonda konuştuk, yazıştık, yazışıyoruz. Kimiyle bir gün muhakkak buluşacağız. Zaman ve fırsat meselesi:) Devamlı bir şekilde münasebette olduğun blog arkadaşlarının yanı sıra 
bir de gönlünün, fikirlerinin bir olduğu arkadaşlar var ki görüşmesen de biliyorsun hep oradalar, güzel duygularla takipteler ve takipteyim. Siz de bilirsiniz, senelerdir tanıdığın çok yakınlarından alamadığın geri dönüşleri, duygu aktarımını yaşıyoruz burada. 
Blog sayfalarının yerini alan Instagram'da aynı şeyleri hissetmem mümkün değil. Orada yeni arkadaş edinemeyeceğimi, bunu istemediğimi biliyorum. Burası apayrı ve artık "arkadaşım" dediğim kimseler hep 5-6 yıl öncesinin çok yazılan, çok okunan, iletişim kurulan zamanlarından bana yadigar isimler. Esincim de bunlardan biri işte. Yazışıyorduk, iletişimdeydik. Nihayet ayarlayıp buluşabildik. Nasıl kibar, tatlı dilli ve güzel yürekli bir insan. Hislerimde, fikirlerimde yanılmadığımı bir kez daha anladım. Diğer blog arkadaşlarımla olduğu gibi senelerdir birbirimizi tanıyormuş gibi hiç yabancılık çekmeden muhabbete oturduk ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Kadıköy'ün hareketli, cıvıl cıvıl ortamında, muhabbetimiz gibi renkli kafelerde oturduk.
    Zarif arkadaşımın bana getirdiği hediyeye bakar mısınız?
    Diyorum ya birbirimizi yakınlarımızdan daha iyi tanıyabiliyoruz bazen. Seyahati ve okumayı sevdiğim için seçmiş bu kitabı. Bir de Lisbon'dan getirdiği magneti eklemiş. Magnet koleksiyonum da var:) Bu yaz Portekiz istemiştik yapamadık, bu Lisbon magneti totem olsun en kısa zamanda gideyim oralara:) Çok teşekkür ediyorum tatlı Esincim. Tanımayanlar için Esin'in kendi memleketimiz içindeki kapsamlı gezi yazılarını ve en son gerçekleştirdiği Endülüs-Portekiz seyahatini tavsiye ederim. 
    Kimi arkadaşım artık benim devamlı arayıp soracağım, merak edeceğim, görüşmeyi kesmeyeceğim yakınlarım arasına girmiş olabilirler, onların yeri ayrı fakat bunun yanı sıra takip ettiğim herkesi seviyorum. Bilin istedim:)  Ve dostlukla kalın. Bol yazalım, okuyalım, boş bırakmayalım buraları:)






9 Eylül 2017 Cumartesi

TALLİNN'DEN TARTU'YA...

    Orhun'u okuldaki ikinci yılı için Tallinn'e bıraktık, döndük. Bayram tatiline denk geldiği için birkaç gün kalarak küçük bir de seyahat gerçekleştirmiş olduk. 
"Niye siz bırakıyorsunuz ki?" gibi aslında içinde birkaç anlam barındıran sorularla karşılaşmıyor değiliz. Yüz yüze de aynı cevabı veriyorum, buraya da not düşeyim: fırsat varken, canımız da öyle istiyorken öyle yapıyoruz. Yoksa tabii ki üniversite çağında bir çocuk kendi kendine gidebilir, eşyalarını yerleştirebilir. Yurt dışında okuyorsa, evde iş yapmaya alışık değilken orada yemek yapıp, çamaşırını yıkıyorsa, tabii ki giderken ve dönerken kendisi hareket edebilir. Ancak ilk başta eşyalarını düzenli yerleştirmek, yurt arkadaşlarıyla tanışmak, yıl sonunda da eksik bir şey kalmaması için yardım etmek bizi rahatlatıyor. Ayrıca sadece zevk için değil, dersleri için de götürdüğü bilgisayarını ve elektronik eşyalarını bavullarla birlikte tek başına taşıması çok zor. Devir eski devir değil. Biz büyükler bile en ufak seyahatte laptop, fotoğraf makinesi vs. taşıyoruz. Haliyle teknolojiyle içli dışlı olan gençlerin eşyası daha fazla oluyor. Önümüzdeki yaza kadar orada yaşayacağını düşünürsek taşınır gibi hareket ettik desem yeridir. Yani kısacası ve çok şükür ki yanında gidiyoruz kardeşim. Zaten yine hasretli günlere başladığım için hey heylerim tepemde, "gün gelecek çocuklar kendi kanatlarıyla uçacaklar" diye diye kendimi baskıladığım bir dönemdeyim, bu tip gereksiz sorular hakikaten sinirimi zıplatıyor:)

    Şimdi gelelim işin seyahat kısmına:) Artık Tallinn'e alıştığımız için konaklama konusunda Airbnb'yi kullanıyoruz ve çok memnunuz. Üçüncü Airbnb rezervasyonunu gerçekleştirdik ve hepsinde farklı bir bölgede kaldığımız için şehri daha iyi tanımış olduk. Geçen sene ilk kez kiraladığımız ev komünizm döneminden izler taşıyan bir evdi. Estonya'da bu döneme dair konutların diğer demir perde ülkelerindeki gibi uzun, kalabalık ve sıkışık apartmanlar olmadığını belirtmeliyim. Zannediyorum nüfusun azlığından, küçük şehir olmaktan kaynaklanan bir durum bu. Fazla yüksek olmayan, çok fazla dairesi olmayan, 80'ler tarzında evler bunlar. İkinci kiraladığımız ev, şehrin modern yüzünü yansıtan rezidanslardan birindeydi. Bu binada öncekine göre çok daha fazla daire vardı örneğin. Bu kez kiraladığımız ise 19.yy.sonu-20.yy başlarında yapılmış, Baltık ülkelerine özgü tipik ahşap evlerdendi. Demem o ki ziyaretlerimizde otelde 
değil de evde konakladığımız için tarihsel akış içinde oluşan farklı mimari tiplerini deneyimlemiş olduk.

    Bu sene misafir olduğumuz binada her oda ayrı bir ev şeklinde düzenlenmiş. Yani yaşayanlar farklı. Pencerelerden gördüğüm kadarıyla her birinin oldukça modern ve zevkli bir tarzı vardı. Bizimki de çok güzeldi.

    
    İki katlı odamızın pencereleri şöyle küçük bir bahçeye açılıyor, güzelim elma ağacına bakıyordu.

   
    Merkeze bir parça uzak fakat Tallinn'i ziyaret etmek isteyen ve yürümekten kaçınmayanlara bu şirin evi tavsiye ederim. Evsahibi de çok tatlı bir arkadaş. Rezervasyonu çok önceden yaptırmıştık fakat bir gün geç gitmek zorunda kaldık ve talep etmediğimiz halde o bir gecenin ücretini bize iade etti. Sahalarda görmek istediğimiz hareketler bunlar. Her zaman gerçekleşmiyor malum.

    Önceki ziyaretlerimizde şehrin tüm müzelerini gezdiğimiz için, değişik bir sergi olmadığı sürece işin kültürel kısmına deyinmeyip keyif ve kafa dinleme kısmına odaklanıyoruz artık. Bol bol yürüyoruz, farklı kafelerde oturuyoruz. 
Ballı bira hala favorim.

    Tamam bu dediklerimi yapıyoruz ama insan biraz farklılık da istiyor. O yüzden bu sefer atladık bir otobüse yakındaki şehirlerden birine, Tartu'ya gittik. Tartu Estonya'nın öğrenci şehri. Tartu Üniversitesi oldukça popüler. Bizim oğlanın istediği bölüm Tallinn Üniversitesi'nde olduğu için orayı tercih etti, yoksa burada okuması da mümkündü. Ama o zaman havalanından sonra iki buçuk saat daha yol almak zorunda kalırdık.

    Tartu'yu ziyaret ettiğimiz gün devamlı yağmur yağmasına rağmen keyifliydik. Henüz sonbahar renklerine boyanmamış yemyeşil tarlaların arasında ve üstelik hafif bir yağmur altında süren yolculuk, İstanbul'un griliğinden ve kalabalığından bunalmış bünyemize çok iyi geldi. Estonya Ulusal Müzesi Tartu'da olduğu için şehre iner inmez rotamızı o yöne çevirdik. Hem müzeyi merak ediyordum, hem de yağmur o kadar şiddetlenmişti ki dışarıda gezmek ne yazık ki çok zordu.

    Estonya Ulusal Müzesi iyi bir müze. Ülkenin tarihi sıkmayan, yormayan, akılda kalıcı bir sergilemeyle anlatılmış. 

    
   

    Ural Yankıları ya da Ural'dan Yankılar anlamına gelebilecek bir sergi özellikle ilgimi çekti. 
    Bu bölüme hiçbir yazıyı okumadan girdiğimde eşyaların, eşyalar üzerindeki tamgaların, kumaş desenlerinin feci şekilde tanıdık geldiğini gördüm. Dönüp serginin ismine ve açıklamasına bakınca Samiler'le ilgili olduğunu anladım. Samiler, Orta Asya'dan İskandinavya'ya geçmiş olan, İskandinavya'nın yerlisi sayılan topluluk. 
Yerli olan her halk gibi onlar da İsveç'in, Norveç'in, Rusya'nın baskısına maruz kalmışlar ve bu hala devam etmekteymiş. Samiler'e Laponlar da deniyor. Bunu duyunca aklıma Laponya geldi. Laponya'nın ismini son zamanlarda o bölgeye doğru artan turistik seyahatlerden hatırlıyorum. Laponya bir ülke değil. Finlandiya ve İsveç'in en kuzeyinde yer alan bölgeye deniyormuş. Bir süredir o bölgenin turistik tanıtımı fazlaca yapılıyor. Birçok köşe yazarının davetli olarak gittiğini ve yolculuk deneyimlerini yazdıklarını hatırlıyorum. Bölük pörçük çağrışımlar yaşasam da sergiyi gezerken bu konu hakkında ne kadar az bilgim olduğunu fark ettim ve araştırmak için aklıma yazdım. Gezip görmenin faydaları bunlar.

    Tartu'daki Estonya Ulusal Müzesi'nin karşısında şöyle ilginç bir ev var.

    İçindeki eşyalar da eve uygun olarak ters yerleştirilmiş. Dolayısıyla fotoğraf çektirdiğinde baş aşağı durmuş gibi oluyorsun. İlginç bir aktivite fakat hem zamanımız kısıtlı olduğu için hem de 7.5 Euro'yu pahalı bulduğum için girmedik. 

    Müze ziyaretinden sonra dönüş saatine kadar kalan zamanımızı değerlendirmek için eski şehir meydanına yöneldik. Islandığımız için pek memnun değildik fakat doğrusunu söylemek gerekirse şu heykeli yağmur altında görmek keyifliydi.

    
    Heykeli görünce Prevert'in şiiri geldi aklıma:
    "...Hatırla Barbara
    Yağmur yağıyordu o gün Brest'e durmadan
    Siam caddesinde rastladım sana
    Gülümsüyordun
    Gülümsüyordum..."

    Aslında okuduğum şiirleri hatırlama ve zamanı gelince kullanma gibi bir özelliğim yoktur ve bunu yapabilenleri takdir ederim. Ancak sanırım yağmur altında sevdiceğimle gezerken böyle bir heykele rastlayınca beynimde bazı bölümler harekete geçti ve çağrışım yaptı:) Hatırla Barbara isimli şiir bu kadar değil tabii, benim bildiğim ve hatırladığım kısmı bu kadar:)

    
    Tartu'nun tarihi merkezinde yer alan yapılar Tallinn'dekiler kadar eski zamanlara ait değiller ne yazık ki. Zira 18.yy.'da yaşanan büyük bir yangın şehrin çehresini değiştirmiş. 

    Bugün Tartu Sanat Müzesi olarak kullanılan ve yangının hemen sonrasında inşa edilen bu bina kentin simgelerinden biri. Gözle görülür şekilde yamukluğa neden olan ve zeminden kaynaklanan eğimin açısı Pisa Kulesi'nden fazlaymış.

    Biraz yağmur, biraz vakit darlığı derken Tartu'yu ancak bu kadar gezebildik. Dönüş yoluna koyulmadan önce hoş bir pub'a girdik ve yağmurdan kaçıp kapalı mekanlara sığınan turist kalabalığının neşeli gürültüsü içinde karnımızı doyurduk, dinlendik.  

    Bu seferki Estonya çıkarmamız böyleydi. Seviyorum bu ülkeyi. Onlar da bizi seviyorlar sanırım:) Kaldığımız eve giderken önünden geçtiğimiz bir binada yer alan plakette "Türkiye-Estonya ilişkileri 1924 yılında başlamıştır. İlk Türk Büyükelçiliği bu binada yer almıştır. İlk büyükelçi Nuri Batu burada kalmıştır" yazıyordu. Geçen sene de dahil olmak üzere Tallinn sokaklarında çok gezdik ve bir başka ülkenin büyükelçiliği hakkında böyle bir bilgiye rastlamadık. Yoktur diye iddia etmiyorum fakat olsaydı görme ihtimalimiz yüksek olurdu diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu anı plaketi hoşuma gitti. Binanın resmini çekmedim. Çünkü Amerikan Konsolosluğu'nun karşısında yer alıyor ve adamlar sokağı iki yandan kapatmışlar, güvenlik o biçim sıkı. Dikkat çekmek istemedim. Şehirde hiçbir ülkenin binası onlarınki gibi korunaklı değil. Herkes gayet mütevaziyken Amerika'da bir havalar bir havalar. Neyse...Yeni Büyükelçilik binamızın fotoğrafını ekleyebilirim ama. Eskisi geniş bir betonarme bina şeklindeydi, bugünkü bahçe içinde yer alıyor.


    Benim Estonya yazılarım ufak ufak devam eder böyle. Aklım, kalbim orada. İyisi mi işe bir gezgin mantığıyla yaklaşayım ve önceki yazılarımı da şuraya ekleyeyim. 
O taraflara seyahati düşünenler varsa faydalı olacaktır.



    Estonlar Şarkı Söyleyince 
    Estonya, Tallinn ve Diğer Şeyler 
    Tallinn'de Neler Tattım? 








    
    
    
    
 

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Neden Bir Su Pınarı Kullanmalısınız?

Buzdolabını açtığınızda dışı buğulanmış pet su şişeleri görmek istemiyorsanız, içtiğiniz suyun sıcaklığını kontrol edebilmek ve hem hijyenik, hem de pratik bir şekilde su içmek istiyorsanız, bir su pınarı kullanmanın zamanı gelmiş demektir. Sanılanın aksine, su pınarları ofislere özgü cihazlar değiller. Evde de rahatlıkla kullanılabiliyorlar, aynı benim yaptığım gibi. Plastik bir pompaya basarak su doldurmaktan sıkıldıysanız ve o plastik pompaların kanserojen maddeler içerdiğini biliyorsanız, sizin de su sebili kullanmanız gerekiyor. Pratik, hijyenik, sağlıklı ve lezzetli: Suyunuz tüm bu özellikleri taşımalı.




Ne yazık ki, piyasadaki su sebillerinin çoğunun üretim kalitesi son derece düşük. Çoğu, maliyeti düşürmek için plastik hazneler ve bölmeler kullanıyor. Bu tarz su sebillerinden uzak durun, zira damacana sulara kıyasla hiçbir faydaları bulunmuyor. Hatta daha sağlıksız oldukları bile söylenebilir, zira plastik bölmeler kısa süre içinde kireç tutup suyun lezzetini değiştiriyor. Yeni su sebili mevzuatına uygun, paslanmaz çelikten imal edilmiş hazne ve bölmelere sahip sebiller tercih etmelisiniz: Uğur Soğutma tarafından üretilen USP 20 D, tüm bu özellikleri taşıyor.

                                                        
Tek avantajı bu değil elbette, USP 20 D üç musluğa sahip. Bu durum zannettiğinizden daha önemli, zira sıcak ve soğuk su musluklarına ek olarak normal su musluğu bulundurması, hava sıcaklığı uygunsa suyu doğal sıcaklığında içmenizi sağlıyor. Sıcak/soğuk musluklarla oynayarak ideal su sıcaklığını yakalamaya çalışan (ve başaramayan) herkes, bu özelliği takdir edecektir. Soğuk su bölmesi saatte 5 litre, sıcak su bölmesi ise saatte 2 litre su kapasitesine sahip, yani en kalabalık ailelerin (veya ofislerin) bile ihtiyacını rahatlıkla karşılayabiliyor. Suyu 5 dereceye kadar soğutabilen, 85 dereceye kadar da ısıtabilen USP 20 D, tüm standart damacanalar ile uyumlu. Alt kısmında da kapalı bir muhafaza alanı bulunuyor: Benim yaptığım gibi, yedek damacanayı burada depolayabilirsiniz. Yaklaşık bir aydan beri kullandığım USP 20 D, tüm beklentilerini karşıladı ve uygun bir fiyata son derece kaliteli bir su sebili sahibi olmamı sağladı. Gönül rahatlığı ile tavsiye ettiğim bu modeli https://satis.ugur.com.tr/item/usp-20-d/100017 adresinden peşin fiyatına 12 taksitle satın alabilirsiniz.

                                             
Bir boomads advertorial içeriğidir.






25 Ağustos 2017 Cuma

CİTTASLOW HAREKETİ VE SIĞACIK...

    Geçtiğimiz günlerde "Sakin Şehir" ünvanlı Seferihisar'ın sayfiye bölgesi Sığacık'a kısa bir ziyaret gerçekleştirdik. 2009 yılında İzmir'e bağlı Seferihisar'ın Cittaslow, yani Sakin Şehir seçildiği haberini okumuş ve görmek istemiştim. Kısmet bugüneymiş.
    Hazır bayram tatili de yaklaşıyorken ilgilenenler için Seferihisar-Sığacık gezimi anlatmaya başlamadan önce kısaca Cittaslow hareketinden bahsetmem gerekiyor. Cittaslow, küreselleşmenin herkesi aynılaştırmasına, hızın getirdiği mutsuzluğa karşı oluşturulan uluslararası bir hareket. İtalya merkezli bu hareket 1999 yılında kurulmuş ve belli kriterleri karşılayan yerleşim birimlerine Sakin Şehir ünvanı verilmeye başlanmış. Chianti ilk Cittaslow olurken, bizim ilkimiz Seferihisar olmuş. Organizasyona dahil 28 ülke var. Cittaslow kentlerinde yerellik destekleniyor, hayatın sakin akışı içerisinde herkesin birbirini tanımasına önem veriliyor, doğal enerji kullanımı şart koşuluyor. Kısacası Cittaslow ünvanlı kentlerde hayat sakince ve katkısız akıyor. İşte bu yüzden bu şehirlerin sembolü salyangoz:)
    Seferihisar'ı merkeziyle değil çevre köyleri ve Sığacık gibi sayfiye bölgesiyle bir bütün halinde bu hareketin parçası olarak görmek gerekiyor. İlk önce merkezi ziyaret ederseniz hayalkırıklığı yaşayacaksınız demektir. Asıl olay Sığacık'ta ve bağlı köylerde. Biz birkaç gün Sığacık'ta kaldık, ne yazık ki köyleri gezme imkanımız olmadı. Ancak bilhassa Bademler Köyü'nde aklım kaldı. Kendi tiyatrosu, kütüphanesi olan; Türkiye'nin en temiz köyü seçilen; Susuz Yaz filminin çekildiği  Bademler'i İzmir'e otomobille gittiğimiz bir başka zaman ziyaret etmek için aklıma yazdım. O zamana kadar gidenler benim için de gezerlerse mutlu olurum.

    Bu seyahat de annemle baş başa gezdiklerimizden biri oldu. Seferihisar'ı görmek istiyormuş, en sevdiği seyahat arkadaşı olarak beni seçtiği için, ikimiz için de uygun olup denk düşen bir zamanda, kendisinin sponsorluğunda aniden orada bulduk kendimizi:)
    Dönüş günümüzde birkaç saat Seferihisar merkezini gezmenin haricinde 3 gece Sığacık'ta kaldık. Az önce belirttiğim gibi Sığacık, Seferihisar'ın sayfiye bölgesi. Çevresi mavi bayraklı plajlarla bezeli, tipik Ege kasabasında olduğunu hatırlatan sokaklarıyla ve pazar günleri kurulan yerel pazarıyla meşhur, sakin ve sevimli bir tatil beldesi burası.
    Booking.com yurtiçi rezervasyona kapandığından beri otel, pansiyon vs. bulup yer ayırtmakta çok zorlanıyorum. Diğer sitelere alışamadım ve biraz da kızgınlığımdan elim gitmiyor onlara. Dolayısıyla Sığacık'ta konaklama konusunda internette ufak bir araştırma yaptım ve çok da didiklemeden birkaç yere telefon edip tarihi Kaleiçi bölgesinde Antik Butik Otel'de yer ayırttım. Eğer hafta sonu gidecekseniz kesinlikle önceden yerinizi ayırtmalısınız. Bizim orada olduğumuz cumartesi günü çok geç saatlere kadar kalacak yer arayanlarla karşılaştık.

    Kaleiçi, Sığacık'ta konaklamak için en keyifli bölgelerden biri. Küçük ve sevimli pansiyonlarda misafirlerin çok sıcak karşılandığına tanık oldum. Daha büyük otelleri 
ya da tatil köylerini tercih edenler ise civar plaj bölgelerine uzanacaklar.
    Bizim sokağımız sanırım Sığacık Kaleiçi'nin en fotojenik sokaklarından biriydi. Özellikle hafta sonu fotoğraf çekimi yapılan gelinlerden, nişanlılardan, sünnet çocuklarından geçilmiyordu.
    Aslında bütün sokaklar birbirinden güzeldi. Ticari ya da özel olsun, Sığacık Kaleiçi'nde bütün evler dikkat çekme konusunda birbiriyle yarışıyor gibiler. Bir akşam evinin duvarlarına renk renk çiçekler boyayan bir kadına rastlayıp sohbet ettik. Zamanında belediyenin renkli ahşap pencereler, kapılar gibi süslemeler konusunda yardımcı olduğunu, kiracısı olduğu kendi evinin o zaman bundan bir şekilde faydalanamadığı için çok sade durduğunu söyledi. Çareyi duvarlara çiçek yapmakta bulmuş.







    Onca ev içerisinde en dikkat çekeni aşağıdaki evdi sanırım. Sahibi hakkında ipuçları veren ayrıntılarla bezeliydi. Öncelikle Atatürk portreli bayrağıyla dikkati çekiyor ve gönül alıyordu. 

Sonra her bir köşesinde hayvansever bir evsahibinin varlığını işaret eden ayrıntılara rastlanıyordu. Zarif bir kuş evi vardı mesela. Çatısında leylek heykelleri, duvarlarda hayvanlarla ilgili güzel sözler ve daha bir sürü dekoratif öge. 
Bir de her saat pencereye çıkıp gelen geçeni izleyen pek havalı bir kedi.

     Sığacık antik çağlara kadar uzanan bir geçmişe sahip. Bir zamanlar Teos olarak anılan kent, M.Ö 1000 yıllarında 12 İyon kentinden biri olarak kurulmuş. İlerleyen satırlarda bahsedeceğim Antik Teos Kenti bugün ziyarete açık. Sığacık'ta Selçuklu ve Osmanlı izleri de belirgin. Sur içinde bugün yerli yabancı gezginleri keyifle ağırlayan güzelim evlerin sıralandığı Sığacık Kalesi, altyapısı Selçuklular zamanından olmak üzere 16.yy'da Kanuni Sultan Süleyman tarafından Rodos Seferi'ne hazırlık amacıyla, askeri nedenlerle yaptırılmış. 


    
    Tarihi kale, konserlere ve gösterilere de evsahipliği yapmakta. Bizim orada olduğumuz tarihlerde programda Fatih Erkoç, Levent Üzümcü gibi isimler yer alıyordu. Bir süre önce Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular Sığacık Kalesi'nin misafiri olmuşlardı. İlgilenenler için her sene yaz aylarında kamp ortamı içerisinde yazı ve sinema atölyeleri gerçekleştirildiğini de belirtmeliyim. Sanat dünyasının yetkin isimlerinin öğretici olduğu bu atölyeler senelerdir dikkatimi çekiyor. Gel gör ki katılmak mümkün olmadı. Biz hayal edip hayalimizi yollayalım evrene. Belki bir gün olur. 

    Tatilimizin cumartesiye denk düşen ilk günü çevreyi keşfetmekle geçti. Akşamında Teos Marina civarındaki balıkçılarda yedik yemeğimizi. Sığacık'ta balıkların tazeliğinden emin olabilirsiniz. Sıra sıra dizili lokantaların hemen yanıbaşındaki balık halinde her gün sabah 10.30'da taze taze getirilen balıkların satışı yapılıyor. Görmek izlemek mümkün. 
    Teos Marina'ya bu aşamada parantez açmak gerekiyor sanırım. Her turistik sayfiye yerinde olduğu gibi burada da tekne ve yatların durağı olan marinaya ayrı bir önem verilmiş. Sığacık'ın küçüklüğüne nazaran Teos Marina oldukça havalı. Mağazaların, kafe ve restoranların yer aldığı bu mekan özellikle akşam saatlerinde vakit geçirmek açısından keyifli. Civarında yer alan hediyelik eşya standlarını ziyaret etmek de aynı şekilde...

    Pazar günü Sığacık için oldukça özel. Çünkü Cittaslow hareketinin gereklerinden olan yerel pazar bugün kuruluyor. Sırf bu pazar için civar illerden gelenler ve tur gezginlerinin de katkılarıyla oldukça kalabalık bir ziyaretçi yoğunluğu yaşanıyor. Bahar ve kış aylarında daha da kalabalık olduğu söyleniyor. 
    Gezmesi keyifli bir pazar burası. Hele benim gibi ottan, bitkiden anlamayan biri için farklı şeyler görmek, Ege lezzetleri tatmak şahane bir deneyimdi. Burada her şey ev yapımı, el emeği. Enfes börekler, reçeller, zeytinyağlılar bir yana sırf giysi ve takılar için belli bir bütçe ayırıp gitmekte fayda olduğunu düşünüyorum:) Fotoğraflarım ortamı anlatmakta yetersiz, inanın bundan çok daha fazlası var Sığacık Pazarı'nda.

    Tatilimizin ikinci gününde yapmak istediklerimizden biri deniz sefasıydı ancak pazarda kendimizi kaybedip fazlaca dolaşınca vazgeçtik. Bir süre dinlendikten sonra akşam üzerine doğru Teos Antik Kenti'ne doğru yola koyulduk. Antik Kent Sığacık merkeze yakın ancak ulaşım yok. O yüzden taksi kullandık. Annemle zor olacağı için biz tercih etmedik fakat isteyenler yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle de ulaşabilirler. 
    Antik Çağ'da İzmir ve Aydın kıyılarında yer alan 12 İyon kentinden biri olan Teos, 
M.Ö 1000'li yılların başlarında kurulmuş. Bugün, şehrin koruyucu tanrısı Dionysos'a adanmış tapınağıyla dikkat çekmekte. Tarihte ilk aktörler birliğinin Teos'ta kurulmuş olması, tragedyayı esinleyen tanrı olan Dionysos'la bağlantılı olsa gerek. 
    Teos'u ziyaret edenler Bergama veya Efes gibi ayakta bir antik kent görmeyi bekliyorlar. Teos bugün onlar kadar görkemli değil belki ama zamanında ne kadar büyük bir kent olduğu belli. Kalıntıları izleyerek geçmiş zamanın hayalini kurmalı; asırlık zeytin ağaçlarının altında, kuş sesleri eşliğinde gezerek Dionysos gibi doğayla bütünleşmeli burada.
    
    Antik Çağ'dan günümüze hızlı bir geçişle tatilimizin üçüncü gününe uzanmak biraz tuhaf olacak ama neylersin ki memleketimiz toprakları geçmişle bugünü aynı anda yaşatacak güzellikte. O güzelliklerden biri de denizlerimiz. Artık denizle buluşmalı. 
    Seferihisar 13 adet Mavi Bayraklı plajla İzmir birincisiymiş. Bunların içinden 10 tanesinin halk plajı olması Türkiye birinciliğini getirmiş. Tatilimizin üçüncü gününde Akkum, Akarca, Ürkmez, Doğanbey gibi seçeneklerin arasından Sığacık merkeze en yakın olan Akkum Plajı'nda karar kıldık. Merkezden ulaşım minibüslerle mümkün. Yürüyüş ve taksi tercihleri yine mevcut.
    Akkum'da halk plajında şezlonglar ücretli fakat tercih etmek zorunda değilsin. Biz boş şezlong bulamadığımız için özel plaja yöneldik. Şezlong bulamayışımız akla aşırı kalabalık bir plaj getirmesin. Muhtemelen hafta sonu öyledir fakat o gün pazartesi olduğu için gayet makul bir kalabalık vardı. 
    Seferihisar'da istisnasız denizin çok soğuk olduğunu duymuştum. Nasıl gireceğim diye düşünürken sıcacık bir suyla karşılaştım. Dönemseldir muhtemelen ama yine de bir kez daha anladık ki kesin konuşmamak lazımmış. 
    Sığacık'taki son gecemizde methini fazlaca duyduğum Milos Balık'ta yedik yemeğimizi. Ege'ye özgü mezeleriyle ün yapmış, Yunan tavernaları tarzında, Ege'nin her iki yakasından müziklerin çınladığı, sıcak ve sevimli bir restoran burası. Balıklar, mezeler enfes. Boşuna tavsiye edilmemiş diyorum ve ben de tavsiye ediyorum:)
    Onlarca meze içerisinden seçim yapmak o kadar zor ki. Menüyle epey bir haşır neşir olup inceledikten sonra seçtiğimiz her şey çok lezzetliydi ancak fesleğenli mezgiti tek geçiyorum.

    Yemek demişken, sakin Şehir Sığacık'ta tahmin edersiniz ki Slow Food fikri egemen. Fast Food tarzının tersi bir akım bu. Yine yerellik ve sağlık ön planda. O yüzden burada hemen hemen tüm yiyeceklerden, restoran ve kafelerden memnun kalacaksınız. Sağlık ve lezzet bir yana dekorasyonlarıyla da keyif veren mekanlar oldukça fazla. Bu aşamada iki tavsiyede daha bulunmak istiyorum. İlki La'dude Art Cafe. Lezzetli menüsü ve sıcak ortamıyla dikkatimizi çekti. Otlu gözleme, enginar şiş, zeytinyağlı dolma vs. derken iki kere ziyarette bulunduk. Birinde kalabalık İtalyan guruba denk geldik. Cittaslow İtalya merkezli olduğu için sanırım, arada sırada İtalyan turistlere rastlanıyor. Bu şehirleri tek tek geziyorlardır muhtemelen. Hoş bir fikir.
    Bir de Fehu Konak Nitelikli Kahve Evi'ni tavsiye edeceğim. Farklı dekorasyonunu gördüğünüzde içeri girip bir fincan kahve içmek isteyeceksiniz zaten. 

   



    İşte bizim kısa Sığacık tatilimiz böyle geçti. İstanbul'a döneceğimiz gün uçuştan önce Seferihisar merkeze gidip Kent Belleği Anı Evi'ni ziyaret ettik.  Burası eski zamanların Zenşiye Güler Konağı. Bugün giriş katında Seferihisar'ın tarihine ait günlük kullanım eşyaları sergileniyor. İkinci kat ise Belediye'ye ait kadın dayanışma platformu olarak kullanılıyor. Kafeterya olarak düzenlenmiş bahçe ve terasında yerel yiyecekleri tatmak mümkün. 




    Şimdi gelelim ulaşıma. Blog yazılarında genellikle otomobille gidenlerle karşılaştığım için gitmeden önce bu şekilde pek bir bilgi edinemedim. Sora sora buluruz mantığıyla hareket ettik. Benim yazımı okuyup hava yoluyla gideceklere yardımcı olmak isterim. Seferihisar ve İzmir Adnan Menderes Havalimanı arası 55.km. Yani aslında bir seferde gidilecekse 1 saat bile sürmeyecek olan bir yol. Ancak toplu taşımacılığı tercih edecekseniz, havalimanından direkt ulaşım olmadığı için indi bindi derken ortalama 2.5 saatlik bir süre bekliyor sizi. Havalimanından çıkınca sola dönüp ESHOT durağına gidecek ve saatleri belli olan Üçkuyular otobüsüne bineceksiniz. Şoföre Üçkuyular'dan sonra Seferihisar'a gideceğinizi söyleyeceksiniz. O da size Üçkuyular'daki ESHOT durağını ya da Seferihisar'a giden minibüsleri gösterecek. Üçkuyular-Seferihisar arası otobüsü hiç beklemeyin. Çünkü çok beklersiniz. En iyisi minibüs. Sallana sallana gidiyor ama hiç olmazsa sık sık kalkıyor. Seferihisar'a geldikten sonra Sığacık veya nereye devam edecekseniz onun minibüslerine bineceksiniz. Seferihisar-Sığacık arası mesafe kısa. Taksiyi de tercih edebilirsiniz. Ulaşım uzun sürüyor ama gittiğine değiyor. 
   Sığacık'ı çok sevdik. Annem yerleşme hayalleri kurmaya başladı:) Bu hayali kuranlar ve hatta gerçekleştirenler çok olsa gerek beldede inşaat faaliyetleri çok fazla. Ev fiyatlarının son yıllarda arttığı söyleniyor. Bu dikkatimi çeken bir ayrıntıydı. Cittaslow olabilmek için belli bir nüfusu aşmamak gerektiği için ileride durum tehlikeye girer mi bilmem. Şu an yapılaşma fazla göz yoran bir seviyede değil ama umarım daha da artmaz, umarım Sığacık yerelliğini kaybetmez. 
    Seferihisar'ın ilk Cittaslow kentimiz olduğunu söylemiştim. Ardından devamı geldi tabii. Diğer Sakin Şehirlerimiz Perşembe, Akyaka, Halfeti, Şavşat, Taraklı, Gökçeada, Yenipazar, Yalvaç, Uzundere,Eğirdir, Vize, Gerze ve Göynük. Gördüğüm var görmediğim var. Umarım tek tek gezmek nasip olur. Bak yine dileyip yolladım evrene:)