23 Kasım 2017 Perşembe

SENDEN, BENDEN, BİZDEN... SELANİK - KAVALA...

    Dışarıda rüzgâr, yağmur, kıyamet... Bu sefer kış kesin surette geldi. Kulağım yağmurun sesinde, elimde bir fincan yeşil çayım, oturdum bilgisayar başına, kısa süre önce katıldığım Selanik - Kavala turunu anlatmaya niyetlendim. Seyahat yazıları yazarken tekrar o anları anmak, fotoğrafları gözden geçirmek iyi geliyor bana. Yazmak, anlatmak, bir kış akşamına yakışan en güzel uğraşlardan biri. İyisi mi lafı fazla uzatmadan konuya geçiş yapayım ben, çünkü iki günü kapsayan küçük bir seyahat olmasına rağmen dolu dolu geçti ve anlatacak çok şeyim var.

    Yine annemle gerçekleştirdiğimiz seyahatlerden biriydi Selanik-Kavala turu. Normal şartlarda tur olayını tercih etmiyorum, bağımsız gezmeyi seviyoruz ancak çok fazla yürüyemeyen annemle olduğum zaman, belli başlı görülecek noktalara araçla ulaşım sağlanması açısından böylesi daha iyi olabiliyor. Öyle ki bazı noktalarda annem araçtan hiç inmiyor, ben bir görüp geliyorum:) Nasıl aklı kalmıyor anlayamıyorum ama annemin gezmesi de böyle işte. Gönlü olsun diye yapıyoruz bir şeyler. Neyse ki gezerken mutluyum da işin sonunda kârlı olan ben oluyorum.
    Annemin Schengen vizesi bitmek üzere olduğu için ayarladığımız bir seyahatti bu. Uygun fiyatlı ve kısa süreli olmasının yanında, Atatürk'ün doğduğu evi ziyaret edecek olmanın cazibesi vardı. Tam da 10 Kasım akşamı çıktık yola.
    Otobüs tamamen dolu değildi, böylesi çok daha rahat oldu. Yolculuk arkadaşlarımız ve rehberimizle son derece uyumlu bir gruptuk. İstanbul'dan yola çıkışımızın ardından birkaç saat sonra İpsala sınır kapısına vardık. Pasaportları rehberin toplayıp vermesi nedeniyle Yunan polisi ile hiç muhatap olmadan kısa sürede aştık sınırı. Meriç Nehri üzerindeki geçiş köprüsünün korkuluklarının bir noktada kırmızı-beyazdan mavi-beyaza dönmesi Yunanistan'a ayak bastığımızın işaretiydi ve nedense "bak şimdi renk değişecek" diye heyecanla beklenen bir durumdu.
    Sınırda araç kuyruğu olmaması ilk mola noktasına epeyi erken saatlerde ulaşmamızı sağladı. Üstelik biz kış saatine geçmediğimiz için Yunanistan'la aramızda bir saat zaman farkı vardı. Dedeağaç'taki kahvaltımızı henüz hava aydınlanmamışken, buz gibi sabah ayazında yaptık fakat ev yapımı enfes ıspanaklı börekler sayesinde halimizden hoşnuttuk. Ülkenin farklı noktalarındaki önceki ziyaretlerimden de biliyorum ki Yunanistan tam bir pastane cenneti. Börekler, kurabiyeler, pastalar inanılmaz lezzetli.
     İzmir'in kızkardeşi Selanik'e yağmur altında ulaştık. İzmir'dekinin eşi olduğu söylenen Kordon boyundan ilerleyerek şehrin kalbi Aristotelous Meydanı'nda küçük bir mola verdik. 


    Normal şartlarda oldukça kalabalık olan meydan, cumartesi sabahının ilk saatlerinde bomboştu. Eğlence, turizm ve hizmet sektörü hariç öğleden sonra 14.30-15.00 saatlerine kadar çalışılan, sonrasında dinlenilen, akşam yemeğinin geç saatlerde yendiği, özellikle hafta sonları belli saatten sonra eğlenmeye çıkılan Selanik'te cumartesi sabahı sokaklarının tenha olması gayet normal bir durum.

    Atatürk Evi Müzesi'nin açılış saatine kadar yağmurun izin verdiği ölçüde kimi zaman araçtan inerek, kimi zaman sadece camlardan bakmakla yetinerek turladık Selanik'i. Aristotales Meydanı'ndan sonraki durağımız Beyaz Kule'ydi.

    Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan kule Termaikos Körfezi'ne hakim bir noktada bulunuyor. 19.yy.'a kadar etrafı surlarla çevrili olan Selanik'in o günlerinden yadigar. Öncesinde yerinde bir Bizans kulesi olduğu söyleniyor. Osmanlı zamanındaki ismi Kanlı Kule. Çünkü Vak'a-i Hayriye adı verilen yeniçeri tasfiyesi sırasında burada epeyi bir yeniçerinin hayatına son verilmiş. İlerleyen zamanlarda şehrin Yunanlılar'ın eline geçmesiyle beyaza boyanmış ve Beyaz Kule olarak anılmaya başlamış. İçerisinde tarihi objelerin, fotoğrafların sergilendiğini biliyorum ancak bizim kuleye çıkmamız mümkün olmadı. Vakti olanlar kuleden Termaikos Körfezi'ni seyredip, güzel manzaralar fotoğraflayabilirler. Körfez demişken Selanik'te ilk limanın yine Osmanlı zamanında yapıldığını belirtmek isterim. Aslında yaklaşık 500 yıl hakimiyet kurulan şehirde bu gibi imar faaliyetlerinin olmasına, bugün bizden pek çok iz bulunmasına şaşmamak lazım.

    Egnatia Caddesi ile Aşağı Şehir ve Yukarı Şehir olarak ikiye ayrılan Selanik'in tepelerine tırmanma zamanı. Şehrin asıl tarihi bölgesi Yukarı Şehir. Bizans geçmişinin nişanesi surların içinde bir zamanlar Müslüman mahalleleri yer alırmış.

    Bizans surlarına çıktık, şehri bir de bu yükseklikten izlemek istiyoruz fakat ne mümkün. Hava öyle sisli ki birkaç metre öteyi bile göremiyoruz. Yine de fotoğraf çekme gayretine kapılmış turistlerden bir kadın, yanındakilere "bak, yine kesin nazar değdi" diyor:) Hem gezip, hem paylaşıp, hatta bazen sadece paylaşmak için gezip bir de nazar değer diye korkmak yeni moda oldu. Kasım ayında bu coğrafyada yağmur olması, sis basması, Allah aşkına çok mu değişik bir durum?:)

    M.Ö 3.yy'da Kral Kassandros tarafından kurulan ve karısı (aynı zamanda Büyük İskender'in kardeşi) Thessaloniki'nin adını alan Selanik; farklı uygarlıkların tarihiyle harmanlanan öyle bir geçmişe sahip ki bu dönemlere ait yapıların her birini burada anlatmak imkansız. 1917'deki büyük yangından sonra yeniden kurulurken oldukça karmaşık ve zevksiz bir mimari yapıya bürünen şehirde, bahsettiğim imparatorluklara ait tarihi miraslara rastlamak çölde vaha bulmak gibi sevindirici. Tabii bunların sayısı vahalarla kıyaslanamayacak kadar çok. Şehir küçük, tarih büyük. Kısa ziyaretimizde her birini görme ya da ziyaret etme imkanımız olmadı. Bu yüzden daha geniş bir zamanda planlı gezerek bu açığı kapatmak düşüncesindeyim. Yukarı şehirden aşağıya inerken uğradığımız iki yapı, bahsettiğim türden yapılar. Şu anda ancak onlardan bahsedebilirim.
    1484 tarihinde İshak Paşa tarafından yaptırılan Alaca İmaret, bir zamanlar düşkünlerin bakıldığı, doyurulduğu yer olması açısından önemli. Bugün çeşitli sergilere ev sahipliği yapıyor.

    
    Alaca İmaret'in biraz ilerisindeki Agios Dimitrios , Selanikli Hristiyanlar açısından önemli bir kilise. Çünkü şehrin koruyucu azizi Dimitrios'a adanmış. Dimitrios en önemli asker azizlerden biri. Kilisenin ilk yapısı 4.yy'a ait. Azizin naaşının da bu kilisede olduğuna inanılıyor ancak bunlar genelde kesinliği olmayan inanışlardır. Yine de kilisenin Selanikliler tarafından ne denli önem taşıdığının da ispatıdır.

    1917 yangınında hasar gören kilisede birkaç orijinal duvar resmi mevcut. Azizin çile doldurduğu düşünülen mahzen kısmı da müze olarak düzenlenmiş. Hristiyan sanatı tarihi açısından önemli detaylar, meraklısına duyurulur.

    Selanik'in bizce en önemli yapısı olan Atatürk Evi Müzesi'ne geçmeden önce, şehrin bir de Roma tarihine ilişkin iki yapısını örnek olarak göstermek ve bu bahsi kapatmak isterim. İlki Galerius Takı. İmparator Galerius'un Persler'le yaptığı savaşın zaferi onuruna 4.yy'ın ilk yıllarında yapılmış. Üzerindeki kabartmalar Galerius'un zaferinden sahneler, sonrasında şehre girişi ve törenler şeklinde bir özet sunuyor. Yüzyıllar öncesinden zarif sahneler şehrin kalabalığı içinde kendine yer bulmaya çalışan haliyle hüzünlenmeme sebep oluyor.

    Galerius Takı'nın arkasında görülen yuvarlak bina da yine bir Roma eseri. Rotanda. Dairesel Roma yapılarına verilen mimari bir isim bu. Ne amaçla yapıldığı bilinmiyor. Genel geçer kuraldır, gelen kilise olarak kullanmış, giden cami olarak...

    Artık sıra o evde... Tarihin en önemli liderlerinden, atamız, önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün doğduğu evde. Çevresindeki çarpık yapılaşmanın içinde pırıl pırıl parlayan bir bina burası. 
Hemen içeriye giremiyoruz çünkü Türkiye'den gelenlerin oluşturduğu bir kalabalık var.

    Parça parça ziyaretçi alınacağını öğreniyoruz ve sıramızın gelmesini beklerken evin hemen karşısındaki kafelerden birine geçip Türk kahvelerimizi yudumluyoruz, heyecanımızı yatıştırıyoruz. Bize ayrılan ziyaret saatinde kalabalık bir gurup olarak evin bahçesine adım atıyoruz. Bizleri ilk karşılayan Atatürk'ün babası Ali Rıza Bey'in diktiği söylenen nar ağacı oluyor. Atatürk'ün henüz küçük bir çocukken bu ağacın altında oynamış olma ihtimali duygulandırıyor herkesi, ağaç büyük ilgi görüyor.

    Bahçede bir süre oyalandıktan sonra binadan içeriye giriyoruz. Mutafa Kemal'in babasının vefatına kadar oturdukları ev 3 katlı. Çağdaş müzecilik kurallarına göre gerçekleştirilen restorasyon, evin tarihi ve duygusal havasını silip süpürmüş gibi. Daha iyi şeyler söylemek isterdim fakat her yerin pırıl pırıl yeniliği, bende sıfır daire geziyormuş izlenimi yarattı. Evet Atatürk'e ait bazı eşyalar sergileniyor, duvarlarda eski belgeler ve fotoğraflar var ancak dönem ruhunu hissetmek pek olası değil.

    Son restorasyondan önce Selanik'teki bir Müslüman evine uygun düzenleme varmış. Celal Bayar'ın emriyle 1953 yılında görevlendirilen tarih profesörü ve Türk İnkılap Tarihi Enstitü Müdürü Enver Ziya Karal, öğretmen eşi Fatma Karal'ın da yardımıyla dönem eşyalarının envanterini çıkararak, Türkiye'de üretilen kumaş, seramik vs. ile hazırlanan bir koleksiyon oluşturmuş. Çok uğraşmışlar, bürokratik engellere takılmışlar ancak Atatürk'ün çocukluğuna ait dönemin Türk esintilerini yansıtan bir ev düzenlemeyi başarmışlar. O halini göremedik. Bugünkü düzenleme fazla yapay. Bazı özel mekanlara çağdaş müzecilik anlayışı oturmuyor demek ki.

    Her şeye rağmen bu evde duygulanmamak mümkün değil. Atatürk'ün doğduğu oda "iyi ki" dedirtiyor. Düşünüyorum, kahramanımı anıyorum. Bu esnada dikkatimi dağıtan tek şey, onca kalabalığın neredeyse tek tek "Atatürk bu odada dünyaya gözlerini açtı" yazılı kürsünün arkasına geçip, az sonra halka seslenecekmiş gibi poz vermesi. Anlamlı bulmuyorum. Müze gezmeyi bilmediğimizi bir kez daha fark ediyorum.

    Ben müzedeki vaktimizi sonuna kadar kullanarak kalabalığın dağılmasından sonra çektim fotoğraflarımı. İyice tenhalaşınca gönül rahatlığıyla son bir tur attım, Atatürk'e ve onun peşinden giderek bize bağımsız ve modern Türkiye'yi hazırlayanlara dua ettim. "Şimdi böyle miyiz ki?" diyebilirsiniz. Mesele, mirası korumak konusunda kararlı olmakta.

    
    Selanik'in biz Türkler için en önemli yerini ziyaret ettikten sonra akşam konaklayacağımız otele geçmeden önce bir-iki saat serbest zaman geçirmek için dağılıyoruz. Bu bir kültür turu. Yani belli bir plan dahilinde devam ediyor ancak isteyen hangi ülkeye ya da kente gittiyse oraya ulaştıktan sonra diğerlerinden ayrılabilir. Böylece sadece gidiş-geliş ulaşımını ve oteli kullanmış olur. Böyle bir seçenek olduğunu da hatırlatmak isterim. Biz plana sadık kalıyoruz ve şimdi plan dahilindeki serbest saatlerdeyiz. Yorulduk, acıktık. Keyifli bir öğle yemeği için Aristotelous Meydanı'na yöneliyoruz. Turistik meydanları ve bunların çevresinde konuşlanmış restoranları, kafeleri severim. Bu aşamada bir parantez açayım, Selanik bir kafe şehri. Surların yıkılıp sahil kenarının düzenlendiği 19.yy'a yani Osmanlı zamanına kadar uzanan bir gelenek bu. Şehrin kozmopolit yapısıyla cıvıl cıvıl olan kentte, yeme içme mekanları da oldukça renkliymiş. Bu durum bugün de geçerliliğini koruyor.
    Annem her yerde yemez, kendi çevremde bir tam tur dönüp hızlıca onun uygun bulacağı bir yer araştırıyor gözlerim. Bilmemkaç yılından beri... yazısını gördüğüm bir restoranda karar kılıyorum. Aslında tavsiye edeceğim ama ne adı ne de kaç yılından beri hizmet verdiği kalmış aklımda. Aristo'nun heykelinin yer aldığı sırada olduğunu söyleyebilirim ancak:) Temiz, sevimli ve uygun fiyatlıydı. Bistro tarzı menüden seçtiklerimizden memnun kaldık. Ortam son derece kozmopolit ve hoştu.

    Annemi bir ara restoranda bırakıp kordona geçtim ve birkaç fotoğraf çekip ufak bir yürüyüş yaptım. Sabahki yağmur dinmişti ancak hava hâlâ kapalıydı.

    Yemekten sonra Aritotelous Meydanı'nın geniş kısmının arkasındaki daha dar olan ve iki yandan kemerli kısımlarla desteklenmiş bölümünde vakit geçirdik. Kemerlerin içerisindeki mağazaları, meydanı dolduran kalabalığı, ellerinde megafonlarla bildiri sunan ve bolca bulunan aktivistleri izledik.

    Selanik'in meşhur paskalya çöreğinden almayı ihmal etmedik. Bu meydanın paskalya çöreği koktuğunu bir yerlerde okumuştum, buna kendim de şahit oldum. Çok sayıda tarihi pastanenin kapısından yayılan sakız kokusu bana Selanik'i hatırlatanlardan olacak.
    Selanik'i bir de balkonlarıyla ve yerli yersiz her yanı kaplayan duvar yazılarıyla hatırlayacağım. Şehir balkon keşmekeşinde kaybolmuş gibi. İstisnasız her binanın yüzeyi uzun uzun balkonlarla kaplı. Sadece deniz kenarında olsa anlayacağım ama alâkası yok. En sapa yere kadar bütün şehirde bu böyle. Yazın balkonlarda vakit geçiriyorlardır herhalde. Yoksa bu kadar balkonun sadece vergiye tabii olmadığı için (böyleymiş) yapılmış olması pek mantıklı gelmiyor bana. Durumu anlatan hoş bir fotoğraf da çekemedim, zaten fotoğraf yetersiz kalır, görmek lazım.
    Bir de dediğim gibi her yer sprey boyalarla yazılmış yazı dolu. Kriz zamanlarındaki gösterilerden mi kaldı bilemiyorum ama hiç hoş bir görüntü değil. Biz bizdekilere kızıyoruz, Yunanlılar bizden betermiş.

    Selanik'e adım attıktan beri epeyi bir şey yaptık değil mi? Şimdi isteyenin otelde dinleme, isteyenin yakınlardaki bir başka bölgeye gitme zamanı. Bu tip turlarda meraklısı için ekstra turlar düzenleniyor. Böylece ziyaretçi farklı bir yer daha görmüş oluyor, rehber ve şoförler ise ufak bir kazanç sağlıyorlar. Selanik'e 1 saat uzaklıktaki Edessa'ya, bir başka deyişle Slavlar'ın peşinden Osmanlı'nın deyimiyle Vodina'ya düzenlenen bir gezi söz konusuydu. Annem otele gidip dinlenmeyi tercih etti. Ben tüm akşam uyumadığım için feci yorgun olmama rağmen dayanamadım ve tura katılmaya karar verdim. Vodina'daki meşhur şelaleler görülecekmiş. Gün içinde yağmurda ıslandığımız az gelmiş olsa gerek ki bir de şelale buharıyla ıslanayım dedim. Gezmeyi sevmek budur işte arkadaşlar:)

     Vodina "su şehri" demekmiş. Vodas Çayı'nın oluşturduğu kanallarla bezeli şehir belli ki güzel havalarda oldukça ilgi çeken bir yer. Sonbahar renklerine bürünmüş parkta keyifli bir yürüyüş yaparak şelalenin yanına kadar gittik ancak şehir merkezini gezmeye fırsat bulamadık. Sonradan yaptığım araştırmada mübadeleden önce burada Müslüman ve Hristiyan nüfusun bir arada yaşadığını, oldukça büyük bir kent olduğunu öğrendim. Bugün hem doğal güzelliği hem tarihi havası için ziyaret edilen yerlerden biri. Vodina'da yağmurun tekrar başlamasıyla biraz zorlandık. Hâttâ üstüm başım çamur oldu. Beraber olduğumuz birbirleriyle akraba kadın grubunun topuklu botlarla ve fönlü saçlarla hiç zorluk çekmeden gezmesine -bütün samimiyetimle söylüyorum- hayran kaldım:)

    Aslında Vodina'yı belki bir başka zamana bırakıp Selanik merkezindeki Bizans Müzesi'ni, Beyaz Kule'yi ve belki birkaç cami ile kiliseyi gezsem kendi adıma çok daha mantıklı olurdu. O an kafamı toplayamadım. İşte bunlar hep tecrübe.

    Akşam üzeri saatlerinde Vodina'dan otele döndüğümüzde kendimi hemen yatağa attım ve yaklaşık 2 saat kadar uyudum. Akşam yemeği için çoğunlukla birlikte tavernaya gidecektik, enerji depolamam gerekiyordu. Bu da isteğe bağlı bir etkinlik. Taverna programına katılmak istemeyenler şehir merkezine bırakılacak ve dönüşte aynı yerden alınacaklardı. Ancak dönüş geç saatte olduğu için, otel de merkeze pek yakın olmadığı için ayrı yemek istemedik, çoğunluğa uyduk. İyi ki de öyle yapmışız. Sirtakili, Türkçe-Rumca şarkılı, keyifli bir akşam yaşadık. 

    Bu kez tavernanın ismini hatırlıyorum. Palati. Yemekler aman aman lezzette olmasa da eğlencesi iyiydi. Şarkıların Rumca bölümlerini yerliler söylerken, Türkçe bölümlerine bizler eşlik ettik. Şarkılardan birinin Zeki Müren'den "Benim Güzel Manolyam" olduğunu söylersem nasıl güzel bir repertuvar olduğunu anlatabilir miyim bilmem. Yunanistan'la ortak geçmişimiz kendini en çok şarkılarda ve yemeklerde açığa çıkarıyor. Müzikli kısım epeyi bir duygusal oluyor. Yunan şarkıcının söylediği 19.yy İstanbul şarkılarından biri, iki balıkçı arkadaşın, Rum Yanni ile Türk Mehmet'in hikayesini anlatıyordu. Sözlerin bir kısmı şu anlama gelmekte: "... Sen Rum'sun, ben Türk / Sen Hıristos dersin, ben Allah / İkimiz de ederiz ah ile vah". İnanılmaz değil mi? Çok şey düşündürüyor. Mübadele olayı öyle hüzünlü hikayeler barındırıyor ki. Bu şarkıyı Fikret Kızılok da söylemiş. Merak edenler için yazının sonuna ekleyeyim.
    Palati, bir çok taverna gibi Ladadika bölgesindeydi. Burası Selanik'in yeme-içme-eğlence merkezi. Selanik'e yolu düşenlerin uğramadan geçmeyeceği canlı, neşeli, turistik bir bölge. Gece yolculuğunun ve tüm gün gezmenin ardından da olsa biz de Ladadika'nın ortamına kayıtsız kalamadık, keyfinden payımıza düşeni aldık. 
    Uykuyla sorunum vardır, deliksiz uyuduğum nadirdir ama o gece tatlı yorgunluğun etkisiyle mışıl mışıl uyumuşum. Sabah erkenden kahvaltımızı yapıp Selanik'le vedalaştık ve Kavala'ya doğru yola koyulduk. 

    Kavala (Xanthi), çok ama çok hoş bir sahil kenti. Şansımıza o gün güneş yüzünü göstermişti de rengarenk evleri, masmavi denizi gözlerimize bayram ettirdi. 

    Kavala'da önce rehberimizin peşine takılıp Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırmış olduğu su kemerlerini ve yine onun yaptırmış olduğu camiden kiliseye dönen Agios Nikolaos'ı gördük. Ardından birkaç saatlik serbest zamanımızı değerlendirmek için dağıldık.
    Sahilde ufak bir yürüyüşten sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa Sokağı'ndan Bizans Surları'na doğru tırmanmaya başladık. Burada o kadar güzel evler vardı ki durup durup incelemekle, fotoğraf çekmekle epeyi bir vakit geçirdik. Evlerin arasından göz kırpan pırıl pırıl denizden gözlerimizi alamadık. Neden o zamana kadar bir yaz tatili için Kavala'yı tercih etmediğimizi düşündüm. Fena fikir değildi. Kavala'nın plajlarından denize girebileceğimiz gibi hemen karşısındaki Taşoz (Thassos) Adası'na da uzanabilirdik. Sahildeki balık restoranlarının taze ürünlerinden tadar, sevimli kafelerinde sohbet eden insanların arasına karışırdık. Bu hayali bir kenara yazmalı. 

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın heykelinin ve evinin bulunduğu meydana çok yaklaşmışken annem yokuş yukarı daha fazla çıkamayacağını söyledi. Ben de zorlamadım. Bizans Kalesi de bu şekilde hayâl oldu. Mısır hükümetinin yaptırmış olduğu Kavalalı Mehmet Ali Paşa heykeline uzaktan baktım. Kavala doğumlu Mehmet Ali Paşa'yı bu civarda pek tutuyorlarmış çünkü kendisi Osmanlı'ya baş kaldıran bir kişilik. Osmanlı'nın Mısır Valisi iken kendi hanedanını kurduğunu, isyan ettiğini tarih derslerinden biliriz. Mısır'da kurduğu hanedan -öyle böyle değil- 1953 yılında yıkılmış. Mısır'ın imarında büyük katkısı olmuş Mehmet Ali Paşa'nın. Kavala'daki evi bugün Mısır hükümetine aitmiş. Yaptırmış olduğu imaret ise -aynı isimle- Yunanistan'ın en lüks otellerinden biri olarak hizmet veriyor. 


    Kavala'da balık yenirmiş. Biz de öyle yaptık. Tavsiye edilen restoranlardan birinde deniz ürünleri ziyafeti çektik. Ardından yine sahilde bir yer beğenip kahvelerimizi yudumladık. 


   Doğrusu bu şirin kentten çok zor ayrıldım.Ah unutuyordum! Kavala, 18.yy.da dünyanın en önemli tütün ticareti limanıymış. Şehirde bir de Tütün Müzesi var ki göremedim ve aklımdan çıkmıyor:) Ne yapalım? Bu sefer böyle olsun ve şimdi İskeçe-Gümülcine arasındaki Porto Logos Köyü'ne uzanalım.

    Seyahat programına dahil olan, Porto Logos köyünün içinde yer alan Vistonida Gölü ve üzerindeki iki küçük kiliseydi. Buraya bayıldım. Göle, kiliselere... 

    Endemik yapısıyla şekillenen bitki örtüsü ve üzerinde uçuşan balıkçıl kuşlarla enfes bir göl Vistonida. Bu güne kadar gezdiğim yerler içinde en etkilendiklerim listesine rahatlıkla girer. 

    Gölün üzerindeki ahşap köprüyle ulaşılan Agios Nikoloas ve Virgin Mary Pantanassa kiliseleri gölün romantizmine fazlasıyla katkıda bulunuyorlar. 

    Kilise görevlileri ziyaretçileri kapıda karşılıyorlar. Tur şirketlerinin güzergâhında olduğu için artık tanıdık haline gelen görevlilere İstanbul'dan baklavalar hediye edildiğini gördüm. Gölün, manzaranın, güzel havanın eşliğinde burada epeyi bir vakit geçirdik. Birkaç seyahat turunun aynı anda orada olmasından oluşan kalabalık nedeniyle pek fotoğraf çekemedim. Hafta içi bir vakitte ortalık boşken burası şahane fotoğraf verir, benden söylemesi.

    Vistonida son durağımızdı. Bu doğa harikasına veda ettikten sonra İstanbul'a dönüş yoluna çıktık. Peki meşhur Kavala kurabiyesi almadan olur mu? Yol üzerindeki bir satış noktasına yönlendirildik. Semaverlerden ikram edilen çay eşliğinde kutu kutu kurabiye ile doldu otobüs:) Dönüş yolculuğu, sınırdaki kuyruk nedeniyle biraz daha uzun sürdü. Yunanistan Free Shop'a uğramak ihmal edilmedi. Free Shop o kadar kalabalıktı ki zannedersin bedava dağıtım var. Kasa kuyruğuna girmek işime gelmedi, hiç bir şey almadım. Dönüş yolculukları her zaman daha yorucu olur. Aklım bir an önce eve varmaktaydı. 

    Batı Trakya turları fazla tercih edilenlerden biri. Gideni çoktur, anlatanı da çoktur. Benim seyahatim böyleydi. Aslında Selanik'i eşim ve oğlumla ziyaret edip, Orhun'u lisedeyken katıldığı MUN konferanslarında iki sene üst üste misafir eden aileyle tanışmak istiyordum. Birkaç gün süren toplantılar için, Orhun otelde değil aile yanında kalmayı tercih etmişti. İlk sene yanlarında kaldığı aileyle birbirlerini çok sevdiler ve bir sonraki Selanik çalışmasında da misafirleri oldu. 
Biz de anneler olarak epeyi bir yazıştık, hediyeleştik. Sanırım onların da bir İstanbul geçmişleri var. Anneanneleri özellikle Orhun'u görmeye gelmiş. Hiç unutamam, evin annesi Orhun'un bavulunu bile hazırlamıştı. Arada sohbetlerde Türkiye'yi hafif yeren sözler sarfettikleri de olmuş tabii ama oğluma çok iyi bakmışlardı. Hâlâ görüşürler. Orhun bazen arar, evin oğluyla da daimi arkadaşlar zaten. Kısmet olursa bir gün ailecek tanışır görüşürüz. Yunanistan halkıyla enteresan bağlarımız var, birbirimize çok benzeyen taraflarımız var. Ve aslında özellikle Selanik'ten bahsedecek çok şey vardı. Mesela ilk aklıma gelen Nazım Hikmet'in Selanik doğumlu olması. Sonra, Türk milliyetçiliğinin temellerinin Selanik'te atılmış olması var. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin var. Var da var yani. Belki birçok Avrupa şehri gibi havalı değil Selanik. Ancak dolu dolu bir şehir. Ve benim ilk anda aklıma gelenler bunlar... Son sözü Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil'e bırakıyorum efendim.






 
 

10 Kasım 2017 Cuma

İSTANBUL KİTAP FUARI'NDA...

    İstanbul Kitap Fuarı'ndan bahsedeyim mi biraz? Ben bu seneki ziyaretimi tamamladım. Aslında ikinci ve son hafta sonu daha hareketli oluyor ama o ara gidemeyeceğim.
    Fuarı ilk ziyaretim bir panele katılmak içindi. Henüz ikinci gün olduğu için aşırı kalabalık yoktu. Sanırım popüler yazarların yeni romanları olmadığı için bu sene fazla imza etkinliği yok ve bu durum da katılımcı sayısını etkiliyor olabilir. Uzun uzun imza kuyrukları göremedim. 
Fakat dediğim gibi son iki gün daha farklı olabilir.
   Kitap okumayı seviyoruz, fuarı da hevesle bekliyoruz ama bazı arkadaşların heyecanları biraz enteresan oluyor sanki. Girmek üzereyken "Ay çok heyecanlıyım!" diyerek coşanlar mı istersin, fuara katılamayacak olan tanıdığına telefonundan görüntülü canlı yayın yapanlar mı? Daha metrobüs köprüsünden başladı yayın ve "Bak Tüyap göründü" şeklinde devam etti. Ben de yakınında yürüdüğüm için konuşmanın epeyi bir kısmına şahit oldum. "Sakin olun arkadaşlar" diyesim geldi:)

    Katıldığım panel Hep Kitap'tan çıkan "Uydurmanın İncelikleri/Kurmaca Üzerine Kişisel Yaklaşımlar" isimli kitabın tanıtımı ve kurmaca konusundaydı. Kitap, konusunun yanı sıra katkısı olanlar İsmail Güzelsoy, Mahir Ünsal Eriş, Mine Söğüt, Mario Levi gibi isimler oldukları için dikkatimi çekmişti. Paneli düzenlenince ve İsmail Güzelsoy da katılımcı olunca kaçırmak istemedim. Bir önceki yazıda bahsettiğim gibi yazarın romanlarını çok beğeniyorum. 
11 Kasım'daki imza gününe katılamayacağım için o gün tanışmak ve Değmez hakkındaki fikirlerimi iletmek, bir okur olarak teşekkür etmek istedim. Konuşmadan sonra yakaladım ve isteğimi gerçekleştirdim. Ben Değmez'den bahsederken genç bir çocuk gelip aynı şekilde "Hocam Değmez için sizinle tanışmak istedim" dedi:) Aslında hayalkırıklığına uğramamak için sevdiğim romanların yazarlarıyla tanışmayı sevmem, ince eleyip sık dokurum. Neyse ki İsmail Güzelsoy beni yanıltmadı, son derece kibar ve işini seven bir yazar olduğuna tanık oldum.
    O gün panelden sonra ufak bir tur atıp birkaç kitap aldım. Baktım Cem Yılmaz'ın abisi 
Can Yılmaz, Zafer Algöz'le birlikte oturuyor. Onun kitabı da (aslında arka arkaya iki tane yazdı) 
bir süredir aklımdaydı. Kendisiyle biraz sinema sohbeti yapıp kitabını imzalattım. Tiyatrocu ve oyuncu Zafer Algöz de bir kitap çıkardı biliyorsunuz. Ona Twitter'daki abartılı Beşiktaş tweetlerinden dolayı sinir olduğum için imza niyetiyle yaklaşmadım, Fenerbahçeli olduğumu belirtip, futboldan konu açıp fanatikçe davrandığını söyledim. Bunu niye yaptım bilmiyorum:) Bazen geliyorlar bana. Tweetleri kafamda şimşek gibi çaktı o anda:) O da fazlasıyla yayılarak oturan lakayt tavrını bozmayarak "ne yapalım?" gibilerinden ellerini açarak cevap verdi:) 
Can Yılmaz'ın efendiliğinden eser yok kendisinde. Hani bazı yazarlar imza etkinliklerinde ukala ukala yaylana yaylana oturuyorlar ve okuyucu da iki büklüm eğilerek "ben sizi çok seviyorum" vs. tavırlarına giriyor ya o durumdan hiç hoşlanmıyorum. Bu konuda Hakan Günday bambaşkadır. Adam saatlerce ayakta durup, herkesle teker teker ayakta sohbet eder. Ben de ünlü bir yazar olsaydım imza günümde kesinlikle böyle davranırdım. Ha illa oturmak isteyen yazar otursun da karşısındakini rahatsız edici tavırlara girmesin, şık olmuyor.

    İlk ziyarette sadece -çok çabuk tükendiği için- Türk Dili Kurumu'ndan iki kitap aldım. Rahat rahat alışveriş yapma işini hafta içi bir gün akşamüstü saatlerine bırakarak günü tamamladım.

    Bir sonraki ziyaretle birlikte aldıklarıma gelecek olursak... Fuara gidecek olanlara benden ufak bir hatırlatma olsun. Ben de blog arkadaşlarımdan bu konuda çok faydalanıyorum. Örneğin Hemigway'in Paris Bir Şenliktir kitabını Özlem'in ısrarlı tavsiyeleriyle aldım:) Sevdiğim bir yazardır ve bu kitabın tarzı da tam bana göre ama her birine aynı anda sıra gelmiyor ne yazık ki. Bugüne kadar edinememiştim. Fuarda görünce aklıma Özlem geldi ve hemen aldım. Bu arada Kırmızı Kazak'ı bulamıyorum Özlem. Yeniden basıldığı zaman onu da alacağım aklımda:)
    Magda Szabo'yu ve romanı İza'nın Şarkısı'nı da yine buradan okudum ama kimden okuduğumu hatırlayamıyorum. Sanırım birkaç ayrı kişi tavsiye etmişti. Bakalım ben de beğenecek miyim?
    Can Yılmaz'ın Klişe Hayatları'ndan ve Uydurma'nın İnceliklerinden üst satırlarda bahsetmiştim. Onlar da daha önce aklıma yazdığım kitaplardandı.
    3 tane Enis Batur kitabı aldım. Çok severim, adam da yazdıkça yazıyor, almakla bitmiyor.
    İnci Aral'ın Kendi Gecesi'nde romanını fuarda bir süre yanımda olan arkadaşımın ısrarıyla aldım. Kırmızı Kedi Yayınevi'nde 5 Liralık romanlar içerisindeydi. 
    Türk Dil Kurumu'ndan aldıklarım Atatürk Şiirleri ve usta yazarların denemelerinden oluşan bir kitap. Atatürk Şiirleri'nin son ikisinden birini ben aldım. 
    En sevdiğim yazarlardan Stefan Zweig'in Yakan Sır isimli kitabını kapak tasarımını çok beğendiğim için aldım. Okuduklarımdan biri değildi iyi oldu. Fotoğraftan belli olmuyor ama kadife izlenimi veren çok şık bir kapağı var. 
   Yitik Ülke Yayınları'nı çoğu blogger iyi bilir. Aynı zamanda şair olan sahibi Kadir Aydemir tam bir blogger dostudur ve ortak çalışmalar bile hazırlamıştır. Kendisini görünce bir merhaba demek ve son zamanlarda gerilim romanı olarak fazlaca methini duyduğum Berlinli Apartmanı'nı almak istedim. Tanışmış olanlar bilirler Kadir Aydemir sanki yıllardır arkadaşmış gibi davranan, inanılmaz samimi biri. "Dur çanta da vereyim, tohumları aldın mı?" diye diye uğurladı beni. Okuyucuların devamlı getirdiği böreklerden de ikram etti ama o kadar kalmadım:) Yitik Ülke hediye kitaplarla, kitap alanlara verdiği -fotoğrafta görüldüğü gibi- tohumlarla, köy okullarına devamlı surette yaptığı kitap yardımlarıyla farklılık yaratan bir yayınevi. Uğrayıp bir selam verin göreceksiniz.
    Şu anda bu yazıyı yazarken anlıyorum ki aldığım bir kitabı orada unutmuşum. Ağlamak istiyorum. Murat Gülsoy'un son romanını bekliyordum. Aldım da ama evde yok, bulamıyorum. Birkaç torba taşıyıp ödeme yapmaya çalışırken bir karmaşa yaşanıyor ya, o sırada orada bıraktım herhalde:( 
    Kitaplarımın üzerindeki fincanım Can Dükkan'dan. Edebiyat temalı çok şeker ürünler tasarlanmış. Fincanlara dayanamadığım için üzerinde adamım Dostoyevski'nin yer aldığı bir tanesini aldım. 
    Aslında tahminimden az alışveriş yapmışım. Bunda internet fiyatlarının daha uygun olmasının büyük payı var. Şimdi yeni yıla kadar kitap almama kararındayım. Yeni yıl hediyesi olarak kendime Paul Auster'in 5-6 kitaba bedel 4321'ini alacağım. Fuarda elime aldım aldım bıraktım. Bundan sonra ilk sırada o olacak. Bir de Murat Gülsoy, Öyle Güzel Bir Yer ki :(
    
 
 


 
 







3 Kasım 2017 Cuma

İNSAN YALNIZCA BİR KEZ DEĞMEZ DİYEBİLİR... *

    Yarın 36.İstanbul Kitap Fuarı başlıyor. Fuar merkezi şehir dışı sayılan bir bölgede ama eminim yine çok kalabalık olacak. Sırf fuar alışverişi yapayım diye bir süredir kitap almayıp kütüphanemdeki henüz okumadıklarımın sayısını azalttım. Aslında yine fuarda ahım şahım bir indirim göremeyeceğiz fakat herkes bilir ki oradaki alışverişin keyfi başkadır. 

    Hazır fuar zamanı gelmişken kitap tavsiyesinde bulunmak isterim. Söz konusu kitap Instagram'da paylaştığım ama burada henüz bahsetmediğim "Değmez". İsmail Güzelsoy'un daha ilk sayfasında çarpıldığım, her bir karakterini çok sevdiğim, içimi titreten romanı. 


    İsmail Güzelsoy'un ismini bir süredir duyuyordum. Okuyucular onu özellikle son romanı Gölge ile tanıyorlar. Bir de Ot dergisindeki yazılarından. Birkaç ay önce D&R mağazasında Değmez'i görünce merak ettiğim yazarın bir kitabından başlamaya karar verdim. Dediğim gibi okur okumaz hayran kaldım ve hemen ertesi günü yazarın diğer kitaplarını internet mağazasından sipariş ettim. Piyasada olmayan iki romanını da bir ara temin etmeyi umuyorum. Değmez'den sonra diğerlerini de okudum. Onlar da şahane ama Değmez'in gönlümdeki yeri bambaşka. Şu yaşıma kadar okuduğum kitapların içerisinde en sevdiklerim listesinde yerini aldı. Masal gibi bir anlatım, enfes bir kurgu, yüreğinizin ta derinlerine işleyen hikâyeleriyle karakterler, zengin bir dil ve altı çizilesi cümlelerin çokluğu... Konudan bahsedip kitabın büyüsünü bozmak istemiyorum. Henüz okumadınızsa lütfen okuyun, umuyorum Doslar Köyü sakinlerini siz de benim kadar seveceksiniz. (Evet, "Dostlar" değil, "Doslar". Sebebi kitapta).
    İsmail Güzelsoy'un üslubu İhsan Oktay Anar'a benzetiliyor. Bence bunu sadece Gölge'yi okuyanlar yapıyorlar. Diğer romanları da okuyup öyle değerlendirmeli. İhsan Oktay Anar romanlarını da çok severim. Her iki yazarın da fantastik ve masalsı bir dili var. Kendimce İsmail Güzelsoy'un karakterlerinin daha içe işleyen, okuyucunun unutamayacağı karakterler olduğunu; Anar'ın romanlarını ağır bulanların Güzelsoy'un romanlarını daha akıcı bir şekilde okuyacaklarını belirtmek isterim. Tabii bu benim fikrim. Her iki yazarı da sevenler görüş belirtirse memnun olurum. 
    İsmail Güzelsoy'un imza etkinliği Doğan Kitap'ta 11.11.2017'de saat 14.30'da. Özellikle baktım ama ben o gün fuara gidemeyeceğim. Daha öncesinde bir panelde konuşmacı olacak, yapabilirsem ona katılmayı düşünüyorum. İlgilenenlere hatırlatmak isterim. Belki Değmez'i alıp imzalatırsınız:)
    Beklenen fuar başlıyor. Ben bir tavsiyede bulundum, sizden gelecek tavsiyelere de açığım. Herkese iyi okumalar. 


Başlık kitaptan alıntıdır: "İnsan yalnızca bir kez değmez diyebilir, ikinci kez bunu tekrarlıyorsa sahtekârdır. İlk söylediği anda kalemini kırmıştır zaten".



 




31 Ekim 2017 Salı

OĞLUM, SOSYAL MEDYA VS... KISACASI BUGÜNLERDE...

   
    Rüzgâr gibi geçen bir 10 gün yaşadım. Okulu ara tatile girince oğlum eve geldi. Bende mutluluk tavan yaptı tabii. Fakat halledilmesi gereken birtakım işler, doktor kontrolleri, arkadaş ve akraba toplantıları vs. derken tatil nasıl geçti anlamadım. Bir de işin yeme-içme faslını ayarlama var ki yurt dışında yaşayanlar ve onları ağırlayanlar için önemli bir konu. Türk mutfağı hayranı oğlum yaban ellerde bize özgü tatları çok özlediği için  lahmacunla geldi, kokoreçle döndü:)
Gelmeler gitmeler oluyor, olacak. Her seferinde ufak tefek alt üst oluşlar yaşasam da alıştırmaya çalışıyorum kendimi. Sağlık, sıhhat, huzur yerinde olsun gerisi halledilir. Aslında bahsetmek istediğim bu değildi. Böyle ara ara oğlumdan bahsetmeden duramıyorum işte:) Başka bir şey anlatacağım. Dün oğlumu havaalanından yolcu ettik. Pasaportu geçip uzaklaşana kadar arkasından bakıyoruz. Eklendiği pasaport kuyruğunda polisin önündeki arkadaşların konuşması uzun sürünce ve biraz da alevli bir hâl alınca ilerleme olmamaya başladı. Dikkatimizi arkadaşlara verdik doğal olarak. Bende de nasıl bir göz varsa, uzakta olmalarına rağmen kendilerini tanıdım. Blogunu ve Instagram hesabını takip ettiğim bir arkadaş ve eşiydi sıranın başındakiler. Yüz yüze görüştüğüm biri değil ama severek takip ederim, nadiren karşılıklı yorumlaştığımız olmuştur. 
Gel gör ki eşime çok yakından tanıdığım biriymiş gibi anlatmaya başladım. "Şöyle evlendi, şu işi yapıyor, şurada yaşıyor, şu anda şu ülkeye gidiyor..." Ve daha nice ayrıntılar... O anda kafamda bir şimşek çaktı. Yahu dedim kendi kendime, yüz yüze tanışmadığımız insanları nasıl bu kadar ayrıntılı anlatabiliyoruz? "Sosyal medya bize neler etti? Nasıl bir zamanda yaşıyoruz?:) 
İlginç değil mi? Aslına bakarsan ünlü falan da değiliz. Kendimizi biraz fazla açık ediyoruz. 
Ama bundan "açık etmemeliyiz" gibi bir sonuç çıkardığımı söyleyemeyeceğim. Sadece tuhaf hissettim. Zaman böyle bir zaman; biz sadece ister istemez, bilinçli ya da bilinçsiz olarak gereğini yapıyoruz. Şahsen sosyal medyada çok özel konulara girmem ancak bugüne kadar sunduklarımla beni epeyi bir tanıdığınızı düşünüyorum. Ben de aynı şekilde sizin sunduklarınıza göre kiminizi daha fazla tanıyorumdur, kiminizi daha az. Ama mutlaka fikrim vardır. Herkesin herkesi birkaç tuş hareketiyle bulabileceği bir devirde gizlenmenin zaten zor olacağını düşünüyorum. 
    Yalnız bugün gördüğüm arkadaşımın birkaç yıllık geçmişini hikaye anlatır gibi anlatmam hakikaten ilginçti:) Benim tanıdığım zamandan beri yaşadıkları, katettiği yollar gözümün önüne geldi. Galiba minik minik diziler izliyoruz ve izletiyoruz. İnanın böyle hissettim.
    Havaalanında gördüğüm arkadaş ve eşi pasaport işlerindeki sıkıntı neyse hallettiler ve uçağa bindiler. Geçişlerini gördüm ancak uçağa binişlerini Instagram'daki story bölümünden izledim:) Kendisine mesaj da attım hatta ve ismini verince çoğu kişi tanıyacaktır ancak izni olmadan böyle bir şey yapmayayım. Vallahi her an her yerde karşınıza çıkıp selam verebilirim haberiniz olsun:) Dikkatliyimdir, benden pek kaçmaz. Bir başka blog arkadaşımla Venedik'te karşılaşıp, tanışmışlığımız vardır mesela. Lafta değilmiş, dünya hakikaten küçülmüş:)







19 Ekim 2017 Perşembe

15.İSTANBUL BİENALİ... KAÇIRILMAMASI GEREKENLER...

   15.İstanbul Bienali'nin sergi mekanlarından çoğunu gezdim. "İyi Bir Komşu" başlığı altında düzenlenen İstanbul Bienali hakkında İKSV'nin web sitesinde ayrıntılı bilgiler bulabilirsiniz. 
Yani ben etkinliğin ayrıntılarına girmeyeceğim. Bu yıl, konuyla sergilenen işler açısından özdeşleşmiş bir bienal gördüğümü belirtme ihtiyacı hissederek, özellikle iki mekandaki iki serginin kaçırılmaması gerektiğinden bahsedeceğim. 
    Bunlardan ilki kurmaca bir müze-eve dönüştürülen Ark Kültür. Cihangir'de bulunan ve aslında sanat galerisi olan bu ev, "Ağlayan Adamın Evi" ismiyle bienal ziyaretlerine açılmış. Yıllar önce Kahire'de polisin bastığı bir partide bulunduğu için ülkesini terk eden ve bu eve yerleşen, bir gün geldiği gibi ansızın ortadan kaybolan bir adamın evi olarak düzenlenmiş. 


    Hayatına dair ipuçları, Mısır'dan kaçış sebebi, hüznü, yalnızlığı, komşularının onu nasıl gördüğü, onun komşularını nasıl gördüğü, ellerini yüzüne kapamış erkek imgesinin ne anlama geldiği gibi ayrıntılar Ağlayan Adam'ın giderken ardında bıraktığı eşyalarda gizli. 


    Sergiyi gezmeye başlamadan önce dağıtılan sesli rehberler aracılığıyla her eşyanın hikayesi anlatılıyor ve her eşya ayrı bir düşünsel kapı açıyor. Bu düşündüren, sorgulatan sergideki eserler Mısırlı sanatçı Mahmoud Khaled'e ait. Ağlayan Adam'ın Evi hakkında ne desem az kalacak, fotoğraflar konuyu yansıtmakta yetersiz... Henüz görmeyenlerin kesinlikle atlamamalarını tavsiye ediyorum. 

    

    Etkileyici ve kaçırılmaz bulduğum diğer bir sergi mekanı Abdülmecid Efendi Köşkü. 
Ve tabii bu enfes Osmanlı köşkündeki Ömer Koç Koleksiyonu seçkisi... 

    

Abdülmecid Efendi Köşkü Nakkaştepe'de Bağlarbaşı Korusu'nda yer alıyor. 
Son halife Abdülmecid Efendi'nin yazlık konut olarak kullandığı köşkü her zaman merak etmişimdir. Koç Topluluğu Spor Klubü tesisleri içerisinde yer aldığını, tesislerden topluluk çalışanlarının faydalandığını, dışarıya açık spor faaliyetleri olsa da bizden çok uzakta olduğu için katılamayacağımı ve dolayısıyla köşkü görmenin zor olacağını düşünüyordum. 
İstanbul Bienali'nin ana sponsoru Koç Topluluğu'nun köşkü bienal kapsamında ziyarete açacağını, üstelik bir de Ömer Koç Koleksiyonu'ndan eserler sergileyeceğini öğrenince çok sevindim. Güneşli bir sonbahar günü soluğu Bağlarbaşı Korusu'nda aldım.



    Modern sanatın tarihi bir mekanda sunumu algıları alt üst edici nitelikteydi. Birkaç yıl önce Galeri Arter'de hayranlıkla izlediğim Patricia Piccinini eserleri bu kez farklı bir ortamda tüm ilgileri üzerine çekiyordu. 

    Ziyarete açılmış özel bir köşk ve enfes bir sergi... Bienal sona ermeden muhakkak görülmesi gerekenlerden. Sanatı ve sanatçıyı halk ile buluşturan 15.İstanbul Bienali mekanlarının ücretsiz gezilebildiğini, 12 Kasım'a kadar süreceğini hatırlattıktan sonra tam da bu noktada son halife Abdülmecid Efendi'ye bir parantez açmak isterim. Kendisi iyi eğitim almış bir Osmanlı aydınıdır. Ressamdır ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin destekçisidir. Eserlerinde Batılılaşma dönemindeki Osmanlı soylu yaşantısının izleri görülür. Bir zamanlar sanatsal sohbetlerin yapıldığı yazlık evinde uluslararası bir serginin düzenleniyor oluşu kanımca hoş bir harekettir. Sanat her zaman... Sanat her yerde... Sanat herkes içindir. 
Abdülmecid Efendi - Haremde Beethoven
    










17 Ekim 2017 Salı

AYŞE TUNCÖZ... BİZDEN BİR BAŞARI HİKAYESİ...

    Henüz birkaç gün önce kendim başarmışım gibi mutlu olduğum bir olay gerçekleşti. 
Bazı arkadaşlarımızın tanıdığı, bazılarının da şimdi tanıyacağı  sevgili dostum Ayşe (Carpe Diem) Almanya'da yemek kitabı çıkardı. Amazon'dan satışa çıkan kitap, daha ilk günlerde kendi alanında yükseldi ve Jamie Oliver gibi bir starı geçerek ilk sıraya oturdu. An itibariyle yarışmaktalar. 
Bir Jamie geçiyor bir Ayşe:)  

    Ayşe'ninki tam bir emek, sabır ve başarı hikayesi. Ve bu yazının amacı reklam yapmak değil, onun çabasına şapka çıkarmak. Hayal kurup bunu hayata geçirme konusunda kararsız olanlara fikir vermek. Sevgili Ayşe çocukluğundan beri Almanya'da yaşıyor ve bir çocuk hastanesinde hemşirelik yapıyor. Yemek konusunda oldukça maharetli. Yemek yapmayı da yemeyi de çok seviyor. O yüzden hep kilolarından şikayetçi:) Bu özellikleri ona düşük kalorili yemekler yapmak konusunda ilham oluyor. Deneye yanıla, ölçe tarta bir çok yemek, tatlı, pasta pişiriyor. Almanya'daki bir diyet forumunda fikirlerini paylaşıyor; bu mecrada da tanınan, sevilen, tariflerini bir kitapta toplaması için yüreklendirilen biri oluyor. Kitap fikri kafasında iyice olgunlaşınca birkaç yayıneviyle görüşüyor. Düşük kalorili Türk yemekleri fikri yayınevlerinin hoşuna gidiyor. 
Bir tanesiyle görüşmeler başlıyor fakat -üzülerek söylüyorum ki yayınevinin başındaki kişiler Türk oldukları için olsa gerek- işler fazlaca yavaş ve karmaşık ilerliyor. Bunun üzerine Ayşe bir editörle anlaşmaya ve kitabı kendisi bastırmaya karar veriyor. Bundan sonra deli bir yoğunluk başlıyor. Kitapta yer alacak yemeklerin son hallerine ulaşmak için tekrar tekrar denemeler yapıyor  Ayşe. Ve tüm yemek fotoğraflarını aslında profesyonel değil ama bu işi de öğrenip kendisi çekiyor. 
Çok hoş bir logo tasarımı da yaptırıyor ki logoya bayıldığımı söylemek isterim. Bir kere figür kendisine çok benzemiş ve bayrağımızın yıldızının -onu inşallah ileride bekleyen parlak günleri simgelercesine- saçlarına toka gibi yerleşmesi güzel bir fikir olmuş. 

    Ayşecim editörle toplantı üstüne toplantı yaparken bir yandan da Almanya'nın çeşitli şehirlerinde onun tariflerini öğrenmek isteyenler için atölye çalışmaları düzenliyor. Bu arada asıl mesleğini de ihmal etmiyor. Ve günü gelip kitabı basıldığında, Amazon'da satışa sunulduğunda Jamie Oliver'la yarışıyor. Bundan sonra gelsin atölye çalışmaları, imza günleri. Acaba Jamie 
"Kim bu Ayşe diyor mudur?" :) Jamie'yi çok seviyorum ve takipteyim ancak kusura bakmasın bu yarışta arkadaşımı tutuyorum:)
    Ayşe benim blogger dostlarımdan biri. Yani bu mecrada tanıştık. Ancak kendisiyle yüz yüze de görüştük ve vazgeçilmez bir dostluk kurduk. O kadar güzel kalpli ve iyi niyetlidir ki şu başarısı bana  iyilerin mutlaka kazanacağını ispatlıyor. Şimdi uzun uzun anlatmayayım, Almanya'da beraber geçirdiğimiz günleri, kendisi hakkında bilgi verecek yazılarımı şu linklerden okuyabilirsiniz:  Biraz Almanya, Biraz Hollanda, Çokça Dostluk , Belki Sadece Bir Yemek .
    Ayşe'nin Almanlar'a Türk yemeklerini sevdirmesi, bizim mutfağımızın sağlıklı yanını onlara göstermesi bence hem orijinal hem de duygusal bir fikir. Çalışkanlığının ve sabrının yanı sıra fikri nedeniyle de tebrik ediyorum kendisini. Bence Alman medyasının ilgisini çekecektir. Buradan bizdeki yetkililere de sesleniyorum: Almanya'da bir Türk, Türk Mutfağı adına güzel işler yapıyor! Duyun! Görün! :)
    Yolun açık olsun Ayşecim. Yaratan, üreten, çalışan, kalbini bozmayan, kimsenin üzerine basmadan yüreğiyle ve aklıyla çalışarak başarılı olanlara saygım sonsuzdur. Sana da öyle...






    








14 Ekim 2017 Cumartesi

BÜKREŞ'TE...

    Kış bastırmadan, sonbaharla vedalaşmadan ufak bir seyahat önerisinde bulunmanın zamanıdır. Farklı bir memleket göreyim, yakın olsun, hesaplı olsun diyenlere gelsin bu öneri.
    Bir önceki yazıda bahsettiğim nedenlerle, geçtiğimiz Nisan ayında bir gece konaklamalı iki günümüzü kapsayacak bir hafta sonu gezisi planlamaktayken aklıma Bükreş geldi. Uçakla sadece 1 saat uzaklıktaydı, vaktimizi ulaşımla harcamayıp şehrin tadını çıkarabilme düşüncesi cazipti. Romanya'da aslında Transilvanya bölgesinin daha ilginç olduğunun, Dracula gibi Romanya'ya özgü bir efsanenin bu topraklarda hüküm sürdüğünün, asıl masalsı kısımların o bölge olduğunun farkındayım. Sırf bu sebeplerden dolayı bir gece değil de birkaç gün kalınması gereken Transilvanya olmayacak bu yazının konusu. O bölgeyi de görmeyi çok istediğimi bir kenara yazarak başkent Bükreş'e uzanıyoruz şimdi.
    Gezip görme, sokaklara çıkma, keşfetme, güneşi hissetme duygularının coştuğu bir Nisan günü düştük yola. Sabah uçağıyla İstanbul'dan ayrılıp ortalama 1 saat süren uçuşla Bükreş'e vardık. Taksi ücretinin cebimizi yakmayacağı her ülkede olduğu gibi şehir merkezine ulaşmak için bu aracı tercih ettik. Toplu taşımacılığı kullanmak isteyenler için otobüs seçeneğinin de olduğunu belirtmek gerekir. Romanya AB üyesi ülkelerden biri ancak para birimi Euro değil Lei. 
Bizim orada olduğumuz tarihten bu yana Türk lirasının değeri Rumen leyi karşısında bir parça değer kaybetmiş olsa da hemen hemen aynı ayarda olduklarını söyleyebiliriz. Bu yüzden harcamalarınızı çarpma, bölme işlerine girmeden kolayca yapabileceksiniz. Bu arada paralarının çok ilginç olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sudan etkilenmeyen, buruşmayan, şeffaf kısımlarıyla çok şık, pırıl pırıl plastik paralar bunlar.
    Bükreş yemyeşil bir şehir. Herastrau, Izvor, Carol, Cismigiu gibi çoluk çocuk vakit geçirilen keyifli parkları var. Konakladığımız otel Cismigiu Park'ın çok yakınındaydı. Cismigiu Park, yani Çeşmeci Parkı. Ülkenin Osmanlı'ya bağlı döneminden yadigar bir isim. Tarihi ve turistik merkez Lipscani Caddesi'ne yürüme mesafesindeki otelimizin önünden şehrin nostaljik tramvayı geçiyor. Ve bence tramvaylar şehirlere çok yakışıyor.
 
    Eşyalarımızı odamıza bırakıp bir miktar dinlendikten sonra şehri keşfetmeye çıkıyoruz. İlk durağımız her daim turistle dolu Lipscani Caddesi. Gözümüze kestirdiğimiz bir İtalyan restoranında pizzalarımız ve ballı limonatalarımızla enerji depoluyoruz. İlk kez geldiğimiz bir ülkede yemek açısından sürpriz yaşamamak için ilk tercih ettiğimiz yiyecek pizza oluyor genelde:) Nasıl olsa İtalyan restoranları her yerde mevcut. Ve hafif bir pizza en risksiz yiyeceklerden biri. Yerel mutfağı tatma işini akşam saatlerine bıraktık.
     Lipscani Caddesi şehrin en turistik bölgesi. Gece ve gündüz aynı canlılıkta. Avrupalı genç turistlerin yoğunluğu ve neşeleri öyle dikkatimi çekti ki "bunlar İstanbul'da olmalıydı" diye düşünmeden edemedim. Tarihiyle, konumuyla, kültür-sanat etkinlikleriyle birçok Avrupa ülkesini cebinden çıkaracak özellikteki İstanbul'un Batılı turist anlamındaki verimsizliği beni gerçekten üzüyor. Kendilerini burada rahat hissetmedikleri için onları suçlayamayız da.
    
    Turist kalabalığına karışmış, ilkbahar güneşiyle mest olmuş ilerlerken karşımıza Stavropoles Manastır Kilisesi çıkıyor. 1700'lerin ilk çeyreğinde yapılmış tipik bir Ortodoks kilisesi burası. Ziyaretçisi de bir hayli yoğun. 



      Bir müddet sonra 15.yy.'da soyluların yargılandığı mahkeme binasını görüyoruz. Önünde meşhur Eflak Prensi Vlad Tepeş'in büstü. Bir başka deyişle Kazıklı Voyvoda'nın... Ya da daha yaygın bilinen ismiyle Dracula'nın... Romanlara, filmlere konu olmuş Dracula, Romanya'nın en tanınan ismi. İlginç hayatına dair söylentiler ayrı bir yazı konusu olacak kadar fazla. Kısaca bahsetmek gerekirse: Osmanlı'ya bağlı Eflak Prensliği tahtındaki babası tarafından, siyasi sebeplerle kardeşiyle birlikte küçük yaşlarda Osmanlı topraklarına yollanan Vlad, burada birkaç yıl geçirir. İleride Fatih ünvanını alacak olan II.Mehmet'le birlikte ünlü hocalardan ders aldığı söylenmektedir. Hatta çocukluk çağlarında birlikte fazlaca vakit geçiren iki veliahtın kan kardeşi olduklarına dair bir söylenti de mevcuttur. Gel gör ki sonraki yıllarda babasının yerine tahta geçen Vlad, tıpkı babası gibi Osmanlı'dan hiç mi hiç hoşlanmamaktadır. Aslında kimseden hoşlanmamaktadır:) Kendi halkı da dahil olmak üzere sayısız insanı kazığa oturtmuş, çeşitli işkencelerden geçirmiştir. Osmanlı elçileri ve askerleri de dahildir bu gruba. Bu talihsiz insanların kanını içtiği de rivayet edilmektedir ve Kont Dracula efsanesi böyle doğmuştur. Ölümünün Osmanlı askerleri eliyle olduğu söylenmektedir. Ancak bu da kesin bilgi değildir. Kesin olan ömrünün son yıllarını Osmanlılar'dan kaçarak geçirdiğidir.Ve insan ne oldum değil, ne olacağım demelidir. Bir zamanların korkulu rüyası Vlad Tepeş, bugün Romanya'da envaiçeşit hediyelik eşya üzerinde, bazen sevimli bazen korkunç hallerde yer almaktadır:) 
Dracula markalı şaraplar:)
    
    Tarihi bilgilerden sıkılanlar için küçük bir mola verelim şimdi ve yine Lipscani Caddesi üzerinde yer alan modern bir mağazaya göz atalım. Bükreş'e yolu düşen her kitapseverin uğradığı Cartureşti Carusel'deyiz.
    Keyifli bir kitapçı burası. Kırtasiye ve hobi malzemeleriyle, çizgi roman bölümüyle de gönülleri fetheden cinsten. Fakat turistlerin ilgi odağında yer almasından olsa gerek, pek hesaplı olduğunu söyleyemeyeceğim. 
    
    Akşam yemeği için tekrar şehrin merkezine dönene kadar civar bölgeleri de görmek istiyoruz. Ve muhakkak bulmak istediğimiz bir şey var. O da Atatürk'ün büstü. Şehir haritasını açıp Victoriei caddesini işaretliyoruz. Cadde üzerinde ilerlerken rastlıyoruz Ata'ya. Çocuk gibi seviniyoruz...
        Romanya'daki Türk iş adamlarının yaptırdığı heykelde "Mustafa Kemal Atatürk / Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu" yazıyor. Alt kısımda Atatürk'ün imzası ve "Yurtta Barış Dünyada Barış" sözleri İngilizce'siyle birlikte yer alıyor. Ata'ya saygı duruşunda emeği geçenleri gönülden tebrik ediyorum.

    Bükreş geniş bulvarların, irili ufaklı meydanların şehri. George Enescu Meydanı da bunlardan biri. En büyük Rumen besteci Enescu'dan alıyor adını. Meydanda dikkatimizi çeken yapı 
Ataneul Roman oluyor. 1888 tarihinde inşa edilmiş bir konser salonu burası. 
            
    Ataneul Roman'ın iç mekanı da dışı gibi görkemli. Miktarını hatırlayamadığım makul bir ücret karşılığında gezmek mümkün. 


      Bizim içeride olduğumuz sırada George Enescu Filarmoni Orkestrası prova yapmaktaydı. 
Bir yandan duvar resimlerini ve tavan süslemelerini incelerken bir yandan da müzisyenlerin meraklı turist kalabalığı hakkında ne düşündüklerini sorgulamadım değil:)
    
    Konser salonundan çıktıktan sonra eşimi kadınların çok sevdiği yerlerden biri olan pastacı dükkanına yönlendirdim. Bükreş'e gelmeden Ataneul Roman'ın hemen arkasında yer alan meşhur eklerci French Revolution'ın varlığını öğrenmiştim:) Gezmek için enerji gerek. Minicik dükkanın önünde bizim gibi düşünenlerin oluşturduğu kuyruğa eklendik ve sıramız gelince çeşit çeşit pasta arasından seçimizi yaptık. Şu sarı olanlardan aldım ben. Mangolu:) 
      
    
    George Enescu Meyda'nından ayrılmadan önce Bükreş Üniversitesi'nin tarihi kütüphanesinden bahsetmek istiyorum. 19.yy'a tarihlenen kütüphaneyi biz gezmedik ama meraklısı için gezilebileceğini hatırlatmalıyım. Etkileyici olduğu söyleniyor.

    Ataneul Roman'a yakın mesafede önemli bir meydan daha yer alıyor. Piata Revulutiei... 
Yani Devrim Meydanı. Akranlarım ve tabii benden daha büyük olanlar bu meydanı hatırlayacaklardır. Romanya'ya 25 yıl hükmetmiş Nikolay Çavuşesku'nun (Nicolae Ceauşescu) son konuşmasını yaptığı ve karısıyla birlikte bir helikoptere binerek kaçtığı meydan burası. 
      21 Aralık 1989 günü bu meydanda toplanan halka konuşma yapmak için fotoğrafta görülen binanın balkonuna çıkar Çavuşesku. Halkın büyük protestosuyla karşılaşır. Ertesi günü karısıyla beraber apar topar aynı binanın çatısından kaçarlar. Birkaç gün sonra yakalanıp idam edilirler. 
Bu olayla Soğuk Savaş son bulmuş olur. Olaylar sırasında 15 yaşındaydım. Karı koca Çavuşeskular'ın kurşuna dizilerek idam edilmiş hallerini televizyonda izlediğimi ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Fotoğrafta görülen anıt, olaylar sırasında hayatını kaybedenler anısına dikilmiş olan Yeniden Doğuş Anıtı.

    Çavuşeskular'ı tarihin tozlu raflarından çıkarıp hafızalarımızı tazeledikten sonra meşhur saraylarını görmek gerektiğini düşünerek Unirii Bulvarı'na uzanıyoruz. Görmek dediysem dışarıdan. Parlamento Sarayı'nın içi de gezilebiliyor ancak megalomaniye tutulmuş bir diktatörün 1100 odalı sarayını gezmeye hevesli değilim. Halk fakirlikten kırılırken müthiş masrafla yapılmış bir bina burası. İnşası için onlarca dini yapı, yüzlerce ev yıkılmış. Pentagon'dan sonra dünyanın 2.büyük idare binasıymış.
    O kadar büyük bir proje ki bu, Çavuşesku'nun ömrü binanın tamamlanmasını görmeye yetmemiş. Ölümünden 7-8 yıl sonra bitirilebilmiş.

    Bırakalım diktatörleri falan, Parlamento Sarayı'nın önündeki İzvor Parkı çok daha güzel şeyler vadediyor. Çoluk çocuk, genç, yaşlı, herkes çimenlere serilmiş güzel havanın tadını çıkartıyor.
     Gün yavaş yavaş geceye ilerlerken biz de sakin ve meraklı adımlarla tekrar şehir merkezine, Lipscani'ye dönüyoruz. Akşam yemeği için turistik bir hareket daha yaparak yerel restoran Caru'Cu Bere'de deneyeceğiz şansımızı. Gündüz saatlerinde uğrayıp rezervasyon yaptırmak istediğimizde böyle bir uygulamalarının olmadığını söylemişlerdi. 
    1879 yılından beri Bükreş'in kalbinde hizmet veren Caru'Cu Bere "Bira Vagonu" anlamına geliyormuş. Ahşap yerel dekoruyla oldukça sevimli. 
    Bar bölümünde beklersek masa ayarlayacaklarını söylüyorlar ve bize bir sıra numarası veriyorlar. Yaklaşık bir saat bekliyoruz fakat ortam keyifli olduğu için sıkıcı gelmiyor. Tüm masalar dolu, herkes sohbette muhabbette, belli aralıklarla ortaya çıkan dansçılarla mekan iyice şenleniyor.
    Dansçıların yerel halk danslarından tangoya, valse kadar farklı tarzlarda sunduğu gösteriler oldukça başarılı ve ilgiyle izleniyor. Benim fotoğraflar iyi değil ama ortam gayet iyi.
    Caru'Cu Bere'de menü çok zengin. Oldukça da lezzetli. Ve üstüne üstlük fiyat bakımından da 
bu kadar turistik bir mekan olmasına rağmen gayet hesaplı.


    Yemekten sonra dışarı çıktığımızda sokakların da Caru'Cu Bere gibi kalabalık ve hareketli olduğunu görüyoruz. Sokak konserinin şarkılarıyla herkes coşmuş. Herkes dans ediyor. 
Ben bir kez daha "neden bu turistler bizde değil, neden biz de sokaklarda dans etmiyoruz" diye hasetleniyorum. 
    Ben Bükreş'i sahiden kıskanmışım:) Ama inanın şehri öyle turistik bir hale getirmişler ki, herkes memnun. Tüm dünyanın gezip görmek için her fırsatı kullandığı bir çağda turizme öncelik vermeyen ülkeler zarardadır diye düşünüyorum. Ne diyelim? Darısı başımıza! 
Ha bu arada, Bükreş'te gece hayatı da çok iyiymiş, pek meşhur klüpleri varmış. 
Benden söylemesi.

    Şehirdeki ikinci günümüzde müzelerden müze beğeniyoruz ve iki tanesinde karar kılıyoruz. 
40'a yakın müze arasından böyle bir seçim yapmak o kadar zor ki. Gel gör ki zaman kısıtlı, akşam uçağıyla Türkiye'ye döneceğiz.
    İlk olarak Güzel Sanatlar Müzesi'ne gideceğiz. Ardından şehrin en büyük parkı Harestrau içindeki Köy Müzesi'ne. Erkenden kahvaltımızı yapıp çıkıyoruz. Yolumuzun üzerindeki güzel binaların önünde ufak molalar veriyoruz. Şehrin en eski bankası olan C.E.C Sarayı'nda olduğu gibi.
        
    Güzel Sanatlar Müzesi (Muzeul National de Arta al Romaniei) oldukça geniş bir alana yayılmış kocaman bir müze. Nedense bu kadar büyük olacağını tahmin etmiyordum. Zengin bir koleksiyonla karşılaştığım için çok mutlu oldum.
    
    Rumen resim ve heykel sanatçılarının yanı sıra diğer Avrupa ülkelerinden Brueghel, Rubens, Tintoretto gibi usta ressamların eserlerini görmek keyifliydi. Müzede ayrıca kaftanların sergilendiği geçici bir sergi vardı ve Osmanlı kaftanlarına da yer verilmişti.
    
    Güzel Sanatlar Müzesi'nden sonra rotamızı Harestrau Park'a çevirdik. Şehrin biraz dışında oldukça büyük bir park burası. Dimitrie Gusti Ulusal Köy Müzesi'ne girmeden önce parkta vakit geçirdik. Spor yapanlar, yürüyüş yapanlar, oturmuş dinlenenler, gölette sandalla gezenlerle huzurlu bir pazar günü havası vardı Harestrau'da. 
    
    Köy Müzesi'ne gitgide kapayan bir gökyüzünün eşliğinde ulaştık. Yağmur yağmamasını dileyip başladık gezmeye. Köy müzelerini seviyorum. Açık havada bol oksijen soluyarak yürümek ve öğrenmek hoşuma gidiyor. Gördüklerimin içinde favorim Tallinn'deki ama Bükreş'teki de hiç fena değil. 
    
    Dimitrie Gusti'de 17.yy.dan günümüze köy hayatı sergileniyor. Kilisesiyle, okuluyla, değirmeniyle tam tekmil köyler bunlar. Her biri orijinal yerinden getirilip burada tekrar kurulmuş. 
    
    Doğa yürüyüşüne çıkmış gibi keyifle gezdiğimiz birkaç saatin sonuna doğru müthiş bir yağmur bastırıyor. Herkes kapısı açık evlere kaçışıyor. O kadar çok ev var ki herkese yetiyor. 
Biz de birine sığınıp yaklaşık yarım saat kadar yağmurun dinmesini bekliyoruz.
    
    Belki aksilik gibi görünen bu yağmur olayı bize terapi gibi geliyor. Sadece yağmurun sesi ve toprak kokusuyla geçirilen dakikalar asla unutamayacağımız anılar olarak işleniyorlar hafızamıza. Uçuş saatimiz yaklaştığı için, yavaşlasa da kesilmeyen yağmur altında veda ediyoruz bu yemyeşil müzeye. Havalimanına giderken bir parça ıslansak da ne gam!
    
    Bükreş bizi güneşle karşılayıp yağmurla uğurladı. Dolu dolu geçen iki güzel gün yaşattı. 
Demir perde ülkelerinden biri olan Romanya'nın başkentinde komünizmin izleri bol pencereli dönem binalarında, Devrim Meyda'nında, Parlamento Sarayı'nda... Bunlar haricinde tam bir zamane Avrupa ülkesi havası var bu şehirde. Yalnızca turistik bölgede vakit geçirdiğimiz için yerel halk nasıl yaşar, ne düşünür gözlemleyemedik. Ülkenin diğer güzel şehirlerine gitmeyi, Karpatlar havası almayı, Dracula'nın şatosunu görmeyi bir başka seyahat için hayal ediyorum ve birkaç fotoğraf daha ekleyerek Bükreş'e veda ediyorum.