24 Temmuz 2017 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

   
    Güzel şeyler yazmak istiyorum. Dünya keşmekeş içerisinde, az ya da çok herkeste bir sıkıntı. Dün akşam Deniz Bayramoğlu'nun programında izlediğim ve tekrar ürkerek hatırladığım gibi dünyaya her an bir meteor çarpma olasılığı da var:) Kısacası gezdiğin, gördüğün, güldüğün kar. (Bilgisayardan yazıyorum ve hala şu a harfine nasıl şapka takılıyor öğrenemedim). 

    Bu yaz bol bol yüzdüm. Geçen yaz yoğunduk, sıkıntılıydık, Bodrum'da kuzende geçirilen iki günün haricinde deniz tatili yapamamıştık. Bu sene iki hafta boyunca denizden çıkmayarak acısını çıkardık. Bir hafta Bodrum'da, bir hafta Kos Adası'nda çok keyifliydik. Özellikle Kos gezisi ailecek çıktığımız gezilerin hanesine artı puanlarla yerleşti. Gel gör ki konu ister istemez keyifsiz yere kayacak çünkü bizim ayrılmamızdan hemen sonra her iki belde korkunç bir sarsıntı yaşadı. Kayıpsız atlatan Bodrum için mutluyum, Kos için hüzünlü... İki kayıp veren adada yaşayan, gezen, çalışan o kadar çok Türk var ki bunlardan birinin Türk olması kaçınılmaz bir sonuç. Diğeri ise İsveç vatandaşı. Birkaç gün önce dünyanın her yerinden gelen insanlar yaz tatilinin keyifli havasını soluyorlardı hep birlikte. Ada bugün haklı olarak ülkelerine geri dönen turistler nedeniyle tenha bir haldedir muhtemelen. Fotoğraflarını gördüm, gezdiğimiz meydanlar, oturduğumuz kafeler tarumar olmuş. Turizmle geçinen insanlar için üzücü bir durum. Ama yine de bir sonraki yazıda anlatacağım Kos Adası'nda geçirdiğimiz tatili. Dediğim gibi yaşadığımız her güzel an yanımıza kar kalıyor. Ve Ada toparlandığında, yaralarını sardığında yine gidenler olacak, ben de sıcacık insanları hatırına her zaman tavsiye edeceğim. 
    2017 yazı ağır aksak, bir öyle bir böyle ilerliyor... Ben keyifli anlarını yazacağım... 
    







2 Temmuz 2017 Pazar

EDİRNE'DE MUTLU BİR GÜN...

    Birkaç hafta önce Facebook ve Instagram'da mezuniyet fotoğraflarından geçilmiyordu. Anaokulundan tut üniversiteye kadar kepler havada uçuştu:) 
Bazen aynı tip pozların üst üste eklenmesi içimi bayıltsa da annelerin, babaların, akrabaların hevesini anlamaya çalışarak her birinin altına "başarılar, nice başarılara, tebrikler" gibi kutlama sözlerini yazmayı ihmal etmedim:) Şaka bir yana, hepsinin yolu açık olsun. Çocuklar, gençler başımızın tacıdır.
    Bu akademik temelli, bol umutlu, hevesli, heyecanlı ve gururlu dönemi ben de 
es geçemedim, dayanamadım ve kuzenimin mezuniyet fotoğrafını paylaştım:) 
Ve altına da şöyle yazdım: "Canım Giray'ım! Kuzenimdir ama oğlum gibidir. Orhun'dan önce o vardı, bir gün görmesem özlerdim:) Dün gibi gelen bir zamanlar anaokulunun ilk gösterisinde de yanındaydık, bugün üniversiteden mezun olurken de beraberiz. 
Seni çok seviyoruz. Yolun açık olsun aşkım benim".  Hakikaten oğlum gibidir. Dolayısıyla benim için gurur duyulası bir gündü.
    Hava atıyor gibi olmamak için yazmamıştım ama hadi burada söyleyeyim bilgisayar mühendisliği diplomasını aldı:) Biz de onun bu özel gününde yanında olmak için ailecek Trakya Üniversitesi'ne, Edirne yollarına düştük. Erken saatlerdeki törenden sonra diğer tüm veliler gibi Edirne'yi gezdik. Seneler sonra tekrar gittiğim Edirne izlenimlerime geçmeden önce Trakya Üniversitesi'ni çok beğendiğimi belirtmek isterim. Kendi şehirleri dışında bir üniversiteyi yazacak olanların aklında olsun bence.

    Edirne'ye en son yıllar önce üniversite eğitimim sırasında gitmiştim. O zaman amaç akademikti, başta Selimiye Camii olmak üzere Osmanlı yapılarını incelemekti. Gezimiz bu minvalde ilerlemişti yani. Bu sefer daha şehir yaşantısına yönelik, günübirlik bir gezi oldu ve geziye Karaağaç da eklendi.
    Karaağaç'a bayıldım. Yunanistan sınırına sadece 4 km.uzakta olan Karaağaç'ı hepimiz tarih derslerinden hatırlarız. Çok kez el değiştirmiş ve en sonunda savaş tazminatı olarak Lozan Antlaşması ile bize bırakılmıştır. Lozan Anıtı o günlerin hatırası olarak yükselmekte.
   
    Karaağaç'ta bir de tarihi tren garı var ki orada bulunduğun süre içinde kendini bir dönem filmi içerisinde hissetmemen mümkün değil.
    Yapımına 2.Abdülhamid zamanında Rumeli'ye ulaşım için başlanmış. Savaşlar vs. derken yarım kalan bir proje olmuş. Kara tren sembolik ama gar binası çok önemli bir bina. İmparatorluğun son yılları ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara ve İstanbul'da önemli eserler vermiş olan Mimar Kemaleddin'e ait bir bina burası. Önünden geçip gidilen bir çok binanın ona ait olduğunu herkes bilmese de 20 Türk Lirası'nın üzerindeki portresini görmemiş olmak imkansız.
    Karaağaç Tren Garı bugün Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından kullanılmakta. Bence çok yakışmış. Yemyeşil doğanın ortasında, tarih kokan bir binada sanatla ilgilenmek şahane olmalı.

    Tren sembolik zaten dedik ve tırmandık üzerine. Giray küçükken de düz duvara tırmanan çocuklardandı. Hala öyle. Orhun o gün yanımızda değildi, eğer olsaydı o da tepemde olurdu:) Az koşturmadılar beni küçükken.
    Karaağaç, tarihi öneminin yanı sıra sakinliği, çiçeği, çimeni, şirin çay bahçeleriyle de mest etti beni. Sevdiğimi söylediğim bazı arkadaşlarım hafta sonlarında çok kalabalık olduğundan, kalabalığın bıraktığı çöplerin iğrençliğinden bahsettiler ama sanırım hafta içi olduğu için gayet sakindi. Sadece öğrenci aileleri vardı. Umarım bahsettikleri gibi değildir, umarım bir parça bilinçlenme oluşmuştur.
    
    Karaağaç ve Edirne merkezi arasında gidip gelirken otomobille geçtiğimiz Meriç Köprüsü üzerinde yürümesem olmazdı. Bizimkiler Meriç Nehri kenarındaki üniversite tesislerinde oturduklarında onları bıraktım ve köprüde yürüyüş yapıp birkaç fotoğraf çektim.
    
    Yapımına 19.yy.'da Sultan II.Mahmut zamanında başlanıp Sultan Abdülmecit zamanında bitirilen köprü, Bulgaristan'da doğup Enez'de Ege Denizi'ne dökülen 
Meriç Nehri'ni süslüyor ve gün batımında şahane görüntüler sunuyor. 
Köprüde yazıtın yer aldığı köşk

    Akşamüstü saatlerinde bizimkiler yine bir kafede sohbet ederken dayımın "arka tarafta tam senlik bir kule var, git bak istersen" demesiyle tekrar tek başıma görmeye gittiğim yapılardan biri de Makedon Kulesi:) Roma İmparatoru Hadrianus'un yaptırdığı kenti çevreleyen surların ayakta kalmış tek kulesi. Beton binaların arasından yükselen bir hazine gibi adeta. 
    Kulenin çevresi arkeolojik park olarak düzenlenmiş. Burada antik surların kalıntılarını görmek mümkün. Yaklaşık iki yıl önce yayınlanan bir haberden okuduğuma göre Makedon Kulesi için fazla sayıda ziyaretçi hedeflenmiş, restorasyon planları yapılmış. Ancak henüz başlamadığı  görülüyor. Planlandığı gibi iyi bir restorasyon ve çevre düzenlemesi yapılırsa şahane olur. Zira Makedon kulesi özel ve güzel bir yapı. 

    
    Şimdi görüyorum ki o gün biz epeyi bir şey yapmışız. Sultan II.Bayezid Darüşşifası'nı da gezdik mesela. "Darüşşifa" yani bir zamanların "hastane" binası. Klasik olarak cami, medrese, imaret gibi binaların da bulunduğu külliyenin bir parçası. 
    Darüşşifa yapılarını gezmeyi severim. Birçok ülkenin tarihinde görülmeyen düzende oluşumlardır ki ülkemizde Osmanlı'nın yanı sıra Selçuklular'dan da günümüze gelen önemli örnekler bulunur. Gezip gördüklerim arasında Kayseri'deki Gevher Nesibe Şifahanesi'ni tek geçerim. Ziyaretçisi yoktu, bilgilendirme vs. yoktu, eşimle beni güvenlik görevlisi gezdirmişti ama çok etkilenmiştim. Hatta belki de bu yüzden etkilendim. Çünkü dış etkilere maruz kalmadan yapıyla bütünleşebilmiştim. Örneğin Edirne Darüşşifası çok önemli bir müze ve inşa edildiği 15.yy.'da topraklarımızda sağlık sisteminin ne durumda olduğunu şahane anlatıyor ancak bembeyaz sıvalı duvarları ve konu mankenleriyle bana fazla yapay geliyor. Fakat gezip görülmeli tabii ve hatta bilgilendirme yazılarını okumayı ihmal etmeden gezilmeli. 
Gezginlerin piri Evliya Çelebi'nin anlatımları bilhassa önemli ve hoş. Mesela akıl hastalıklarının da tedavi edildiği hastane ve Edirne kızları için şöyle demiş Çelebi: "Darüşşifa'nın odaları çeşitli hastalıklara tutulmuş zenginler, fakirler, yaşlılar ve gençlerle doludur. Hastalar kışın ateşler yakılarak ısıtılmış odalarda yumuşak döşekler ve yorganlarla ipek yuvarlak yastıklara dayanıp inlerler. Bazı odalarda delilik mevsimi olan ilkbaharda, Edirne'nin aşk deryasına düşmüş sevdalı aşıklar çoğalır. Özellikle bahar mevsiminde Edirne'nin dilberleri bimarhaneye (akıl hastalıkları bölümü) gelip divaneleri seyrederler. O dilberleri gören bu fakir Evliya'nın deli olası geldi. O derece güzel kızları vardır. Eski hekimlere göre güzel yüz, güzel ses, saz sesi ve güzel söz insanın içini açıp gamını dağıtır". Şahanesin Çelebi:)


    
    İşte böyle. Mezuniyet dedik gittik, güzel bir gün geçirdik Edirne'de. Akşam yemeğinde Edirne'nin meşhur ciğerini yine pek meşhur Aydın'da tattık. Mekan fazla kalabalık, garsonlar fazla bıkkındı. Fakat ciğer yine enfesti. 
Gece Tarihi Çarşı
    Edirne gez gez bitmez, anlat anlat yetmez şehirlerimizden biri. Tarihiyle, doğasıyla, insanıyla özel bir şehir. Çok şey yapılabilecek Edirne'de ben böyle bir gün geçirdim. Yazdığım kısacık rehberde bile Osmanlı İmparatorluğu var, Roma İmparatorluğu var, Türkiye Cumhuriyeti var. Bilhassa İstanbul'da yaşıyorsak sadece 2.5 saat uzağımızda olduğunu hatırlayıp arada sırada havasını solumalı bana kalırsa. 













 







 
 

17 Haziran 2017 Cumartesi

YILDIZLAR ALTINDA MOZART...

    8.Uluslararası İstanbul Opera Festivali başladı ve bu sene ihmal etmeden bilet almayı, Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinde Mozart'ın Saraydan Kız Kaçırma Operası'nı izlemeyi başardım. Tabii tatildeki Orhun'la birlikte. Aslında o klasik müziğe benden daha meraklı ve bilgili. Ona her türlü uyar yani. Benim amacım ise, en önemli müzik adamlarından birinin eserini İstanbul'un en kıymetli müzesinde tarihi atmosferle hemhal olarak dinleyeyim, ruhum huzur bulsun, kulaklarımın pası silinsin, gündemden uzaklaşayım minvalinde ilerleyen bir amaç.
   Bunları yaşadım mı peki? Tabii ki yaşadım. Terapi gibi bir geceydi. Eserin konusu ile mekanın uyumu, gösterim öncesi lokum dağıtan cariyeler, İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçılarının şahane performansı, dahi Mozart'ın müziği, orkestra, seyirci... Hepsi müthişti. İyi ki bu sene kaçırmadım. 


    Gösterim sırasında fotoğraf çekilmeyeceği için en son fotoğrafı internetten aldığımı, diğerlerinin bana ait olduğunu ve aslında etkili ortamı yansıtmada yetersiz kaldıklarını belirtmek isterim. 
    Sanatla kalın efendim! Zira bu huzursuz dönemde, ne yapacağımızı şaşırmış haller içinde, bu karmakarışık dünya üzerinde sığınacak limandır sanat.
   












14 Haziran 2017 Çarşamba

BİRTAKIM SERGİLER VE GÖRME EYLEMİ ÜZERİNE:)

    Pera Müzesi'nde bugünlerde, ismini George Orwell'ın "1984" romanında kullandığı "Çiftdüşün" kavramından alan bir sergi var. Müzeden mail adresime gelen bültenler aracılığıyla, geçtiğimiz çarşamba günü Estonyalı sanatçı Marko Maetamm'ın bu sergi kapsamında canlı etkinlik gerçekleştireceğini, müzenin asansör ve tuvalet duvarlarına çizim yapacağını öğrendim. Orhun'a söyledim. Onun okuduğu üniversiteden mezun bir sanatçı olduğunu da duyunca sergiyi ve etkinliği görmek, mümkün olursa tanışmak istedi. Anne-oğul Beyoğlu'na uzandık. Tam etkinlik saatinde oradaydık. Çarşamba günleri Pera Müzesi'nin öğrencilere ücretsiz olmasının da etkisiyle hatırı sayılır bir genç ziyaretçi kalabalığı vardı. Maetamm kalemi eline aldı ve duvarlara nasıl sanatçı olduğunun hikayesini yazdı. Çizim değil farklı bir çalışmaydı bu. Bu sırada üzerinde Bugs Bunny kostümü vardı. Sebebi sorulduğunda doyurucu bir cevap vermedi açıkçası. Serginin kuratörü de etkinlik sırasında o civardaydı ve devamlı kikirdeyip duruyordu. Sanat Tarihi diplomama ve çağdaş sanatı sevmeme; her fırsatta sergi ve müze geziyor olmanın getirdiği bir göz aşinalığına ve kendimce bir zevke sahip olmama rağmen nereye varmaya çalıştıklarını çözemedim açıkçası. Aslında Estonyalı sanatçının aile yaşamı üzerine odaklanmış olduğu belirtilen çok iyi işleri var. Kendisini yeni tanıdım ve incelediğimde çalışmalarını beğendim. Pera Müzesi'ndeki sergide de örnekleri var. Ancak dediğim gibi o günkü etkinliğin niteliği, küratörün de ciddiyetsizliğiyle gösterilen çocuksu tavırlar beklentilerimi yüksek tutmuş olduğumu gösterdi. Akşamüstü kuratörle gerçekleşecek söyleşiye de kalmadık. Orhun sanatçıyla tanıştı. Tallinn'de okuduğunu, tatil için İstanbul'da olduğunu söyledi, sormak istediklerini sordu. Zira iki yıllık bir projeleri var ve bir kısmı çizgi roman hazırlamak üzerine. 
    Ufak sohbetten sonra sergiyi gezdik. Aslında sergileri gezdik demek daha doğru olacak çünkü bu günlerde bir de Jose Sancho'nun "Erotik Doğa" isimli heykel sergisi var müzede. Ve çok iyi bir sergi bu. Her ikisi de 6 Ağustos tarihine kadar görülebilir. Cuma günleri 18.00-22.00 arası herkesin, çarşamba günleri ise öğrencilerin müzeyi ücretsiz olarak gezebileceklerini hatırlatmak isterim.
Çiftdüşün

Jose Sancho - Erotik Doğa
    
    Müze çıkışı İstiklal Caddesi'nden Galata'ya doğru uzandık. Oradan Karaköy'e geçtik. Defalarca geçtiğimiz yerleri bu kez ayrı bir keyifle gezdik çünkü Orhun görmeye başladı:) Yani hakikaten görmeye başladı çünkü birkaç aydır lens kullanıyor:) Senelerdir bozuk olan gözleri için ısrarla gözlük kullanmak istemedi. Ben 1.50 derece miyopum ve gözlüksüz zorlanıyorum, göremiyorum. Orhun'un gözleri 1.25  civarında. Devamlı soruyordum "e sen nasıl görüyorsun?" diye, o da ısrarla gördüğünü iddia ediyordu. Lens ile uğraşacak yaşa gelmesini bekledim. Lensleri takınca dünyanın çok farklı bir yer olduğunu kabul etti:) Şimdi her yere ilk defa görmüş gibi bakıyor. "Burası güzelmiş ya" diyor daha önce defalarca gördüğü yerlere. O gün de İstiklal'de keyifle gezdi, Karaköy'den Topkapı Sarayı'na ve Ayasofya'ya baktı kaldı:) Bir de "ama şimdi dünyanın güzelliklerini de görüyorum çirkinliklerini de" diye felsefe yapıyor:) Enteresandır benim oğlum. Ha rahat görmeye başladı diye her zaman takıyor mu o lensleri? Hayır. Tembellik yapıp ara sıra takıyor, manzaralı yerlere gidecekse takmayı ihmal etmiyor:) Bayramda İstanbul'dayız. Tatil nedeniyle hazır biraz boşalmışken Rumeli Hisarı'na, Boğaz'a falan gidelim de doya doya baksın diyorum şimdi ben:) Çünkü bazen "İstanbul mu güzel? Mahvettiler İstanbul'u!" diyor, ben de ısrarla "her şeye rağmen güzel" diye savunuyorum, tartışıyoruz. Lensleri takınca hemen Tallinn'e okula gitmek durumunda kalmıştı, şimdi HD kalitesiyle tekrar bir görsün İstanbul'u. Ve sözlerimi o günkü ufak gezimizden birkaç fotoğrafla tamamlıyorum.
















13 Haziran 2017 Salı

BUGÜNLERDE...

   
    Bahar ayları su gibi akıp geçti benim için. Bol gezmeli, bol arkadaşlı, yakın akraba çevremin doğum günlerinin baharda toplanması nedeniyle bol kutlamalı günler yaşadım. Şükür! Binlerce kere şükür!
    Haziran ayı gelince oğlum da tatile geldi. Okulunda ilk yılını tamamladı, ben mutlu, ben gururlu! Onunla birlikte bütün bir yılın çamaşırları da gelmiş oldu:) Bir haftam -gündelik çamaşır işi de eklendikçe- neredeyse sırf çamaşır yıkamakla geçti. Olsun. Evimizin neşesi geldi ya! Can oğlum benim gibi eli devamlı çocuğunun üzerinde bir anneden bağımsızlığını kazanıp farklı bir ülkede okuduğu için, kendi işini kendisi yapmayı başardığı için çok mutluyum. Aslına bakarsak onu birden uzaklara yollayınca zorlanan ben oldum. Fakat ne kadar birbirimize bağlı olsak da oğlumun ayrı bir birey olduğu ve kendi yolunu çizmesi gerektiği gerçeğini kendime devamlı hatırlatarak atlattım bu bir yılı. Ve bence güzel bir tatili hak ettim. Biliyorum ki tatillerde bize ayırdığı zaman seneler içinde yavaş yavaş azalacak, öncelikleri farklılaşacak. O yüzden bu zamanların da tadını çıkarmak lazım. Önceden gelen bir sağlık sorunu nedeniyle, bu tarihlerde olması gereken küçük bir operasyon atlattı 2-3 gün önce. Sıkıntı yok, asayiş berkemal. Şu an değil, belki bir gün anlatacağım sağlık konusunda yaşadıklarımızı. Şimdi bizi temkinli fakat güzel bir yaz bekliyor. 
    Aslında bahsedeceğim çok şey vardı fakat böyle duygusallığa bağlayınca devamında anlatmak manasız geldi şimdi bana. İyisi mi ben yarın devam edeyim. Ve sonraki günlerde... Zaten buraları öyle ihmal ettim ki hareketlenme olur benim için, şahane olur. 





21 Mayıs 2017 Pazar

REFİKA'NIN ADATEPE'Sİ, ATHENA'NIN ASSOS'U...

    Nisan ayının ilk haftasında, yeni gelen baharın enerjisiyle düşmüştük yollara. Ve kısa ama dolu dolu bir Kuzey Ege turu gerçekleştirmiştik. Tadı damağımızda kalan Ayvalık ve Cunda gezisini içeren ilk günümüzü anlattım. Sıra ikinci gün erkenden ulaştığımız Adatepe Köyü ve kısa bir eklemeyle Assos-Behramkale'de. Bir önceki gün Balıkesir'deyken bugün Çanakkale'ye uzanıyoruz.

    Adatepe, Antik Yunan mitolojisinin kutsal dağı İda'nın yani Kaz Dağı'nın eteklerine kurulmuş bir köy. Edremit Körfezi'nin kuzeyinde yer alan Kaz Dağı, hem bitki örtüsü ve oksijeni bol havasıyla meşhur, hem de efsaneleriyle... Egeli ozan Homeros'un İlyada destanında bu dağda olan bitenler hakkında neler anlatılmaz ki? Zeus, Hera, Aphrodite, Apollon ve nice mitolojik tanrının aşklarının, entrikalarının, şölenlerinin, güç savaşlarının izleri vardır İda'da. Günlük karmaşalardan uzaklaşıp yolunu bu eşsiz mekana düşürmüş, adeta meditasyon yapar gibi ortamla bütünleşebilmiş birinin çam ve zeytin ağaçlarının arasından esen rüzgarların içinde destansı fısıltılar duyması olağandır. Bir zamanlar bu topraklarda yaşamış insanların Zeus'a hediyeler sundukları Zeus Altar'ına tırmanırken kalabalık bir gruptuk ancak yine de kendimi soyutlayıp mis gibi kokan ormanın ve geçmiş zamanların geçip giden yaşayanlarının enerjisiyle bütünleşebildim. Sabahın erken saatlerinde Adatepe Köyü'nün merkezine gitmeden önce o yüksek noktaya ulaşmak için yaptığımız yürüyüş enfes bir deneyimdi. Muhteşem Ege Denizi manzarası da işin bonusu oldu.
    
    Yine aynı mis kokulu yoldan inerek ulaşılan Adatepe Köyü, daha uzaktan kendini belli eden bir romantizme sahip. İlk görüşte aşık oldum diyebilirim.
     
Şu köy meydanının güzelliğine, köy bakkalının şirinliğine ne demeli?


    
    Köyün sokaklarını gezmeye başlamadan önce meydanda kuş cıvıltıları eşliğinde enfes otlu gözlemeler yedik, buz gibi karadut suları içtik. Devamında leylaklarla bezeli taş sokaklara attık kendimizi.
    
    Antik dönemlere uzanan geçmişe sahip Adatepe'de Türk yerleşimi Selçuklular zamanında başlamış. 19.yy.da gelen Rumlarla iç içe süren yaşantı Mübadele ile son bulmuş. Söz konusu zamanlarda oldukça zengin ve kalabalık olan köy, 1950'lerden sonra dışarıya göç vermeye başlamış, nüfus fazlasıyla azalmış. Bakımsızlığın yıpratmaya başladığı Adatepe, 1989 yılında SİT alanı ilan edilmiş. İyi de olmuş. Şehirli pek çok insan burada aldığı evleri restore ettirmişler. Evlerin bir kısmı sanat atölyeleri olarak kullanılır hale gelmiş. Örneğin birkaç senedir Facebook üzerinden takip ettiğim Adatepe Taşmektep'te çok isteyip katılamasam da ilgimi çeken seminerler ve atölye çalışmaları olduğunu görüyorum. Meraklısı için bir not düşeyim.



    Tur programı dahilinde verilen serbest süre sonunda Adatepe Köyü'nü bırakmak benim için gerçekten zor oldu. Güzelim taş evlerden birine sahip olmanın hayalini kurdum. Bahar ve yaz aylarında ayrılmazdım oradan. Kuş cıvıltıları içinde yaşar giderdik. Denize girmek istediğimizde hemen birkaç kilometre aşağıdaki Küçükkuyu'ya inerdik. Gerçekleşmesi şu an için zor bir hayal. Ama yine de hayal kurmak iyidir:)

    Ege Bölgesi malum zeytin bölgesi. Adatepe'nin sahil kısmı sayılan Küçükuyu'da enfes bir zeytinyağı müzesi yer alıyor. Gittik, gördük, zeytinin hikayesini dinledik.
    
    Tarihi sabun fabrikası restore edilerek Adatepe Zeytinyağı Fabrika-Müzesi'ne dönüştürülmüş. İnsanla yaşıt birkaç özel bitkiden biri olan, bütün ağaçların ilki sayılan ve ne mutlu ki ülkemiz topraklarında da yetişen zeytine ait bir müzenin varlığı sevindirici.
    
    Müzenin bir de zeytinyağından kolonyaya kadar pek çok zeytin özlü ürünün yer aldığı dükkanı mevcut. Girişinde Nazım Hikmet'in dizelerini taşıyan hoş bir dükkan burası.
 
 
    Ambalajın üzerinde görülen ürün logosunun hikayesi ise ayrı güzellikte. 
Adatepe Zeytinyağı ile özdeşleşmiş resimdeki Rum kızının adı Refika. Bir arada yaşanan günlerden yadigar bir isim. Zamanında bu köyde yaşamış, çok sevilmiş. Güzel, yardımsever ve neşeliymiş. Düğünlerde ve hatta zeytin toplarken bağlarda şarkılar söylermiş. Mübadele sonucu köyden ayrılıp Yunanistan'a geçmek zorunda kalmış. Türkler çok özlemişler Refika'yı, unutamamışlar. Yıllar sonra Yunanistan'da izi sürülmüş ve Sakız Adası'nda bir antikacıda bulunan, Refika'ya ait olduğu düşünülen bir resim köye getirilmiş, yaşlılara gösterilmiş. Onlar da bu kızın Refika olduğunu söylemişler. Resim ona ait olsun ya da olmasın, Refika bir anlamda Adatepe'de yaşamaya devam ediyor.
 
    Benim mağazadan aldıklarım bunlar. Zeytinyağı ve sabun. Kaz Dağı bölgesinin yağını ilk kez tattım. Çok hafif ve kokusuz bir yağ bu. Anladım ki ben daha zeytin zeytin kokanını seviyormuşum. Baba tarafından Gemlikli olduğum için olsa gerek:) Hepsi çok sağlıklı tabii ve kimi kokusuz olanını tercih eder ama bana kalırsa memleketimin yağı çok daha başka. Adatepe Dükkan'da zeytin özlü ürünler bu kadar değil. Çeşit çok. Sabunları enfesti mesela. 
    İlgilenenler için link adresini buraya bırakıyorum: Adatepe Zeytinyağı
   
    Kuzey Ege Bölgesi'nde gezecek görecek o kadar çok yer var ki... Assos, bugünkü ismiyle Behramkale bunlardan biri. Hafta sonunu kapsayan mini turumuzun son durağı.
    
    Uzun yıllar önce kalabalık bir grup halinde hafta sonu için Assos'a gelmiş, koylardan birinde yer alan otelimizden ayrılmamıştık. Kalabalık olup kısa süreliğine gelince ve deniz de içinden çıkmayı istemeyecek kadar güzel olunca kaçınılmazdı bu durum. 
Yani o zaman Assos antik kentini, Behramkale Köyü'nü, antik limanı görme fırsatı bulamamıştım. Bu tur bahsettiğim yerleri görme açısından iyi oldu. Yalnız tadı damağımda kaldı diyebilirim. Böylece bir yaz tatilini dolu dolu bu civarda geçirmeyi kafaya koydum.

     Assos'ta zaman adeta durmuş. Yaz mevsiminin kalabalığı bastırmadan bahar aylarında gezmek tarihe yolculuk yapmak gibi. Hem de hem Antik Yunan dünyasına hem de Osmanlı zamanına ayrı ayrı yapılan bir yolculuk bu. Kronolojik sırayla gidersek önce antik dönemlere değinmek gerekiyor.
    Assos'ta M.Ö 6.yy.'da kurulan antik kent, Athena Tapınağı'yla ve Amfi tiyatrosuyla dikkat çekiyor. Bizim için antik kentin en yüksek tepesindeki tapınağa çıkmak mümkün olmadı, uzaktan bakmakla yetindik. Oysa ki zeka ve savaş tanrıçası, sanatın koruyucusu Athena'ya adanmış bu tapınak, dor tarzını Anadolu'da ilk yansıtan örnek olması ve Assos'a özgü güçlü andezit taşından yapılmasıyla ilginçti.
       
    Madem tapınağa çıkamadık o zaman biz de antik kentin amfi tiyatrosunda zaman yolculuğu yaparız. Üstelik hava mis gibi. Karşımızda tüm netliğiyle Midilli Adası...

    Amfi tiyatronun zaman içinde depremlerle yıkılan bölümleri ve oturma sıraları restore edilerek ayağa kaldırılmış. Yani tamamen orijinal haliyle günümüze ulaşmış diyemeyiz. Ancak yine de muhteşem Ege'ye karşı öyle bir havası var ki beni antik dönem insanlarının zevkine, sanata verdiği öneme bir kez daha hayran bıraktı. Bu tiyatronun günümüzde festivallere, konserlere ev sahipliği yaptığını belirtmek isterim. Fırsat olduğunda, güzel bir yaz akşamında yıldızların altında, bir yanında Athena Tapınağı, bir yanında Ege Denizi, sanat dolu bir gece geçirmek şahane olurdu.

    Yükseklerdeki tapınak ve tiyatro ne kadar etkileyiciyse Assos antik kentinin liman kısmı da ayrı güzellikte. Bu liman ki zamanında bölgenin en büyüğü olma özelliğinde. Doğu'ya yapılan ihracat, Assos'u önemli kılan unsurlardan biri. 

    
    Bilhassa Assos'a özgü andezit taşıyla yapılmış lahitler tüm Akdeniz'e buradan yollanırmış. Romalı yazar Plinius'un "et yiyen" dediği bu taşla yapılmış lahitleri övmesiyle en önemli ihraç ürünü haline gelmiş. Liman, ticari açıdan Osmanlı zamanında da önemini korumuş. 

       
    Assos antik kentinin ve Osmanlı'nın Behramkalesi'nin limanı bugün SİT alanı içerisinde yer alan, turizme adanmış fazlasıyla romantik bir bölge. Kıyı boyu dizilmiş tarihi taş binaların çoğu restoran ve otel olarak hizmet veriyor. Turistik İtalya ve Yunanistan kıyı kentlerinden hiçbir farkı yok. Daha bugün gazetede yöre halkının tarihi dokuya aykırı olarak yapılmak istenen betonarme bir otel için mücadele verdiğini okudum. Sanırım benim de görüp Assos'a  hiç yakıştıramadığım inşaattı bu. Birileri kazanacak diye güzelim doğaya zarar vermek, tarihi dokuyu bozmak niye? Bu öyle bir haksızlık ki! Olmayacak yerlere otel konduranlar ve buna izin verenler dışında herkese, insanlığa yapılan haksızlıklar bunlar. Çok üzücü. Antik dönemi referans göstererek Assos'u yeniden liman kenti yapma (turistik amaçlarla) gibi bir düşünce ve çalışma olduğunu da okudum. Umarım bu yapılacaksa tarihi dokuya zarar vermeden gerçekleştirilir. 

    Osmanlı zamanında kurulan köy dikkate alındığında Assos yerine Behramkale demek daha uygun düşecek. Bu tarihlerdeki yerleşim, liman kısmından çıkılan yokuşla vardığımız köyde gerçekleşmiş. 
Gezi arkadaşım annem:)

     Bölgeye özgü taş evlerin donattığı bozulmamış sokaklar ayrılmak istemeyeceğiniz türden. Ancak Adatepe'de rastlanan sakinlik burada yok. Fazlasıyla turistlere yönelik bir alışveriş durumu mevcut. Dükkan sahipleri değil belki ama yerel kıyafetli teyzeler biraz ısrarcılar. Ekmeklerinin derdinde oldukları için aslında onlar da kendilerince haklılar. Bir tanesi fotoğrafını çekmek isteyen inatçı gruba "bir şey almıyorsun, çekemezsin" diyerek öyle bir kızdı ve hem söylenip hem yüzünü sakladı ki orada da farklı sebeplerden hak verdim.

     Assos-Behramkale bölümünü şöyle güzel bir fotoğrafla sonlandırmanın yeridir. Fırsat olursa, gitmedinizse, gidiniz görünüz. Aristo'nun birkaç yılını geçirdiği ve hatta bir felsefe okulu kurduğu Assos hakikaten insana var oluşu, dünyayı, evreni sorgulatacak nitelikte. Ya da ben böyle tarih ve doğayla iç içe yerlerde kendimden geçiyorum. Bilemiyorum:)

    
    Kuzey Ege Bölgesi'nde az zamanda bu kadar çok yer gördük işte. Ve daha görülmesi gereken o kadar çok köy, o kadar çok antik kent, o kadar çok sahil kasabası, kilisesi, camisi, müzesi var ki. Ve tadılması gereken pek çok lezzeti. Gez gez bitmez, anlat anlat bitmez bir bölge burası. Tıpkı Türkiye'nin yedi ayrı bölgesi ve hatta her bölgenin ayrı ayrı bölümleri gibi. Kendim için de bu yazıyı okuyan için de gezip görme adına hoş fırsatlar, fırsat yaratmalar diliyorum. Yazı gezilerimiz çok olsun efendim:)




                      
                      -Cunda Adası'ndan Şeytan Sofrası'na...







3 Mayıs 2017 Çarşamba

CUNDA ADASI'NDAN ŞEYTAN SOFRASI'NA...

    "Hellen mitolojisine göre ünlü kahraman Theseus, Girit Adası'ndaki Minotauros canavarını öldürmeye giderken babası Atina Kralı Aigaios'a başarı ile dönerse gemisine beyaz yelken çekeceğini söyler. Ancak Theseus, Minotauros'u öldürdükten sonra dönerken verdiği sözü unutur ve gemisi limana kara yelken ile girer. Oğlunun dönüşünü özlemle gözleyen Aigaios kara yelkenleri görünce onun öldüğünü sanarak kendini denize atar. Böylece boğulduğu denize Aigaios Pontos (Aigaios Denizi) adı verilir" * İşte bu deniz, zamanla dilimizde "Ege" halini alan ve kıyılarıyla birlikte ülkemizin en güzel bölümlerinden olan Ege Denizi'dir. Yazımızın konusu ise 
Ege Denizi'nin vazgeçilmez adalarından "Cunda Adası". Diğer ismiyle söyleyecek olursak, Cunda'yı işgalcilerden korumak için ilk kurşunu atarak bölgede milli mücadeleyi başlatan kahramana atfedilen "Ali Bey Adası".
    Bir önceki yazıyla anlatmaya başladığım Kuzey Ege turumuzun Ayvalık'tan sonra ikinci durağıydı Cunda. Ayvalık'a bağlı irili ufaklı adalar içerisinde en büyüğü ve yerleşime açık olanı. En son 22 yıl önce gittiğim bu güzel adada, normal şartlarda asla yetmeyecek birkaç saat geçirdik.
    İlk durağımız Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı... Cunda ziyaretinde muhakkak görülmesi gereken şahane bir müze burası. Hikayesiyle şahane, tarihi binasıyla şahane, manzarasıyla şahane...

    Müze, Cunda'ya gönül vermiş iş adamı Rahmi Koç ve dolayısıyla Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından restore edilmiş eski bir manastır ve ona bağlı değirmenden oluşuyor. Koleksiyonundaki kitaplar, II.Dünya Savaşı sırasında Marsilya'da görevli olduğu sırada toplama kampına gitmekte olan treni durdurarak onlarca Musevi'yi Türk pasaportuyla kurtaran ve üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirilen ünlü diplomat Necdet Kent'e ait. Babasının kitaplarını müzeye bağışlayarak Cunda'ya eşsiz bir kütüphane kazandıran isim ise oğul Muhtar Kent. Kendisini henüz devrettiği Coca Cola CEO'luğu ile tanıyoruz. Anne Sevim Kent  Ayvalık doğumlu ressam ve seramik sanatçısı.
   
    Kitaplığın bulunduğu mevkiye Aşıklar Tepesi denmekte. Söylentiye göre Sevim Hanım ve Necdet Bey'in tanıştıkları, aşık oldukları yermiş. Bu konuda rehberimizin yalancısıyım. Doğruysa da hoş, müzeye ilgi çeken bir hikaye olsa da hoş...

    Müzenin önünde yer alan kafeteryanın bahçesinde oturup önümüzde uzanan 
Ege Denizi'nin gözlere bayram maviliğini doyasıya seyretmek isterdim. Ancak vakit dardı. Arkamda tarihi bir manastır ve değirmenin, önümde sonsuz maviliğin yer aldığı hayalleri bir sonraki ziyarete erteledim. Hatta madem Aşıklar Tepesi burası, bu sefer yanımda eşim olmalı. Yıllar önce genç evliler olarak gittiğimizde harabe olan yapıyı tabii ki görmemiştik. O zaman yaşasın Koç Vakfı diye bağlarım ben bu konuyu:)
   
    Aşıklar Tepesi'ndeki ziyaretimizin ardından hep beraber adanın merkezine döndük ve ufak bir turdan sonra, belli bir saatte buluşmak üzere dağıldık. Biz serbest zamanımızın ilk bölümünü Taksiyarhis Kilisesi'nde, yani Rahmi Koç Müzesi'nde geçirmek istedik ve rotamızı binanın bulunduğu sokağa yönelttik.
    İstanbul ve Ankara'daki Rahmi Koç Müzeleri'nin devamı niteliğindeki bu müze, 19.yy.'dan kalan Rum kilisesi Taksiyarhis'in restore edilmesiyle hayata geçirilmiş. 
Yine az önce bahsettiğim vakıf tarafından... Seneler önceki harap halini çok iyi hatırlıyorum. O harap bina işte şimdi böyle şahane bir müze olarak kültür turizmine sunulmuş.
    Taksiyarhis, Ortodoks inancında koruyucu baş melekler Cebrail ve Mikhail'i simgeleyen bir kelime. Yani Ayvalık'ta Rum nüfusun yaşadığı dönemde baş meleklere adanmış bir kilise burası. Bölgenin ünlü sarımsak taşıyla yapılmış Neo Klasik bir yapı.
    Müze'nin koleksiyonu İstanbul ve Ankara'daki ile aynı özellikte. Sanayi ürünlerinden oyuncaklara kadar geçmişten bugüne ulaşabilmiş pek çok obje ziyaretçileri zamanda yolculuğa çıkarıyor.



    Adanın anıtsal yapısı Taksiyarhis'i ayağa kalkmış halde görmenin mutluluğunu ardımızda bırakıp, guruldayan midelerimizi meşhur balıkçılarda susturmak üzere sahile doğru yola koyuluyoruz.







    Cunda sahilinde birbiri ardına dizilmiş balıkçılarda denize karşı konuşlanmış güneşli bahar gününün keyfini çıkaran bir kalabalık vardı. Biz de bir tanesini gözümüze kestirip oturduk. Bölgenin meşhur balığı Papalina'nın mevsimi olmadığı için onun tadına bakamadık ancak Ayvalık'a gelmişken balık yemeden dönülmeyeceğini biliyorduk. 
Biz de kurala uyduk.
    Balık üstü kahve tabii ki meşhur Taş Kahve'den. Yıllar öncesinden her daim huzurla hatırladığım bu kahveye bayılıyorum. Girit göçmeni Hüseyin Bey'le can bulan 
Taş Kahve bugün aynı ailenin fertleri tarafından işletilmekte. Yine sarımsak taşıyla inşa edilmiş, klasik Cunda Rum mimarisini yansıtan binanın içerisinde oturmak da önünde olmak kadar keyifli. Yüksek tavanlar, kemerli ve vitraylı rengarenk pencereler kahvemize eşlik eden güzellikler.


   
    Cunda Adası'nda geçirdiğimiz birkaç saati Taş Kahve'de sonlandırdık. Bir sonraki ziyaretimin en az 2-3 gün olmasını dileyerek ayrıldım adadan. Aklımda 1923 yılında yaşanan mübadele sonucu bu topraklardan Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Rumlar ile Yunanistan'dan Türkiye'ye gelen Türkler vardı. Doğup büyüdüğün yerleri bir daha görmemecesine bırakıp gitmek çok zor olmalı. Suyun her iki yakasında bugün keyifle gezilen pek çok yer, karşı kıyıdan kim bilir kimlerin burnunu sızlattı senelerce. Düşünmemek imkansız.

    Konusu ağırlıklı olarak Cunda Adası olsa da, bu yazıyı Kuzey Ege turumuzun ilk gününün son seyirlik noktası olan Şeytan Sofrası'yla bitirmek gerekir. Ege'ye yolu düşmemiş kimselerin bile ismini duyduğu bir yer Şeytan Sofrası. Ayvalık adaları ile Midilli Adası manzarasına hakim, güneşin batışının en iyi gözlemlendiği noktalardan biri. Rivayetlere dayanan hikayeleri de cabası...
    Bir gece konaklayacağımız otelimizin bulunduğu Sarımsaklı'ya gitmeden önce uğradık Şeytan Sofrası'na. Grubumuzdan kimileri hemen şeytana ait olduğu söylenen ayak izine koşup çevresindeki uygun yerlere dilek çaputları bağlarken, diğer kısım bir an önce muhteşem manzarayı fotoğraflamak derdine düştü. Dileklerinin gerçek olmasını isteyen aynı kişilerin bir sonraki gün uğradığımız Zeus Altarı'nda Zeus'a da isteklerini sunması bana ilginç geldi doğrusu. Neyse... Şimdi yeri olmayan derin mevzular bunlar. 
    Bu tepede hakikaten ayak izine benzeyen bir çukur yer alıyor. Çevresi tellerle sarılarak korumaya alınmış. (Fotoğraflamak için zor bir pozisyonda olduğundan o işe girişmedim). Antik çağlardan günümüze gelen efsaneye göre, olayların vuku bulduğu İda Dağı'ndan yani günümüzün Kaz Dağları'ndan Zeus tarafından kovulan Şeytan, kaçarken bu ayak izini bırakmış. Diğer ayağının izi Midilli Adası'ndaymış. 
    Bir başka söylentiye göre ise buraya Şeytan Sofrası denmesinin sebebi, zamanında bölgede yaşanan kıtlığın sorumlusu olarak görülen "Şeytan" lakaplı, mistik bir münzevinin varlığı. Lakabıyla müsemma bu şahıs kendisini linç etmeye gelenlere öyle bir ziyafet sofrası hazırlamış ki millet onu unutup yemeklere dalınca kaçıvermiş. Tepenin adı olmuş sana Şeytan Sofrası. Mantıklı:)
    Her turistik seyir tepesinde olduğu gibi Şeytan Sofrası'nda da vakit geçirilebilecek kafeteryalar mevcut. Burası, Ayvalık civarına yapılacak bir seyahatte görülmezse eksik kalınacak noktalardan biri.

    "Şimdi orada olmak vardı" diyerek bitiriyorum sözlerimi. Ayvalık ve Cunda'yı yeniden görmek güzeldi. Bir sonraki durağımız muhteşem Adatepe Köyü olacak ve devamında Assos...




      * Ekrem Akurgal / Anadolu Kültür Tarihi - Tübitak Yayınları

      İlgili Yazılar: -Kuzey Ege Turunu Ayvalık'la Başlatıyorum 
                            - Refika'nın Adatepe'si, Athena'nın Assos'u